İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği (İSİPAB) 10. Konferansı'nda Yaptıkları Konuşma

21.01.2015

İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği (İSİPAB) 10. Konferans'ında Yaptıkları Konuşma

 

Sayın Başkan,

Saygıdeğer Divan,

Kardeş Ülkelerin Değerli Parlamento Başkanları,

Çok Değerli Parlamenterler,

Kıymetli Katılımcılar,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla selamlıyorum. Allah’ın rahmeti ve bereketi hepinizin üzerine olsun. İslam İşbirliği Teşkilatı 10’uncu Konferansı’nın tüm İslam coğrafyası için, ülkelerimiz ve halklarımız için, tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını rabbimden niyaz ediyorum. Başta TBMM Başkanlığı ve Sayın Başkan olmak üzere 10. Konferansın tertibinde görev alan herkese tek tek teşekkür ediyorum.

Bu konferans ve Parlamento Birliği’nin diğer faaliyetleri için İstanbul’a gelen kardeş ülkelerin tüm parlamento başkanlarına tüm parlamenterlere bütün kıymetli misafirlerimize de kardeşlerimize de hoş geldiniz diyorum.

Saygıdeğer Başkanlar,

Çok Değerli parlamenterler,

Değerli Misafirler;

Kuran-ı Kerim’de Şura Suresi 38’inci ayette Rabbimiz bizlere çok açık bir istikamet gösteriyor. ‘Estaizu billah Bismillah ve emruhum şura beynuhum’ ‘Onlar işlerini aralarında istişareyle yaparlar’ Evet meclis kavramı işleri istişare ile birbirine danışarak yapma anlayışı Hazreti Peygamber Aleyhisselatu Vesselam’dan bugüne kadar bizim iş yapma metodumuz olmuştur.

TBMM’nin 23 Nisan 1920’de böyle bir anlayışla teşekkül ettiğini ve açıldığını burada vurgulamak isterim. 23 Nisan 1920’de TBMM’de kürsünün arkasındaki duvarda işte bu ayet Şura Suresi 38’inci Ayeti yazılı duruyordu. İslam İşbirliği Teşkilatının ve Parlamento Birliği’nin de işte böyle bir anlayışla teşekkül etmiş olması son derece manidardır. Aynı zamanda son derece değerlidir. Bu oluşum, bu birliktelik tek tek ülkelerimize, bölgemize ve tüm dünyaya ilişkin meselelere çözüm arama aracı olarak gerçekten çok mühimdir. İslam ülkelerinin aynı zamanda Müslümanların temsilcilerinin böyle bir geniş platformda, zeminde bir araya gelmeleri gündemlerindeki konuları istişare etmeleri bugünümüz ve geleceğimiz adına eşi bulunmaz bir fırsattır.

Bu fırsatı çok çok iyi değerlendirmek zorundayız. Gündemimizdeki konuları, ülkelerimizin halklarımızın ve İslam coğrafyasının sorunları hiçbir komplekse, tereddütte ve korkuya kapılmadan açık yüreklilikle burada istişare etmeli, çözümler üretmeliyiz.

Değerli Kardeşlerim,

Farklı dilleri konuşuyoruz olabiliriz, farklı coğrafyalardan gelmiş, farklı etnik kökenlerin mensupları olabiliriz. Mezheplerimiz de birbirinden farklı olabilir. Az önce dinlediğim konuşmaların hepsi hemen hemen bir ortak aklın bir kolektif düşüncenin ürünü konuşmalardı. Hepimiz, her birimiz Kuran-ı Kerim’in ilahi mesajı altında Hazreti Peygamber Aleyhisselatu Vesselam’ın o barış sancağı altında bir olmuş beraber olmuş birbirine kardeş olmuş bir ümmetin mensuplarıyız.

