Yıldırım Beyazıt Üniversitesi/nde Yaptıkları Konuşma

08.01.2015

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi/nde Yaptıkları Konuşma

YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK TEMEL BİLİMLERİ VE LABORATUVARLARI BİNASI AÇILIŞI İLE ESENBOĞA MERKEZ KÜLLİYE TEMEL ATMA TÖRENİ’NDE YAPTIKLARI KONUŞMA

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin Değerli Mensupları,

Değerli Öğretim Üyeleri,

Değerli Öğrenciler,

Değerli Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla selamlıyor, Yıldırım Beyazıt Üniversitemizin açılışını yaptığımız tıp fakültesi ve sağlık bilimleri fakültesi öğrencilerinin eğitim gördükleri Bilkent binasının hayırlı olmasını diliyorum. Yine bugün burada temel atma törenini gerçekleştireceğimiz üniversitemizin, az önce Milli Eğitim Bakanımızla aramızda, mütalaa diyebiliriz, müzakere diyebiliriz, “kampus” kelimesiyle ilgili bir müzakere oldu. Acaba bu isim böyle mi olsa ? Yoksa bu ismi “mahalle” mi koysak. Sonra aklıma tarihimize dönmek geldi, dedim ki,  herhalde buna “külliye” daha güzel olur. Bu bir yeni dönemde ilk olur. Dolayısıyla Esenboğa Kampusu yerine Esenboğa Külliyesi temel atma töreni çok daha isabetli olur, diye düşündüm ve bu vesileyle Esenboğa Külliyesi’nin de hayırlı olmasını, inşallah biran önce tamamlanarak hizmete girmesini temenni ediyorum.

Proje çalışmalarında Değerli Rektörümüzle, mimarlarımızla beraber olduk. Orada fakirin de emeği oldu. Böyle tarihi bugüne, bugünü yarına taşıyacak bir külliyenin mimari çalışmalarını da hamd olsun görme, emek verme noktasında bir katkımız oldu. Bittiğinde öyle zannediyorum ki, Türkiye’de çok önemli ve kendinden bahsettiren bir proje olacak. Buna inanıyorum. Az önce de rektörümüzden dinlediğimiz gibi bir milyon metrekare kapalı alan sahip olacak böyle bir külliye, geleceğin güçlü nesillerini de inşallah yetiştirecektir.

Bu güzel hizmetlerin üniversitemize ve ülkemize kazandırılmasında emeği geçen herkesi kutluyorum, 2010 yılında kurulan genç bir müessese olmasına rağmen, Yıldırım Beyazıt Üniversitemizin çok hızlı bir şekilde mesafe katettiğini seçkin bir eğitim kurumu olma yolunda emin adımlarla ilerlediğini görüyorum. Esenboğa Külliyesi, tamamlanıp arzu edilen fiziki alt yapı oluşturulduğunda, Yıldırım Beyazıt Üniversitemizin çok daha ileri seviyelere ulaşacağına olan inancım tamdır. İnşallah bu yılın sonunda ilk etabının açılışını gerçekleştireceğimiz bu külliye, diğer üniversitelerimiz için de örnek teşkil edecek bir eğitim yuvası olarak faaliyet gösterecektir.

Türkiye’nin her alanda kalkınmasına, ilerlemesine, büyümesine katkı sağlayacak yükseköğretim kuruluşlarına; üniversitelere, fakültelere, öğretim üyelerine, öğrencilere şiddetle ihtiyacımız var. İstemezükçülük, belki zaman zaman siyasetin dili olabilir. Ama asla üniversitelerin ve mensuplarının dili, üslubu, tarzı olamaz, olmamalıdır.

