II. GETAT Kongresi Açılış Konuşması

24.04.2019

Değerli Hanımefendiler, Beyefendiler,

Kıymetli Misafirler,

Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresinin ikinci buluşmasında sizlerle birlikte olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Yurtdışından gelen misafirlerimiz başta olmak üzere hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Sağlık Bakanlığımızın koordinasyonu ile geçen yıl ilkini yaptığımız bu kongrenin sürdürülebilir olması son derece önemli. Geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanının, bilimsel bir zemine oturması, hepimize büyük memnuniyet veriyor.

Geleneksel tıp uygulamalarının, hastaneler ve modern tesislerde, ehliyet sahibi kişiler tarafından gerçekleştirilmesi hayati önem taşımaktadır.

Hem bilim dünyasında, hem de kamuoyunda, bu uygulamaların çağdışı yöntemler olduğu konusunda yanlış bir algı var.

İnanıyorum ki, bu bilimsel çabalar, bu tür uygulamaların ehil olmayan insanlar elinde bir sömürü aracı olmasının önüne geçecektir.

Bildiğiniz gibi, geçen sene geleneksel ve tamamlayıcı tıbbın ana akım tıp yaklaşımlarına bir alternatif olmadığının altını çizmiştik. Çünkü tıp alternatifsiz olarak bir bütündür. İnsanın ruh ve beden sağlığını bütüncül olarak ele almalıdır.

Bu yıl, kronik hastalıkların tedavisinde ve yaşam kalitesinin yükseltilmesinde Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıbbın katkıları ele alınacak. Katkı veren bütün bilim insanlarına şükranlarımı sunuyorum.

Değerli katılımcılar,

Hayat teknolojik ve bilimsel gelişmeler açısından her geçen gün ilerliyor. Fakat maalesef bu ilerleme, yaşam kalitesi ve insani değerler noktasında kendini gösteremiyor.

Etrafımızdaki birçok insanın, kronikleşmiş hastalıkların pençesinde olduğunu görüyoruz. Daha da endişe verici olan ise, bu hastalıklara yakalanma yaşının gittikçe düşmesi.

Bugün Amerika’da her 10 kişiden 6’sı kronik bir hastalığa sahip. Her 10 kişiden 4’ünün ise, iki ya da daha fazla kronik hastalığı var. Amerika’nın sağlık giderlerine yaptığı yıllık harcama, 3.3 trilyon dolar.

Küresel tabloya baktığımızda, çok vahim bir durumla karşı karşıyayız. Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre, küresel ölümlerin birinci nedeni kardiyovasküler hastalıklar.

Kanser ise, küresel ölümlerin ikinci ana nedeni olarak karşımıza çıkıyor. 2018’de kansere bağlı ölümlerin sayısı 9.6 milyon. Yani dünyada her 6 ölümden 1’i kanser yüzünden gerçekleşti.

Küresel Hastalık Yükü Çalışması 2016’da, 251 milyon kronik akciğer hastalığı vakası rapor etti. 2015’te 3.17 milyon ölümün bu hastalıktan gerçekleştiği görülüyor. Bu oran, dünyadaki toplam yıllık ölümlerin yüzde 5’i.

235 milyon insanın astımı olduğu biliniyor. Üstelik çocuklar arasında son derece yaygın durumda.

1980 yılında 108 milyon olan diyabetli kişi sayısı, 2014’te 422 milyon oldu. 18 yaşını geçmiş yetişkinler arasında diyabetin yaygınlığı 1980’de yüzde 4.7 iken 2014’te yüzde 8.5’a yükseldi.

2016’da 1.6 milyon insan diyabete bağlı olarak öldü. Dünya Sağlık Örgütüne göre diyabet, küresel ölümlerin 7. sebebi.

Sağlığımızı tehdit eden bir diğer epidemik ise obezite. 2016’da 1.9 milyar yetişkinden çok kişi, fazla kilolu olarak tespit edildi. Bunların 650 milyonu obez. 5 yaşın altındaki 41 milyon çocuğun fazla kilolu ya da obez olduğu söyleniyor.

Değerli katılımcılar,

Kronik hastalıkların nedenlerine baktığımızda hayat tarzının ana neden olduğunu görüyoruz. Üstelik hastalıklar birbirini tetikliyor. Mesela obeziteyle savaşan biri, kalp, kas ve iskelet sistemi hastalıklarına, felce, eklem iltihabı hastalıklarına, göğüs, yumurtalık, akciğer, safrakesesi ve kolon kanseri gibi kanserlere yatkın hale geliyor.

Tüm kronik hastalıkların yaşam tarzıyla ilişkili olması, bize büyük bir mesaj veriyor.

Beslenmemize baktığımızda diyetimizin yağ ve şeker açısından yüksek fakat besleyici değerler açısından son derece düşük olduğunu görüyoruz.

Eskiden özenle kurulan sofralarda yemeğe başlarken birbirimize “şifa olsun” derdik. Bugün hangimiz çocuklarımıza fastfood yiyecekler verirken bu temenniyi dillendirebilir? Çünkü fastfood yiyeceklerin, hastalıklara sebep olduğunu aslında içten içe hepimiz biliyoruz.

