Hattat Hasan Çelebi'ye Saygı Gecesi’nde Yaptıkları Konuşma

12.12.2014

Hattat Hasan Çelebi'ye Saygı Gecesi’nde Yaptıkları Konuşma

Muhterem Üstadımız, Değerli Hocamız Hasan Çelebi Beyefendi,

Saygıdeğer Hocalarımız,

Çok Değerli Katılımcılar,

Hanımefendiler,

Beyefendiler,

Sevgili Kardeşlerim,

Sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum.

Öncelikle Üsküdar Belediyemize, Belediye Başkanımıza, çalışma arkadaşlarına, böyle önemli bir geceyi, anlamlı bir geceyi tertip ettikleri ve bir saygı merasimini tertip ettikleri için, gönülden şükranlarımı ifade ediyorum.

Büyük bir vefa ile bu merasime iştirak eden tüm Üsküdarlı kardeşlerime, dışarıda salona giremeyen, bizi izleyen, ekranları başında ayrıca bizi izleyen tüm vatandaşlarıma da ayrıca şükranlarımı, selamlarımı, sevgilerimi iletiyorum.

Adına düzenlenmiş bu güzel merasim vesilesiyle, Hattat Hasan Çelebi üstadımıza, hocamıza huzurlarınızda hürmetlerimi ifade ediyor, kendisine Allah’tan sağlıklı, huzurlu, uzun ve hayırlı nice ömür niyaz ediyorum.

Hocam, elinize sağlık, gönlünüze sağlık, yüreğinize sağlık. Allah sizden razı olsun. Rabb’im, bir ömür boyu mürekkeple, kalemle, kamışla, kağıtla dostluk yapmış o parmaklarınıza güç, kuvvet versin. Rabb’im bir ömür boyu harflerin sırrının peşinde koşmuş, harflerin sırrına vakıf olmuş ve harflerle sırdaşlık yapmış yüreğinizden ferahlığı hiç ama hiç eksiltmesin. İnşallah ömrünüz boyunca, az önce de ifade ettiğiniz gibi, öğrettiğiniz her bir harf için Rabb’im size misli ile mukabele etsin, muamele etsin. Sadece yazdığınız, okuduğunuz, öğrettiğiniz harfler için de değil, sizin hatta döktüğünüz ve okunmasına vesile olduğunuz her bir harf için de Rabb’im inşallah size misliyle ecir versin.

Hani sürekli bizim medeniyetimiz diyoruz ya, bizim medeniyetimiz işte Hattat Hasan Çelebi hocamızın o engin gönlündeki birikimdir. Adeta bizim medeniyetimiz ete kemiğe bürünmüş, Hattat Hasan Çelebi olarak görülmüş bir medeniyettir. Hani Yunus da diyor ya; “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” Böyle. Zira üstadımıza şöyle bir baktığınızda, orada sadece hat sanatını görmezsiniz, orada bütün bir medeniyeti görürsünüz. Van Merkez Camii ile Üsküdar Selami Hayri Camii’nin ortak yanı nedir? Kıblesidir. Bir de Hattat Hasan Çelebi’nin hatlarıdır. Herhalde eksik yok. Eskişehir’de Reşadiye Camii ile Medine-i Münevvere’de Ravza-i Mutahhara’nın ortak yanı ezanıdır, bir de Hattat Hasan Çelebi’nin hatlarıdır. Kazakistan Alma Ata Camii’nde de onun el emeği vardır. Belçika Geng’deki Yunus Emre Camii’nde de onun göz nuru vardır. Hocası merhum Hamit Aytaç’ın mezar taşında da, Mihrimah Sultan’ın Eyüp Sultan’daki kabrinin kitabesinde de onun ustalığı vardır.

Hat, sadece güzel yazı değildir. Hat, coğrafyadır. Hat haritadır. Hat, büyük bir medeniyetin, kadim bir medeniyetin, sınırları olmayan bir coğrafyanın ortak dilidir. Batılı bir aydın şunu söylüyor: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” Diliniz neyse, dünyanız da odur. Kullandığınız kelimelerin, kurduğunuz cümlelerin sayısı neyse, dünyanız, tefekkürünüz, tasavvurunuz da işte odur. Kim derse ki “Dil sadece bir iletişim aracıdır”, inanın dile büyük haksızlık yapar. Dil, medeniyettir; dil, gönüldür; en önemlisi de dil, hafızadır.