Üniversite dediğimiz kurum eğer araştırmanın, geliştirmenin, yenilikçiliğin kalesi ise ona yakışan da bu doğrultuda hareket etmektir. Yıldırım Beyazıt Üniversitemiz, işte tam da böyle bir kurum olarak kuruldu ve aynı doğrultuda gelişmesini sürdürüyor. Üniversitemizin ülke içindeki ve uluslararası arenadaki başarılarıyla önümüzdeki dönemde yeni Türkiye’nin sembol kurumlarından biri olacağına inanıyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Türkiye’de geçmişte her alanda olduğu gibi üniversiteler konusunda da bir vesayet dönemi yaşandı. Bunu bir geçmişi tahlil olarak ortaya koymak istiyorum. Çünkü geleceğe de emin adımlarla yürüyelim istiyorum. Her düşüncenin, araştırmanın, ahlakın merkezi olması gereken üniversiteler, her türlü baskıcı ideolojinin, her türlü fikri tasallutun bayraktarlığını yapar hale geldi. Daha da acısı üniversite öğrencilerinin ellerinde kitap yerine taşlarla, silahlarla, bombalarla birbirlerine saldırdıkları dönemleri yaşadık. Üniversite hocalarının darbelere destek verdiği, ellerinde pankartlarla sokaklarda darbe çağrıları yaptığı dönemlere şahit olduk. Eğitimden öğrenimden ve kendilerini yetiştirmekten başka amacı olmayan öğrencilerin ‘Bizim istediğimiz formata uymuyorsun’ denilerek, fakültelere, – o zaman tabii kampüstü-  üniversite kampuslarına sokulmadığı günleri gördük. Zihinleri zenginleştirmesi gereken üniversitelerin zihin formatlama aracı olarak kullanılmaya çalışıldığı dönemlerden geçtik. Bunların hepsi de Türkiye için, üniversitelerimiz için acı verici, utanç verici, yüz kızartıcı hadiselerdi.

Yeni Türkiye yolunda diğer alanlarda olduğu gibi yükseköğretim konusunda da büyük bir değişim, büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Biz “İlim Müslümanın yitiğidir” anlayışının, böyle bir medeniyet anlayışının mensuplarıyız ve Müslüman bunu nerede bulursa alır. Böyle bir medeniyetin evlatları olarak biz bu çalışmayı yapacakken, “Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” anlayışıyla ötelenen, itilen böyle bir nesil, ne yazık ki bu ülkede geldi ve geçti.

Ben, evlatlarımı bu ülkede okutamadım. Evlatlarımı ne yazık ki yurt dışına göndermek zorunda kaldım. Niye? Başı örtülü olarak üniversiteye sokulmadıkları için. Neden? Katsayı engeline takıldıkları için. Ama ne oldu? İşte bu tür hırsızlar bizi mal sahibi yaptı, vaka bu. Ve evlatlarımız da dışarıda gayet iyi yetiştiler, gayet güçlü oldular. Özgüveni çok daha farklı bir şekilde tekrar öz vatanlarına döndüler.

Üniversitelerin her türlü bilginin, araştırmanın ve muhakemenin yapıldığı mekanlar haline dönüşmesini arzu ediyoruz. Üniversitelerimizin, üniversitelerdeki akademisyenlerimizin, öğrencilerimizin uluslararası başarılarıyla gurur duymak istiyoruz. İlk 500’ün içinde niçin Türkiye’den 50 tane üniversite görmeyelim? Çünkü biz artık hamd olsun 81 vilayetin 81’inde 176 tane üniversitesi olan bir ülkeyiz. Nüfusu 77 milyon bir ülkeyiz. Öyleyse bizim bu üniversitelerimiz, bilim alanında da dünya üniversiteleriyle rekabet edecek hale gelecektir. Sakın ha zaafa düşmeyin, bunu başaracağız. Er veya geç başaracağız. Bu işin hiç lamı cimi yok, başaracağız. Niye? Biz size inanıyoruz. Sizin de özellikle kendinize güvenmenizi istiyoruz. İşte artık birçok yabancı dille hazırlık sınıfları açılmak suretiyle inşallah bilimi en güzel, en üst seviyede yapmak noktasında ne gerekiyorsa bunu yapacağız. Burada bakanlığımızın yurt dışına öğrenci gönderme olayı, YÖK’ün yurt dışına öğrenci gönderme olayı aynı şekilde devlet olarak bizler görevlileri yurt dışına gönderme noktasında her türlü adımları attık, atıyoruz ve atacağız. Niye ? Dedik ya, “Müslümanın yitiğidir nerede bulursa alır.” Japonya’ya gönderilecekse orası. Rusya, Amerika, İngiltere, Malta her yere göndereceğiz. Niye? Bu işi başarabilelim, halledelim diye. Zaman zaman bunun eksikliklerini şahsen Başbakanken de çok çektik. Gittiğimiz bir çok yerde bunun sıkıntılarını gördük. Ama gelişmeler bizim geleceğe olan umudumuzu artırıyor. Bunun için de taş atan molotof atan değil… İşte dün Sultanahmet’te olanı gördünüz. Bir kadının, canlı bomba olarak oradaki turizm polis karakoluna yaptığı saldırıyla bir polisimiz şehit oldu. Kenan Kardeşime Allah'tan rahmet, ailesine sabırlar diliyorum. Diğeri için tabii hiçbir şey demeyeceğim. Yaralı kardeşimize de Rabbimden şifalar diliyorum.