Sağlığımız, endüstrileşmiş diyetler karşısında ne yazık ki, yenik durumdadır. Yiyecek endüstrisi, geleneksel mutfak kültürünü sistematik olarak öldürmektedir.

Bir diğer mesele ise, modern hayatın sağlamış olduğu konforun, fiziksel aktivitemizin azalmasına sebep olması. Ulaşım kolaylığı, en kısa mesafelerin bile arabayla kat edilmesi, bedenlerimizin işlevini kaybetmesine neden oluyor. Çocuk ve gençlerde ise, fiziksel aktivite azlığındaki temel sebep, ekran bağımlılığı olarak karşımıza çıkıyor.

Tüm bunlara ilaveten, aşırı alkol tüketimi, aktif ya da pasif sigara içiciliği ve her yanımızı kuşatan kimyasalları sürekli olarak solumak da, Dünya Sağlık Örgütünün sıraladığı yaşam tarzı hatalarından…

Değerli misafirler,

Hastane ile şifahane arasında büyük bir fark var. Hastane dediğimizde hâkim düşünce hastalık, şifahane dediğimizde hâkim düşünce şifadır. Nitekim hastane kavramı hastahaneden dönüşmüştür. Şifa, insanın hayatı boyunca hiçbir zaman gündeminden düşürmemesi gereken bir kavramdır. Şifayı aramak için illa hasta olmak gerekmez. Şifa düşüncesinin hâkim olduğu yaşam tarzları, hastalıklara karşı kalkan olur.

Dünya Sağlık Örgütünün de belirttiği gibi, obezite ve diyabet gibi birçok hastalık aslında önlenebilir hastalık kategorisinde. Bu da, doğru yaşamakla ilintili.

En basit örneğiyle, obeziteden kurtulmak isteyen bir kişinin fastfood denen yemek tarzını bırakması ve tencere yemeklerine dönmesi gerekir. Bu da yemek kültürünü yeniden yorumlamayı, yeni alışkanlıklar kazanmayı ve yaşam tarzını yeniden tasarlamayı gerekli kılar. Yemek yalnızca karın doyuran bir araç olmaktan çıkarak, bedeni iyileştiren bir şifa aracı haline gelir.

Fakat ne yazık ki, endüstrileşmiş yiyecek sektörüne baktığımızda yiyip içtiklerimizin gıda olmadığı, renkli paketler içinde kimyasal kokteyller olduğu açıktır. Bunu anlamak için tükettiğimiz gıdaların içindekiler kısmını okumamız yeterli. Bugün insanları hastalığa ikna ederek sömürmek öyle bir noktaya gelmiş durumdaki, kozmetik amaçlı kliniklerde bile müşterilere “hasta” olarak hitap ediliyor.

Değerli katılımcılar,

Sağlık bir insanın en büyük sermayesidir. Bedenin hastalığı ruha, ruhun hastalığı bedene sirayet eder. Bu da, insanın hayatı düzgün yaşamasının ve potansiyelini ortaya çıkarmasının önündeki en büyük engeldir.

Dünyanın giderek bozulan sağlık çehresinin acilen şifaya kavuşturulması, dünyanın geleceği için çok önemli. Eğer kronik hastalıkların artan seyri devam ederse, yaşam hepimiz için hastalıkların pençesinde kıvrandığımız bir mücadele alanından başka bir şey olmayacak.

Biz de bu sebeple, kadim medeniyetimizin bize sunduğu şifayı, arkeolojik bir kazı yaparmışçasına araştırmalıyız.

Bildiğiniz gibi, dünyanın her yerinde geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarına olan talep hızla artıyor. Mesela Avusturalya’da 1995 ve 2005 yılları arasında %30’luk bir artış kaydedilmiş.

Çin’de 2009 yılında gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, geleneksel Çin tıbbına 907 milyon başvuru yapıldığı görülmüş.

Amerika’da, 2008 yılında kişilerin doğal ürünler için 14.8 milyon dolar harcama yaptıkları tespit edilmiştir.

Tüm bunlar bize, hızla artan hastalıklar karşısında, insanlığın önleyici tedbirler almak için yaşam tarzlarını değiştirme arayışı içerisinde olduklarını gösteriyor. Anadolu topraklarının da, hem bedensel hem de ruhsal hastalıklar için bir ecza dolabı olduğuna inanıyorum.

O nedenle konu çok yönlü ele alınmalı, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıbbın halihazırdaki uygulamalarının bilimsel zemini kuvvetlendirilmelidir. Akademik çalışmalarla çeşitliliği artırılmalıdır. Kamu-özel sektör işbirlikleriyle Türkiye, dünyada en çok müracaat edilecek bir şifa merkezi haline getirilmelidir.

Bu kongrenin bütün bu amaçlara hizmet edeceğine gönülden inanıyorum. Emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. İnşallah gelecek yıl daha da güçlenerek, bu alanın hakettiği değeri elde edeceğine inanıyorum. Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Şifa hayatınızdan eksik olmasın.

Kalın sağlıcakla.