Şöyle çocukluğunuzu, çocukluğumuzu, bebekliğinizi, bebekliğimizi bir hatırlamaya çalışın. Belli bir yaşın altında hiçbir şey hatırlayamadığınızı göreceksiniz. Çünkü dil yoksa hafıza yoktur. Bebek ne zaman ki dili öğrenir, dili kullanmaya başlar, işte o zaman kaydetmeye, o zaman hafızaya yazmaya başlar. Sadece bebekler için değil, altını çizerek söylüyorum, dil, milletler için de hafızadır. Merhum Cemil Meriç diyor ki: “Milletin ana vasfı devamlılıktır.” Dilde devamlılık, terbiyede devamlılık, gelenekte devamlılık. Dil, medeniyetin, hafızanın, millet olabilmenin ana vasfıdır. Bir toplumdan dilini alırsanız, o toplumun milliyetini de, medeniyetini de, hafızasını da almış olursunuz. Bunun bedelini çok ağır ödemiş bir millet olarak bunu söylüyorum. Bir toplumun diline kastederseniz, o toplumun dinine de, kültürüne de, sanatına, edebiyatına da kastetmiş olursunuz.

Bakın bu günlerde bir önemli yıl dönümüne her fırsatta vurgu yapıyorum, I. Dünya Savaşı’nın yıl dönümü. Çok kan akmıştır, çok masum katledilmiştir. Sınırlar yeniden çizilmiştir. Yeni bölgeler icat edilmiş, yeni sömürü alanları ihdas edilmiştir. Bütün bunlar inanın gelir geçer. Gün gelir, bütün bu düzenleme, bu kurgu bozulur. Ama o süreçte çok geniş bir coğrafyanın diline ve kültürüne de kastedilmiş, dil ve kültür üzerinde de kurgular yapılmak istenmiştir. İşte en tehlikelisi de budur. Allah bizi bundan muhafaza buyursun.

Nitekim âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun bizi bundan muhafaza buyurmuştur. Yapılan onca saldırıya rağmen Arapça hayattadır, Osmanlıca hayattadır, Kürtçe hayattadır. Onca saldırıya rağmen, Allah’a hamdolsun Türkçe hayattadır. Örselenmiş olabilir, törpülenmiş olabilir, acımasızca hızarlardan geçirilmiş, değirmenlerden geçirilmiş, öğütülmeye çalışılmış olabilir, ama dilimiz, dillerimiz büyük bir millet olmamızı temin edecek şekilde dimdik ayakta, dimdik hayattadır.

Bakın yine merhum Cemil Meriç’ten bir alıntı yapacağım. Diyor ki üstat: “600 yıl cerrahi bir ameliyatla içtimai uzviyetten koparılıp atılınca Türk düşüncesi boşta kalmıştır, boşlukta kalmıştır. Çünkü Batıya da tutunamamış, sırtını Batı tefekkürüne de dayayamamıştır. Uydurca ile bir hürriyet kasidesi, bir sis, hatta bir erenlerin bağından yaratılabilmesi için bir 600 yıla daha ihtiyaç vardır.” Evet, çok büyük bir tahribat yaşanmıştır. Ama inanıyorum ki, 600 yıla gerek kalmadan bu büyük tahribatı, bu büyük millet yeni nesillerle, genç nesillerle inşallah telafi edecektir.

Kardeşlerim,

Bizim babalarımız, dedelerimiz, yerde bir yazılı kağıt gördüklerinde alırlardı, öperlerdi. Adeta bir ekmek gibi onu muhafaza eder ya da yüksekçe bir yere koyarlardı. Çok kimse bununla alay etti, buna istihza ile yaklaştı. “Anlamını bilmediği kağıdı Kur’an zannedip öpüyorlar” diye çok kişi bu güzel gelenekle dalga geçtiler. Anlamadıkları şu: Bu millet yazıya, hatta kaleme, kağıda muhtevası her ne olursa olsun hürmet gösteren bir millettir. Arapça ya da Osmanlıca harfler olduğu için değil, o yazı olduğu için yerden alır, öper, yüksek bir yere koyarlardı. Manasını bilseler de, bilmeseler de, okuyabilseler de, okuyamasalar da, yazı onlar için muhteremdi, mübarekti. Zaman zaman konuşulur, tartışılır, “Bizde neden kitap okunmuyor, neden gazete okunmuyor” diye. Acaba yazıya gösterilen o hürmetin yitirilmiş olmasından olabilir mi?