Acaba bu kadın nasıl böyle yetiştirildi, nasıl bu hale getirildi. Bunu yapmakla ne elde edeceksin. Oradaki Kenan Kardeşimizin ne suçu, günahı vardı. Türkiye’nin en önemli turizm noktasındaki destinasyonlardan biri olan o meydanında böyle bir şeyi yaparak, yani insanların, turistlerin buraya gelmesini engellemek için mi bunu yaptı? Buralar güvenli bölgeler değil, bunu ispatlamak için mi yaptın? Aynı şekilde 6 gün önce Dolmabahçe’de olan. Orada da yine biliyorsunuz böyle bir saldırı oldu. Ne yapmak istiyorsunuz? Elinize buradan ne geçecek. Yani bununla ideolojinizi bu ülkeye egemen kılacağınızı mı zannediyorsunuz?

Taş atan, molotof atan veya silah kullanan değil, Türkiye’nin kalkınmasına, gelişmesine, büyümesine katkı sağlayacak projelere çalışmalara imza atan üniversite öğrencileri görmek istiyoruz.

Günlük siyasetin polemikleri içinde yıpranan, itibar kaybeden, bunları istemiyoruz. Bilgileri ve birikimleriyle herkesi kendilerine hayran bırakan akademisyenler görmeyi arzu ediyoruz. Yeni Türkiye’nin inşasına kendi ajandalarındaki veya kendi alanlarındaki birikimleriyle, çalışmalarıyla üretkenlikleriyle katkı sağlayan üniversitelerle birlikte geleceğe yürümek istiyoruz.

Yıldırım Beyazıt Üniversitemiz işte böyle bir üniversite olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Saplantılara, baskılara teslim olmayan pek çok üniversitemiz de aynı yolu takip ediyor. 2023 hedeflerimize ulaşma konusunda en büyük desteği üniversitelerimizden bekliyoruz.

Türkiye’yi bilgi ve teknolojiyi ithal eden ve kullanan ülke olmaktan çıkarmanın ötesine geçip bilgiyi ihraç eden bir ülke konumuna getirmek istiyoruz. Bilgiyi üreten bir ülke konumuna getirmek istiyoruz. Aynı şekilde mühendislikten sosyal bilimlere kadar tüm alanlarda yeni Türkiye’nin iktisadi ve sosyal mimarisini biçimlendirecek olan da yine üniversitelerimiz olmalıdır.

Bakınız bilim, toplumun önünde yürümek, ona rehberlik etmek durumundadır. Toplumun gerisine düşen bilim, her şeyden önce saygınlığını kaybeder onunla birlikte işlevini de yitirir. Türkiye’nin geçtiğimiz 12 yılda yaşadığı büyük değişim, dönüşüm sürecine baktığımızda maalesef diğer pek çok kurum gibi bilimin de üniversitelerin de, -özür dileyerek söylüyorum- milletin gerisinde kaldığını görüyoruz. Bu iş hayatında da böyle, sosyal gelişmelerde de böyle, siyasette de böyle. Daha da kötüsü, üniversiteler sadece toplumun gerisinde kalmamış, aynı zamanda farklı dönemlerde farklı vesayet anlayışlarının aracı haline de dönüşmüştür. Türkiye’nin birtakım güçler tarafından biçimlendirilme çabalarına en büyük desteğin akademisyen sıfatı taşıyan bazı kimseler tarafından verilmesini gerçekten üzüntü verici buluyorum.