Öyle meseleler vardır ki herkes susar, sadece ve sadece Kuran-ı Kerim konuşur. Öyle sorunlar vardır ki herkes susar, sadece ve sadece Hazreti Peygamber Aleyhisselatu Vesselam’ın bugünlere kadar ulaşmış sahih hadisleri konuşur. Öyle can alıcı, can yakıcı hadiseler vardır ki, orada ülkelerin çıkarları geri plana itilmek zorundadır, mezheplerin farklılıkları geri plana itilmek zorundadır, bütün anlaşmazlıklar bütün yapay ayrımlar unutulup birliğin, beraberliğin, kardeşliğin ruhu diriltilmek zorundadır. Bizler İslam coğrafyası olarak İslam dininin mensupları olarak işte böyle olağanüstü bir dönemden, süreçten geçiyoruz.

Kardeşlerim,

İslam dünyasının üzerinde ciddi operasyonlar yapılmaktadır. Müslümanlar birbirine kırdırılmaktadır, birbirine vurdurulmaktadır. Akan kan, dikkat edelim Müslüman kanıdır. Ölenler ve öldürenler Müslümanlardır. Bu, bir şeyi ortaya koymaktadır; Biz demek ki, değerlerimizden herhalde uzaklaşıyoruz. Aslında bütün farklılıkların aramızdaki tüm tartışma konularının bir kenara bırakılarak, ortak aklın, ortak heyecanın ortak çözüm araçlarının devreye alınmasının zorunlu olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz.

Kardeşlerim,

Burada şunu açık bir şekilde ve tüm samimiyetimle ifade etmek isterim; Filistin’de yaklaşık bir asırdır hemen her gün bir insanlık trajedisi yaşanırken, meseleye çıkar gözlüğüyle bakmak, meseleyi ideolojik değerlendirmek, hadiseye mezhep veya parti taassubuyla bakmak asla ve asla insani değildir, İslami hiç değildir.

Irak’ta hemen her gün camilerimize, türbelerimize, Ehli Beyt’in aziz hatırasını taşıyan kabirlerimize yapılan saldırılara bir insan, bir Müslüman gözlüğüyle değil de, strateji, konjonktür, çıkar, mezhep gözlüğüyle bakmak vicdani de değildir, İslami de değildir.

Aynı şekilde burayı altını çizerek ifade etmek istiyorum; Suriye’de 350 bin insan hayatını kaybetmişken, 7 milyondan fazla insan evinden topraklarından göç etmişken, her gün onlarca insan çocuklar, kadınlar hunharca öldürülürken meseleye iktidar gözlüğüyle çıkar ve mezhep gözlüğüyle bakmak inanın insani vicdani ve İslami değildir.

Ölenler kim? Müslüman. Öldüren kim? ‘Ben de Müslümanım’ diyen bir devlet terörü. Şu anda ülkemde 1 milyon 700 bin muhacir var. Kim bunlar? Suriye’deki Müslüman kardeşlerimiz. Yaptığımız harcama şu ana kadar 5.5 milyar dolar. Dünyadan gelen herhangi bir destek var mı? 250 milyon dolar. Avrupa’nın tamamında acaba ne kadar Suriyeli sığınmacı var? 130 bin. Lübnan’da yaklaşık bizim kadar şu anda sığınmacı var muhacir var. Ürdün’de bir milyona yakın aynı şekilde muhacir var, tablo bu.

Kardeşlerim,

Şimdi soruyorum bu şekilde kendi Müslüman kardeşlerini öldürenlere sahip çıkma hakkının bir izahı var mıdır? Burada biz eğer bunun meşveresini bu meşveret meclisinde yapacaksak, çok açık net olarak yapmak ve bunu da ülkelerimizin yönetimlerine sonuç bildirgesiyle bildirmek zorundayız.

Afganistan’da durum aynı Mısır’da Libya’da durum aynı. Bütün bu sorun alanları karşısında çatışmalar, savaşlar, terör, yoksulluk, ırkçılık ve ayrımcılık karısında aramızdaki tüm farklılıkları tüm anlaşmazlıkları bir kenara koyup iki elimize başımızın arasına alıp tekrar tekrar düşünmek zorunda olduğumuz bir gerçektir.