Kardeşlerim,

Burada bir şeyi daha ifade edeceğim, bizde okuma yazma bilmeyene “cahil” denmez. Cahil başka bir şeydir, ümmi başka bir şeydir. Haşa Hazreti Peygamber (S.A.V.) okuma yazma bilmiyordu, yani ümmi idi. Cehaleti yok eden okuma-yazma bilmek değildir, mektep-medrese görmek değildir, kitaplar okumak, diplomalara sahip olmak değildir. Cehaleti yok eden idraktir, irfandır, ahlaktır ve hikmettir.

Aramızda isminin başında Profesör unvanı olan hocalarım var, tenzih ederim. Fakat Osmanlıca’nın bir yazı şekli olduğunu bilmeyen, Osmanlıca ile Türkçe’nin farklı iki dil olduğunu zanneden çok sözüm ona okumuş görürsünüz. Meseleye yine de müspet cepheden bakmakta fayda var. Hafızamızı, damarlarımızı, köklerimizle olan irtibatımızı koparmaya yönelik tüm gayretlere rağmen, Allah’a hamdolsun, dilimiz gibi, tarihimizle aramızda köprümüz olan yazımız da ayakta kalmış, hayatta kalmış bugünlere ulaşabilmiştir.

Hattat Hasan Çelebi üstadımız, işte bundan dolayı sadece hattat değildir, o aynı zamanda bu medeniyeti dipdiri ayakta tutan, geçmişten alıp bugüne taşıyan bir pınardır, bir kaynaktır. Hattat Hamit aynı şekilde ömrünü bir medeniyetin diri kalmasına vakfetmiş gerçek bir kahramandır. Bizim medeniyetimiz kılıçlarla şekillenmiş değil, kalemle, kağıtla, mürekkeple, hokkayla şekillenmiş bir medeniyettir. Bizim medeniyetimiz sevgi medeniyeti, aşk medeniyeti olduğu kadar, aynı zamanda meşk medeniyetidir.

Şunu hiçbir zaman unutmayacak ve hiçbir zaman unutturmayacağız: Kur’an-ı Kerim Mekke’de nazil olmuş, Kahire’de okunmuş, İstanbul’da bu topraklarda yazılmıştır. İstanbul, yazının merkezidir. İstanbul her köşesiyle yazıdır, hattır. Ve ben işte burada şu soruyu sormak zorundayım, “Dünyada hangi millet vardır ki medeniyetinin üzerine inşa edildiği yazıyı okuyamaz?” Var mı böyle bir millet? Dünyada hangi millet vardır ki dedesinin mezar taşını okuyamaz? Dünyada hangi millet vardır ki iftihar ettiği şairleri, yazarları, münevverleri, âlimleri ilk kaynağından öğrenemez? Ve dünyada hangi millet vardır ki yazının merkezi bir şehirde, devasa arşivlerde bulunan milyonlarca belgeleri okuyamaz? George okur, Hans okur, ama Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin okuyamaz. Bugün bile evlerimizin kapısına yazılan “Ya Hafız” lafzînı okuyamayan, anlayamayan bir nesil düşünülebilir mi? Hamdolsun, içimizden en azından bazıları bunları okuyabiliyor. İçimizden bazıları bunları okuyacak talebeler yetiştirebiliyor. Fakat bu bize yetmez. Hiç kimse bundan farklı manalar çıkarmaya kalkışmasın. Meseleyi farklı zeminlere çekip, böyle hayati bir meseleyi hiç kimse kör ideolojik bir zeminde lütfen ele almasın. Hele hele dedesinin mezar taşını okuyamıyor olmaktan mahcup olmak yerine, “ne yapacağım mezar taşını okuyup da” diyerek hiç kimse kompleksini böyle cesaretle lütfen itiraf etmesin. Bırakın bu üslubu müstemlekeciler, oryantalistler kullansın. Bu milletin evladı, bu toprağın evladı dedesiyle, ecdadıyla, kendi öz medeniyetiyle irtibat kurmaya yönelik her gayret karşısında azıcık da olsa heyecan duyar. Ne diyorlar, “El uzaya gidiyor, biz Osmanlıcayı tartışıyoruz” diye meseleyi sulandırmaya çalışanlar var. Eğer sen, yüzlerce yıllık hafızanı, birikimini, medeniyetini siler atarsan, işte sadece başkalarının uzaya gidişini seyredersin. Mesele budur. Üstelik daha nice asırlar boyunca da seyretmeye devam edersin.