Yeni Türkiye’nin üniversitelerinde, inşallah ne 27 Mayıs ne 12 Eylül sürecinde ne de 28 Şubat döneminde yaşadığımız üzüntü verici görüntülere bir daha şahit olmayacağımıza inanıyorum.

Son olarak geçtiğimiz yıl adalet ve emniyet bürokrasisi içinde yuvalanmış bir çetenin başını çektiği demokrasi darbesi teşebbüsünü de milletimizin desteği ve ferasetiyle bertaraf etmeyi başardık.

Bu yapının özellikle hedef aldığı yerlerden birinin de üniversitelerimiz olduğunu biliyoruz. Devletimizin, milletimizin varlığı ve bekası için tüm kurumlarımızın mutabakatıyla resmen tehdit olarak tanımlanan bu yapının diğer yerlerle birlikte üniversitelerdeki etkinliğini de sona erdirme kararındayız.

Diğer vesayet odakları yanında bu yapının da Türkiye’nin geleceğinde yeri olmadığını buradan bir kez daha ifade etmek istiyorum. Bu can bu tende oldukça bu yapıya karşı mücadelemi sürdüreceğim bunu açıkça söylemek istiyorum.

Değerli Hocalarım,

Sevgili Öğrenciler,

Bundan 12 yıl önce milletimizin teveccühü ile ülkeyi yönetme sorumluluğunu üstlendiğimizde, Türkiye’yi eğitim, sağlık, adalet, emniyet temelleri üzerinde yükselteceğimizin sözünü vermiştik.

O zamanlar milli bütçeden eğitime ayrılan pay geri sıralardaydı ama biz bunu birinci sıraya çıkardık. Personelde aynı şekilde birinci sıraya çıkardık ve halen de böyle devam ediyor. Çünkü eğitimde öyle veya böyle başarılı olmaya mecburuz. Bunu halletmeye mecburuz. Hamd olsun bu sözümüzde durduk.