Maalesef acı bir gerçektir bizler Müslümanlarız bizler kıyamete, hesap gününe, din gününe inanan insanlarız. Ama unutmayalım ki, Estaizu billah Bismillah Malik-i Yevmiddin olan Allah’tır. O bunun hesabını bize muhakkak soracaktır. Sünni ya da Şii olmamız bu kesin gerçeği değiştirmiyor. Türk, Arap, Kürt, siyahi ya da beyaz olmamız bu mutlak gerçeği değiştirmiyor.

Hatırlatmak isterim ki yaptıklarımızdan olduğu kadar yapabilecekken yapmadıklarımızdan da er ya da geç hesaba çekileceğiz. Burada İslam ülkelerinin bu çok önemli istişare zemininde her birinize, he birinizin vicdanına şunu sormak istiyorum ve buradan tüm dünyaya seslenmek istiyorum; Filistin’de masum çocuklar ölürken, bunun için sadece acı çekmek bizi sorumluluktan kurtarır mı? Hepimizin yanı başında olan Suriye’de yüz binlerce insanın ölümü, milyonlarca insanın hicreti karşısında kamplarda soğuktan donup ölen açlıktan ölen çocukların karşısında, sadece vicdanlarımızın sızlaması bizleri kurtarır mı? Irak’ta, kardeş kardeşi katlederken, hem de camilerde türbelerde katlederken ölenlerin ve öldürenlerin mezheplerine bakıp susmak bizi acaba hesaptan kurtarır mı?

Kardeşlerim,

İşte şu anda bakıyorsunuz DEAŞ diye bir terör örgütü çıkmış. İslam adına Müslüman öldürüyor. ‘Bir defa böyle bir yetkiyi nerden alıyor’ diye sormak gerekir. İslamın içeriğinde olmayan ve bu şekilde Müslümanları katleden bir terör örgütü çok açık net ortada dolaşıyor.

İşte Irak’ta olanlar ortada, şu anda Irak’ın yüzde 40’ı bunların işgali altında. Aynı şekilde Suriye’de yine bir terör estiriyor. Irada da yine binlerce insan öldürülmüş vaziyette. Bizler, önce kendimizi ‘check’ etmemiz lazım, kendimizi önce sorgulamaya çekmemiz lazım. Yabancılar geliyor bombalıyor, öldürüyor. Zaten sıkıntı burada, biz niçin sorunlarımızı onlara bırakıyoruz da, kendi aramızda halledemiyoruz? Niçin onarla bırakıyoruz? Biz sorunlarımızı kendi aramızda, bu mecliste halletmemiz lazım. Onlara bırakmamamız lazım.

Afganistan’daki dram, Somali’deki açlık, Libya’daki fitne, bakın Libya bölük pörçük. Libya’nın parası mı yok? Libya’nın parası da var. Ama Libya’nın parası nerede? Maalesef Libya’nın parası Batı’da. Ve Libya varlık içinde yokluk çekiyor ve şu anda bölük pörçük. Libya’nın üzerinde hesapları olanlar Libya’nın petrolü için, Libya’yı düşündükleri için değil.

Kardeşlerim,

Hepimiz çok çok iyi biliyoruz ki eğer istersek, arzu edersek, Hazreti Peygamber Aleyhisselatu Vesselam’ın bize emrettiği istikamette bir elin parmakları gibi birbirimize kenetlenir ve kardeş olmanın gereğini yerine getirirsek, bölgemizdeki tüm sorunları kolayca aşabiliriz. Bunun için gerekli güce sahibiz. Bunun için yeterli akla, birikime, tecrübeye sahibiz. Buhara’da Semerkant’ta İsfahan’da Bağdat, Kahire, Gırnata, Kurtuba ve İstanbul’da daha nice şehrimizde tarihte kurduğumuz o parlak medeniyetleri o barış atmosferini eğer istersek eğer bir ve beraber olursak yeniden inşa edebiliriz.

Bizim birbirimizle konuşmak için aracılara ihtiyacımız yok. Bizim birbirimizle konuşmak için tercümanlara ihtiyacımız yok. Biz gönül diliyle zaten konuşuyoruz. Biz aynı kıbleye dönen insanlar olarak, gönül diliyle kalp diliyle konuşabilir, aramızdaki meselelere, bölgemizdeki meselelere, hatta yeryüzünde insanlığı ilgilendiren ortak ve etkili bir mücadele verebiliriz.