Kardeşlerim,

Kimse Osmanlıca’dan, Osmanlıca’nın öğrenilmesinden ve öğretilmesinden korkmasın. “Bana bir harf öğretinin kölesi olurum”, bizim anlayışımız budur. Bizim çocuklarımız, bırakalım bizi öğrensinler. Biz o imkanlara nail olamadık, en azından çocuklarımız, torunlarımız o imkanlara nail olsun. İstanbul’a Belediye Başkanı olduğum andan itibaren açtığımız kurslarda bunları başlattık. Eski yazı yoktur, eskimeyen yazı vardır, bunu öğretmeye başladık. Bırakalım, çocuklarımız, o eskimeyen yazı ile yeniden buluşsunlar.

Değerli Üstadımız, Hattat Hasan Çelebi Hocamız, ta Erzurum’un Oltu ilçesinden yola çıktı, dayandı, direndi, sabretti, sebat etti; her yasağa, her engele, her darbeye, hatta sürgüne rağmen o eskimeyen yazıyı bugüne kadar taşıdı. Onun gibi nice kahraman eskimeyen yazıyı bugünlere taşıdı. İnanıyorum ki Osmanlıca’nın daha yaygın öğretilmesi en çok da onlar için büyük bir mana taşıyor. Hayatlarını ve hürriyetlerini verdikleri bir davanın, bugün yeniden özgürlüğüne kavuşuyor olması, inanıyorum ki en çok da hattatlarımızı umutlandırıyordur.

Sevgili Hocam,

Muhterem Hocam,

Bugün eğer 77 milyon bir tek milletsek, bu sizin, sizlerin sabrınızın, sebatınızın bir eseridir. Bugün eğer medeniyetimizin temeli olan eskimeyen yazıyı hâlâ muhafaza edebiliyorsak, bu sizin sarsılmaz o ısrarcı davanızın eseridir. Bir kez daha Allah sizlerden razı olsun. Bir kez daha sizin gibi bu davaya gönül verenlerden Allah razı olsun. Bu davaya bir ömür adadığınız kadar, talebe yetiştirdiğiniz için sizden, diğer hocalarımızdan, ahirete irtihal etmiş tüm hocalarımızdan da Allah razı olsun.

Bugün eğer “Büyük Türkiye” diyebiliyorsak, “Yeni Türkiye” diyebiliyorsak, “Gelişen, değişen Türkiye” diyebiliyorsak; 77 milyonun birliğini, beraberliğini, kardeşliğini, daha güçlü vurgulayabiliyorsak; bugün eğer, tüm dünyada mazlumların sesi nefesi olabiliyorsak, bunda hiç şüphesiz sizin dava sebatınızın ve sabrınızın tesiri vardır. Hani yıllarca Rabb’i Yessir, yani “Rabbim kolaylaştır” Ayet-i Kerimesini meşk etmişsiniz ya, inanın boşuna değil. O dualar ki işte bizi bugünlere ulaştırdı. Rabb’im, sizi ve sizin gibi aşk ustalarını, meşk ustalarını, medeniyet mimarlarını bu milletin başından eksik etmesin.

Hiç endişeniz olmasın, Allah’ın izniyle, asırlar da geçse, “Edep ya hu” yazan, “Hiç” yazan “Ya Hafız” yazan eskimeyen yazılarınız, medeniyetimizin levhaları olarak kalmaya devam edecektir.

Bir kez daha Allah’tan sizlere uzun, hayırlı, sağlıklı ömür niyaz ediyorum.

Cezaevinden çıkarken, yine bir üstadımız bana bir tablo getirmişti. Orada da şu yazıyordu: “Bu da geçer ya hu.” Hamdolsun geçti.

Üsküdar Belediyemizi, bir kez daha bu anlamlı merasimi tertip ettikleri için tebrik ediyorum. Katıldığınız için sizlere de teşekkür ediyorum. Ankara’daki yoğun mesai sebebiyle geciktim, hakkınızı helal edin.

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.