Sağlıkta da aynı şekilde; İdeali yakalamak üzereyiz, yakalayacağız. Hele hele bu şehir hastaneleriyle birlikte bu olay çok daha farklı bir konuma gelecek. 235 bin yeni derslik yaptık ve sınıflardaki öğrenci sayısını yetmişli, seksenli rakamlardan hamdolsun otuzlu rakamlara indirdik. Hatta altında olan sınıflar var. Hiçbir evladımız maddi imkânsızlık sebebiyle eğitimden mahrum kalmasın diye ihtiyacı olan tüm öğrencilerimize kredi ya da burs, muhakkak verdik. “Geri döndürmek yok” dedik. Bugün ilköğretimden ortaöğretime, üniversiteye, yüksek lisansa, doktoraya kadar eğitimin tüm kademelerindeki öğrencilerimiz için güçlü bir destek sistemi var. Bir dönem Türkiye’de en büyük sorun üniversite eğitimiydi daha sonrası bu imkânı elde edebilmekti. Sınava giren her 20 kişiden 10 kişiden ancak 1 tanesi, bakınız istediği yerde öğrenim görmeyi demiyorum üniversiteye kayıt yaptırma hakkını elde ediyordu. Biz bu çarpıklığa dur dedik. Yığılma nerede diye baktık, üniversiteye girişte olduğunu gördük. Hemen kolları sıvadık, 76’dan aldığımız üniversite sayısını 100 ilaveyle 176’ya çıkardık. Bugün üniversite imtihanlarına giren öğrencilerimizin %80’inin yerleşebileceği kadar kontenjan verdik. Artık üniversitede kayıt olabilecek kadar yer bulabilmekte değil en cazip bölümleri en iyi fakülteleri en beğenilen üniversiteleri seçme konusunda hamdolsun Türkiye’de bir yarış var. Türkiye’nin geleceği için öncelikli gördüğümüz bir diğer alan sağlık. Burada da çok büyük bir dönüşüm gerçekleştirdik. Burada açılışını yaptığımız tıp fakültesi ve sağlık bilimleri fakültesi ile uygulama birimi olan hemen yakınımızdaki Atatürk Eğitim Araştırma hastanesi bunun en güzel örneklerinden biridir. Hem yetişmiş insan kaynağı hem fiziki altyapı hem de işleyiş bakımından ülkemizin sağlık sistemi pek çok ülke tarafından örnek alınan, incelenen takdir edilen bir düzeye geldi. Açık söylüyorum bugün ülkemizde verilen sağlık hizmetlerinin kalitesini ve yaygınlığını Avrupa’da ve Amerika’da dahi bulabilmeniz zor. Nitekim artık ülkemize Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın dört bir yanından sağlık hizmeti için akın akın insanlar geliyor. Teşhis için tedavi için bizim vatandaşlarımız yurt dışına gittiği günlerden hamdolsun bugün yurt dışından insanların ülkemize geldiği günlere ulaştık. Muayene olmanın, tedavi olmanın, ilaç bulabilmenin katlanılmaz bir çile olduğu günlerden işte bu günlere geldik. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi? Hele hele kısa bir süre önce merhum Savaş Ay’ın bir programı vardı. O programı eğer izlediyseniz, orada İzmir’den, İstanbul Okmeydanı’ndan SSK hastanelerinin örneklerini vermişti. Bu arada maalesef bir yavrumuzun yanlış iğne yapma sebebiyle kolunun nasıl kesildiğini anlatıyordu. Hatta yine aynı programda bir hanım kardeşimizin yanlış teşhis sebebiyle ne hale getirildiğini orada gösteriyordu. Onun da yanında ne yazık ki koğuşların ne halde olduğunu gösteriyor ve o çöp kutularına diyelim veyahut da çöp kovalarına o serum şişelerinin nasıl atıldığını, odalarının içerisinde bunların nasıl bir pislik arz ettiğini gösteriyordu. Hâlbuki hijyenin egemen olması gereken bir hastanenin koğuşu veya odası böyle olabilir mi? Ama o günleri yaşadık artık bu günlere geldik. Artık bu günlerde bunları görmek adeta mümkün değil. Daha iyiyiz hele hele bu şehir hastaneleri ile birlikte çok daha iyi bir konuma geleceğiz. İşte şurada Bilkent’e şimdi bir şehir hastanesi inşa ediyoruz. Hızla yükseliyor. Aynı şekilde ülkemizin pek çok şehrinde ki hedefimiz ilk etapta 30 büyük şehre bunları kurmamız. 30 büyük şehirde bunu kuracağız. Bu inşaatlar devam ediyor. Burada hemen yakınımızdaki Bilkent Şehir Hastanesi devam ediyor. En modern cihazları, en yeni teknolojileri ülkemize kazandırıyoruz. Bunun yanında her vatandaşımızı Genel Sağlık Sigortası kapsamına alarak adil ve işleyen bir sistem kurduk. Tıp fakültelerimizde, Sağlık Bilimleri Fakültelerimizde yetişen kardeşlerimiz insanımıza daha ileri standartlarda hizmet verebilmek için adeta yarışıyorlar.

Aynı şekilde adalet ve güvenlik alanlarında da hem fiziki altyapı, hem insan gücü anlamında çok büyük adımlar ve atılımlar gerçekleştirdik. Türkiye’yi 2023 hedeflerine inşallah bu şekilde ulaştıracağız. Yine Türkiye’yi 2053, 2071 vizyonlarına kavuşturacak nesilleri bu şekilde yetiştireceğiz. Türkiye bu potansiyele sahiptir.  Milletimiz bu birikime, bu iradeye ve bu kararlılığa sahiptir. Bundan hiç endişeniz olmasın, yeter ki kendimize olan güvenimizi kaybetmeyelim. Yeter ki üzerimizde oynanan oyunların farkında olalım.