İşte görüyorsunuz; Müslümanlar sustuğunda, İslam dünyasının yöneticileri elleri kolları bağlı oturduğunda her mezhep kendi taraftarının arkasında durup diğerine yapılan zulme tepkisiz kaldığında, işte o zaman devreye başkaları giriyor. İşte o zaman devreye fitneciler, teröristler giriyor. Devreye modern Lowrence’ler giriyor. Suriye’de, her gün altını çizerek söylüyorum; Bizim öz be öz kardeşlerimiz öldürülüyor, ama bunlarla ilgili kararları biz değil, başkaları alıyor, başkaları veriyor. Suriye’nin geleceği adına burada, şu salonda bulunan parlamenterler, sizlerin mensubu olduğu parlamentolar değil, başka güçler, başka gruplar, başka çevreler konuşuyor, karar veriyor.

Milyarlarca Müslümanın isteği, arzusu BM’nin ve BM Güvenlik Konseyi’nin karar mekanizmalarına etki edemiyor, oralarda dikkate alınmıyor.

İran’la, Irak’la, Filistin’le, özellikle Suriye’yle ilgili karar alınacağı zaman bu kararı İslam coğrafyası, İslam ülkeleri değil, beş üye alıyor. Geçici üyeleri konuşmuyorum, onların zaten buraya tesir etme yetkisi yok, ya da beş üyeden biri alınacak doğru kararları veto edip, süreci durdurabiliyor.

Şimdi bugün burada ifade ediyorum; Dünya beşten büyük.

Kardeşlerim,

Bu beşin içinde bir tane İslam ülkesi var mı? Yok. Kıta olarak baktığımızda: Avrupa, Asya ve Amerika kıtaları orda temsil ediliyor. Bunun dışında diğer kıtalardan temsilci var mı? Yok. Peki, tüm dünya bu beş üyeye teslim mi böyle bir adalet olabilir mi? Artık dünya Birinci Dünya Savaşı’nın şartlarını yaşamıyor. Artık farklı bir dünyadayız. Siyasetçi sürekli olarak hayatı güncellemek durumundadır. Eğer hayatınızı güncelleyemiyorsanız, siyasetçi olamazsınız ve o ülkeyi başarıya taşıyamazsınız. Öyleyse artık bu BM güvenlik konseyinin reforme edilmesi şarttır. Dünyada BM üyesi olarak 196 ülke tamamı bu halden memnun mu? Zannetmiyorum. Kiminle konuştuysam haklısınız diyorlar. Ama uygulamaya gelince de emperyal güçlerin egemen güçlerin söyledikleri her an geçerli oluyor.

Kardeşlerim,

Şu anda işte İslam İşbirliği Teşkilatında 56 üyeyiz. Peki, bir sözümüz orada geçiyor mu? Hayır. Peki, biz ne işe yarıyoruz. Bunu sormayacak mıyız? Bunu sorgulamayacak mıyız? Şu BM’nin nerdeyse üçte birini İslam ülkeleri temsil ediyor. Bu alanda adım atmayacak mıyız? O zaman bu toplantıları yapmanın da bir anlamı kalmaz. İranlıların bir güzel sözü var. Hep kendilerine söylerim. Şimdi burada da söyleyeceğim. ‘oturdular konuştular ve dağıldılar’ şimdi bizde oturup konuşup dağılacaksak, bir anlamı yok. Ama oturup konuşup karar alacak ve onu uygulayacaksak bu işin bir neticesi var. Bunu yapmamız lazım. Küresel ve bölgesel sorunların çözümünde adil, eşitlikçi, herkesi temsil eden bir mekanizmanın oluşturulması artık kaçınılmaz bir hal almıştır.