Artık her 10 yılda bir krizlerle, darbelerle, müdahalelerle yerle yeksan edilen, kazanımları heba edilen, geriye itilen bir Türkiye yok. Artık dirayetli, ferasetli, medeniyet müktesebatının bilincinde olan, geleceğe ilişkin hedefleri bulunan ve bu doğrultuda azimle ilerleyen bir Türkiye var.

Biz sadece yeni üniversiteler kurmadık, yeni okullar, hastaneler yapmadık, yeni yollar, toplu konutlar, barajlar, havalimanları inşa etmedik. Biz sadece demokrasimizi güçlendirmedik, mazlum ve mağdur tüm toplumların, devletlerin ümidi haline gelmedik. Biz aynı zamanda milletimizin yüzlerce yıllık hayallerini beklentilerini taleplerini gerçeğe dönüştürdük.

İşte bu şekilde yeni Türkiye’nin temellerini attık. Sütunlarını yükselttik. Gençlerimizin, bizden sonra gelecek tüm nesillerin başının dik zihninin berrak, yüreğinin sağlam olmasını sağlayacak bir iklimi tesis ettik.

Geçmişinden gurur duyan ve oradan aldığı güç ile geleceğine güvenle bakan bir ülke olarak yolumuza devam ediyoruz, devam edeceğiz. Üstat Necip Fazıl’ın ifade ettiği gibi ‘Yarın elbet bizim, elbet bizimdir, gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir’

Milletlerarası hukuk noktasında, şahsıma tevdi edilen bu fahri doktora sebebiyle özellikle ‘Dünya 5’ten büyüktür’ tezini uluslararası gündeme taşıma konusundaki hassasiyetim sebebiyle, son olarak da Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda bu konuya ciddi manada ağırlık verdim.  Gittiğim her uluslararası toplantıda da bunu işliyorum, işlemeye de devam edeceğim dünya beşten büyüktür. Çünkü BM Güvenlik Konseyi’nin beş tane daimi üyesinin bir tanesinin dudaklarının arasına siz tüm dünyayı mahkûm edemezsiniz. 195 ülke o bir dudağın arasına mahkûm edilemez, O ne derse odur, olamaz. Öyle olursa işte Suriye’de 350 bin insanın ölümüne seyirci kalırsınız. Öbür tarafta Libya’da şu anda olanları biliyorsunuz. Irak’ta her gün olanları biliyorsunuz. Binlerce on binlerce insan öldürdüler. Ses var mı? Yok.  Müdahele var mı? Yok. Söylenilen ne? ‘İşte efendim havadan bombalarım’, karadan ?, ‘Ona karışmam’. Yapacaksan bir işi tam hakkı ile yap, bizim ile yapacaksan o zaman bizim söylediklerimize de önem vereceksin, değer vereceksin. Ne yapıyorlar? ‘Hayır’ diyorlar. Dert başka, işte Kobani’de yaşananlar, Ayn el-Arap’ta yaşananlar çok açık net ortada. Biz kendilerine şunu söyledik, dedik ki ‘Sadece havadan bombardımanla bu işi çözemezsiniz.’ Nitekim, dün evvelsi gün Rasmussen, Gaziantep’te biliyorsunuz oradaki Hasan Kalyoncu Üniversitesi’nde, vermiş olduğu derste bu konuya girdi. ‘Sadece havadan bu işi çözmek mümkün değil’ dedi. ‘Kara harekâtının da olması lazım’. ‘Biz karaya girmeyiz’ diyorlar. Biz de onlara dedik ki, siz girmeyecekseniz o zaman gelin Özgür Suriye Ordusu’nu destekleyin. ÖSO’yu desteklemediler. Kimi desteklediler, evet DEAŞ ile Kobani’de savaşan bazı grupları desteklediler; PYD ve PKK. Kendilerin şunu çok açıkça söyledim. Sayın Obama’nın kendisine telefon görüşmesinde söyledim. Dedim ‘Bakınız, PYD, PKK gibi o da bir terör örgütüdür. Onların orada devlet kurmasına müsaade etmenin yollarını mı aralıyorsunuz? Kabine açıkladı bunlar ona mı aldanıyorsunuz?’ Maalesef, PKK ile PYD birbirinin aynıdır ve dertleri nedir? Dertleri Kuzey Suriye’de bir devlet oluşturmaktır. Bu devleti, Afrin, Kobani, Kamışlı’ya kadar, o bölgede Suriye’nin kuzeyinde kurmaktır. Biz buna Türkiye olarak sıcak bakamayız. Hemen ardından Fransa’ya gittim Sayın Hollande ile orada konuştum. O da Kobani’yi sordu. Dedim, ‘Kobani’yi sormayın, gelin Halep’i sorun Halep bizim için önemli. Çünkü Halep’te 1.200 bin insan var. Kobani’de artık insan yok bunların hepsi zaten bizim ülkemize geçti. Onlar şu anda zaten Türkiye’de ama Halep’te 1 milyon 200 bin insan var Halep’te ekonomi var. Halep’te kültür var. Halep’te tarih var. Halep’te medeniyet var. Orada bu çökertiliyor şu anda. Gelin buna müdahale edin veya müdahale edelim’ ve orayı bir kenara koydular sadece yattılar kalktılar Kobani dediler. Sadece ‘Kobani bitecek’ dediler, ‘onun için bizim oraya yardım göndermemiz gerek’ dediler ve 3 tane C130 uçağı ile yardım indirdiler. Bu yardımların bir kısmı DEAŞ’ın eline geçti. Bir kısmı da PYD ve PKK’nın eline geçti.

Dünyaya bunların nasıl baktığını anlatma bakımından bunları söylüyorum; Dünya beşten büyüktür. Bunu bilmemiz lazım. BM Güvenlik Konseyi’ndeki beş tane daimi üyeye bütün dünya mahkum olamaz ve onun için dünyada gittiğimiz ülkeleri bu noktada uyarıyoruz. Diyoruz ki, ‘Gelin ve bu konuda sesinizi yükseltin.’ Peki ne olacak? Olacak olan şudur, bu sayı 15 mi olur, şu anda biliyorsunuz 10 tane geçici üye var. 15-20 mi olur 20. Dönerli olsun. Her yıl veya iki yılda bir bu 20 üye değişsin. Bu 20 üye değişirken burada dini durumlar, kıta temsili, bütün bunlar göz önüne alınsın. Hatta etnik yapılar bile göz önüne alınabilir. Tüm bunları değerlendirmek suretiyle, bu yapılsın. Bakın şu anda üç tane kıta temsil ediliyor. Avrupa, Asya, Amerika. Daimi üyelerin arasında başka yok.

Dini durumdan baktığınız zaman bir tane Müslüman ülke yok. 1.5 milyarlık bir İslam dünyası var. O zaman bu BM Güvenlik Konseyi ne işe yarar.  Ben orda temsil edilmiyorum. Benim temsil edilmediğim bir BM Güvenlik Konseyi benim adıma konuşamaz zaten. Şimdi biz onun bedelini ödüyoruz. Onun için dünya beşten büyüktür tezini dünyaya yayacağız. Şu anda STK’lar oluşuyor, STK’lar çalışmaya başladı, bu konuda. İnşallah bu daha da yaygınlaşır.

Fahri doktora unvanının gerçekten milletlerarası hukuk dalında verilmiş olması benim için bir gurur abidesi olacak. Kendilerine en kalbi sevgi saygılarımı sunuyorum.

Bu düşüncelerle bir kez daha açılışını yaptığımız Yıldırım Beyazıt Üniversitemizin, Bilkent Binası ile temelini attığımız Esenboğa Külliyesinin hayırlı olmasını Allah’tan diliyorum.

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.