Kardeşlerim,

Bu hakkı hiç kimse bize vermeyecek, onu bilelim. Eğer gerçekten istiyorsak bu hakkı biz kendimiz teslim alacağız. Bunu kendimiz teslim alacağız. Yoksa biz oturalım bu hakkı gelsinler bize teslim etsinler. Bunu bekliyorsak daha çok bekleriz. Bu dünyada var olduğumuzu bu dünyada adaletli muameleyi hak ettiğimizi, kendi kararlarımızı kendimizin verebileceğini artık çok daha gür bir sesle bütün dünyaya ilan etmek, duyurmak zorundayız.

Değerli Kardeşlerim,

Hiç kuşkusuz İslam dünyası yöneticileriyle, münevverleriyle, âlimleriyle kendi öz eleştirisini yapmak zorundadır. Bizim öz eleştiri yapma şeklimizi, öz eleştiri yapma metodumuzu, bu yöndeki istikameti, altını çizerek söylüyorum başkaları değil, ancak hep beraber biz belirleriz. Biz belirlemek zorundayız. Teröristten ve terör örgütleri, İslam coğrafyasının ve Müslümanların asla ve asla temsilcisi değildir, sözcüsü değildir ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Kim oldukları, neye hizmet ettikleri, kimin maşası oldukları bilinmeyen terör örgütleri ve teröristlerin yaptıkları eylemler, kesinlikle ve kesinlikle Müslümanları bağlamaz. İslam ülkelerini bağlamaz.

Terör ile İslam, terörist ile Müslüman kavramları son derece kasıtlı bir biçimde yan yana kullanmak, İslam dinide yapılmış en büyük hakarettir, en büyük saldırıdır. İslam ‘silm’ kelimesinden gelmiş, böyle bir kavram, böyle bir din, hiçbir zaman teröre müsaade etmez.

Şu anda İslam ülkeleri içinde hem de Müslümanlara yönelik acımasızca katliamlar işleyen canilerin, ya da İslam ülkeleri dışında cinayet işleyenlerin, İslam dini ile ve Müslümanlarla uzaktan yakından alakası olamaz. Bunlar, İslamın barış mesajını rahmet merhamet, şefkat duygusunu yaradılmışların en şereflisi olan insana hürmeti tevarüs edemeyen zavallılardır. Burada asıl önemli olan şudur; terörist saldırıların ardından İslam coğrafyasını ve Müslümanları öz eleştiriye davet edenler, asıl özeleştiri yapmak, kendisini hesaba çekmek durumunda olanların ta kendileridir.

Değerli Kardeşlerim,

Son zamanlarda İslamofobi olayı batı da nasıl gelişiyor. 11 Eylül olaylarından başlayın, bu günlere gelin. Batıda camilerimize, Nazi topluluğunun son dönemdeki temsilcileri bakıyorsunuz gamalı haçlarla, değişik hayvan figürleri çizmek suretiyle, oralarda Müslümanlara hakaret ediyorlar. Buralar bizim mabedimiz. Bizim mabetlerimize yönelik bu saldırı bununla kalmıyor, bir de kundaklıyorlar, yakıyorlar. Bunlar tahrik değil de nedir. Tabiî ki bu bir netice oluyor, ama bunun birde sebebi var. Şimdi aynı sebep bakıyorsunuz diğer dinler içinde şu anda ortaya çıkmaya başladı. ‘Ne oluyor yine biz Müslümanız’ diyenler de aynı şekilde, bu defa kiliseleri yakmaya başlıyorlar. Az önce Değerli Meclis Başkanım da söyledi. Biz ispanya ile bir medeniyetler ittifakı süreci başlattık ve dedik ki eğer medeniyetler ittifakında başarılı olamazsak ki, şu ana kadar 150’ye yakın ülke ve uluslararası kuruluş buraya üye olmuştur. Eğer burada başarılı olamazsak, dünya medeniyetler çatışmasına girer ki, bu bizim için bir felakettir.

Biz medeniyetler ittifakında başarılı olmaya mecburuz. Bunu başarmaya mecburuz. Ama bunu beraber başaracağız. Şimdi Fransa’daki olay bu malum dergi, bizim sevgili peygamberimize yönelik hakaret içeren bu karikatürleri yapmak suretiyle bir tahrik unsuru oluşturmuştur. Bunu kimse fikir özgürlüğü kapsamında ifade edemez. Zira kalkıp da bir dinin önderine, rehberine kimsenin saldırma hakkı yoktur. Ve bunun fikir özgürlüğünde yeri yoktur. Özgürlük eğer bireyler arasındaysa, bir bireyin diğer birey karşısında onun özgürlük alanının sınırına kadardır. Ondan öteye geçemezsiniz. Bunlar, kaldı ki bireyden öte bir dinin önderine, rehberine bu tür karikatürlerle defalarca bu saldırıyı yapmıştır.

İki, öldürenler kim? Fransız vatandaşı ama Müslüman olduğu söyleniyor. Peki, bunlar 16-17 ay hapishanenizde yattı. Hapishaneden çıktıktan sonra siz bu insanları niye takip etmediniz. Sizin istihbarat teşkilatınız çalışmıyor mu? Önce tabiİ bu ülkelerin kendilerini de ‘check’ etmeleri lazım ve sonunda bir Fransız vatandaşı veya vatandaşları olarak bu eylem işlenmiştir, ama Müslümanlar. Bir Müslümandan bir eylemi tabi görmek bizim arzumuz olamaz. Fakat bunun bütün sebeplerini bulmak, araştırmak, ortaya çıkarmak, Fransa yönetiminin görevidir.

Bakın Türkiye olarak 30 yıldır sınırlarımızın dışından topraklarımıza yönelen terör faaliyetleriyle mücadele ediyoruz. Uluslararası toplumu komşularımızı AB’yi bu teröre destek olmamaları, göz yummamaları, kol kanat germemeleri yönünde defalarca uyardık. Kırk bine yakın insan kaybettik. Terör ateşinin belli sınırların içinde kalmayacağını bu ateşe karşı bir dayanışma sergilememiz gerektiğini hep söyledik. Bu ateşin büyüyüp tüm dünyayı tehdit eder hale geleceğini defalarca ifade ettik. Şu anda bizdeki terör örgütünün ilişki halinde olduğu teröristlerin, Avrupa tarafından beslendiğini, korunduğunu, hatta hatta AB Parlamentosunda konuşturulduklarını, oralarda toplantılar yaptıklarını görüyoruz. Oralarda para kaynakları olduğunu görüyoruz. Bunların hepsini belgeleriyle, dosyalarla kendi hükümet başkanlarına devlet başkanlarına teslim ettiğimiz halde en ufak bir gelişme yok. Tabii Fransa’daki yapılan saldırılar takdir edersiniz ki bir sürpriz değil. Şiddetin bu kadar yaygınlaştığı, şiddetin içeriden ya da dışarıdan bu kadar taraftar bu kadar sempatizan bulduğu bir ortamda dünyanın hiçbir ülkesi güvenli olamaz. İslam coğrafyasında her gün onlarca masum insanın katledilmesine seyirci kalırken,  buna hiç ses çıkarılmazken, hatta bu katliamlar desteklenirken hiçbir ülkede hiçbir şehirde güvenlikten söz edilemez.

Bakın, sadece 2014 yılında Gazze’de, çoğu çocuk ve kadın olmak üzere, yaklaşık 2500 insan alçakça katledildi. BM ses çıkardı mı? Çıkarmadı. AB bunu duymazdan geldi. İnsanlık, bu devlet terörü karşısında, insanlık, bu çocuk katilleri karşısında maalesef susmayı tercih etti. 2014 yılında 2500 kişiyi acımasızca katleden İsrail Başbakanı hiç utanmadan sıkılmadan ar haya etmeden, Paris'teki terör karşıtı yürüyüşe katılıyor. Ve birde en ön safa geçiyor, hatta hatta tribünler yok ama insanlar var, onlara el sallıyor. Bu mudur terörle mücadele, teröre karşı ortak duruş ortak akıl bu mudur? Eğer batı 2500 insanı, çocukları, kadınları İsrail terörünün kurbanı olarak görmüyorsa, onlara illa gazeteci, sanatçı, karikatürist lazımsa burada söylüyorum; İsrail’in katlettiği gazetecileri nereye koyacaksınız. Başta Türkiye olmak üzere İslam ülkelerine basın özgürlüğü konusunda yargılayan uluslararası örgütler, bu gazeteci katliamı ile ilgili çıtlarını dahi çıkarmadı. Eğer onlar sadece karikatüristleri terör mağduru olarak kabul ediyorlarsa, onlara da bir örnek vereceğim;  Naci El Ali, Hanzala’nın çizeri önce ülkesinden Filistin topraklarından kovuldu. Mülteci kamplarında yaşadı, İngiltere’ye gitti. Ama orada da rahat bırakmadılar. Sadece karikatür çizen Naci El Ali Londra’nın ortasında suikastla katledildi. Hiç kimse çıkıp da buna İsrail terörü demedi. Hiç kimse çıkıp da buna sanata kurşun, basına kurşun, özgür düşünceye kurşun, özgür ifadeye kurşun demedi. Naci El Ali’nin katillerini koruyanlar, kollayanlar o katillerin sırtını sıvazlayanlar şimdi çıkmışlar Paris’te katledilenler için yürüyüş yapıyorlar. El insaf, biz bunu görüyoruz, yapılsın eyvallah ama adil olalım. Bütün Müslümanlar bu adaletsizliği bu çifte standardı görüyor, görmelidir. Aklı olan, vicdanı olan herkes, oynanan oyunu çok net bir şekilde görüyor. Paris saldırılarının ardından terör konuşmak yerine Müslümanları, İslam coğrafyasını konuşmak şiddeti örtmektir. Adaletsizliği örtmektir. Terörün üzerini örtmektir. Paris saldırılarının ardından başta AB olmak üzere, dünyanın çeşitli ülkelerinde İslam düşmanlığını ve İslam karşıtlığını körüklemek insanlığın geleceği adına son derece tehlikeli bir girişimdir.

İşte son dönemlerde Avrupa’da PEGİDA diye bir örgüt çıkmış. Bu örgüt, Almanya merkezli olarak İslam karşıtlığı noktasında yürüyüşler ve bunun yanında şiddete yönelik eylemler yapıyor.

Kardeşlerim,

Yönetimler ne yapıyor bu önemli. Teröre ve farklı olana tahammülsüzlüğe karşı bütün dünya samimi bir şekilde tavrını ortaya koymalıdır. Bunu yapacak olan sadece Müslümanlar, sadece İslam ülkeleri değildir. Sadece Doğu değildir Batı da artık bu şiddet sarmalındaki rolünü görmeli, analiz etmeli, anlamalı ve özeleştirisini yapmalıdır.

Değerli Kardeşlerim,

İfade özgürlüğü her şeyi yapabilme, her şeyi yazabilme, her şeyi çizebilme özgürlüğü değildir. İfade özgürlüğü, kutsal değerlere saygısızlık hakkını hiç kimseye tanımaz. İfade özgürlüğü bahanesinin ardına saklanarak, İslam Peygamberi’ni çirkin karikatürlerle çizenler, aslında ne yaptıklarını, kimi nasıl incittiklerini, nasıl provokasyonların fitilini ateşlediklerini görmek zorundadır. Aslında bunu da biliyorlar. Musevilerin rencide olmasını, ya da Antisemitist yaftasına maruz kalma korkusunu hesaba katarak, dikkatli davrananlar aynı şekilde İslam Peygamberi ’ne ve tüm Müslümanlara karşı bu dikkati, bu hassasiyeti gözetmekle sorumludur. Çünkü o da tüm Müslümanların kırmızı çizgisidir.

İnsanları karikatür çizdiler diye katletmek ne kadar terörse, insanların kutsallarına saldırmak, insanları galeyana getirecek, tahrik edecek eylemler yapmak da en az o kadar terördür. Silahlı terör kadar ifade özgürlüğü maskesi altında yürütülen teröre karşı da insanlık gerekli tepkiyi göstermelidir.

Batılı ülkelerin Paris saldırılarının ardından ifade özgürlüğünün sınırlarını en üst düzeyde hatta Papa’lık düzeyde tartışmaya açması elbette olumludur, ancak yeterli değildir. Batı’da özellikle Avrupa’da İslam’a ve Müslümanlara yönelik tahammülsüzlüğün, ibadet yerlerine yönelik saldırıların biran önce durdurulması, bununla ilgili tedbirlerin alınması aciliyet arz ediyor.

İslamafobi’nin artık ciddi bir tehdit haline geldiğini Batılı dostlarımızın görmesini arzu ediyoruz. İslam ülkelerinin de Batı’ya karşı bu uyarılarını samimi bir şekilde yapmalarını bekliyoruz.

Değerli Kardeşlerim,

Hiçbir sorunumuz çözümsüz değil. Allaha hamdolsun sorunlarımızı aşacak güce, tecrübeye, birikime sahibiz. İhtiyacımız olan birlikteliktir. İhtiyacımız olan istişare kültürünün gereklerini hakkıyla yerine getirebilmektir. İhtiyacımız olan kardeşlik hukukunun mesuliyetini taşımaktır. Gün kişisel çıkarları, ülke çıkarlarını, mezhep çıkarlarını öne çıkarma günü değildir. Kuran’ın aydınlığında bir olma beraber olma kardeş olma günüdür. Aracıları kaldırdığımızda, aramızdaki yapay farklılıkları bir kenara koyduğumuzda, ülkelerimize ve bölgemize ilişkin her meseleyi kolayca aşabileceğimize ben yürekten inanıyorum. Fitneyi fesadı nifakı dışlayıp mezhep farklılıklarını etnik köken, dil, coğrafya farklılıklarını bir kenara bırakıp kendimiz olduğumuzda her sorun suhuletle çözüme kavuşacaktır.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın bu noktada ağır bir sorumluluk taşıdığını, aynı zamanda çok önemli bir fırsat teşkil ettiğini tekrar hatırlatmak isterim. Parlamento Birliğinin de Müslüman halklarının en önemli temsilcisi olarak diyalog ve işbirliği için önemli bir imkân olduğu açıktır. Gerçekten bu yeni dönemin başkanı olarak Sayın Çiçek’in şöyle tüm İslam dünyasını derleyip, toparlayan konuşması zaten her şeyi ifade ediyor ve ben onun için detaylara girmiyorum Ama şunu tekrar hatırlatmak istiyorum; İslam dünyası üzerinde çok ciddi bir operasyon var. Bakın Pakistan kan ağlıyor Afganistan kan ağlıyor. Geliyorsunuz Irak aynı şekilde, Suriye aynı şekilde, Filistin aynı şekilde, Mısır aynı şekilde, Libya aynı şekilde, bütün oyunlara buralarda. Myanmar’a gidiyorsunuz aynı şekilde. Somali aynı şekilde. Bugün Etiyopya, Somali ve Cibuti’ye yola çıkıyorum. İnşallah bu hafta sonu 4 gün o bölgeyi ziyaret edeceğim. Oralarda yapılan yatırımlarımız var, hem onların açılışlarını, hem de oralardaki tüm kardeşlerimizle görüşmelerimiz olacak, oralardaki devlet başkanlarıyla ilişkilerimiz olacak. Fakat oralarda da oynanan oyunları biliyorsunuz. Somali ne halde biliyorsunuz. Geliyorsunuz, Orta Afrika’da yaşananlar ne halde.

Değerli Kardeşlerim,

Bütün bunlara karşı ben şu topluluğu, evet bir şura meclisi olarak görüyorum ve ‘burası bunun çözümlerini üretmelidir’, diye düşünüyorum.

Bu duygularla, Onuncu Konferans’ın uyanışa, dirilişe, yeniden sarsılmaz bir kardeşliğe vesile olmasın Allahtan niyaz ediyorum. Parlamento Birliği toplantılarına başarılar diliyorum. Allah, yar ve yardımcımız olsun, Allah tüm Müslümanları tüm insanlığı korusun diyor hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.