9. ASKON Olağan Genel Kurulu’nda Yaptıkları Konuşma

06.12.2014

9. ASKON Olağan Genel Kurulu’nda Yaptıkları Konuşma

ASKON’un Değerli Başkan ve Yöneticileri,

Çok Değerli ASKON Mensupları,

Siyaset, İş, Medya Dünyamızın Değerli Temsilcileri,

Sevgili Kardeşlerim,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi muhabbetlerimle selamlıyor, Anadolu Arslanları İşadamları Derneği’nin 9. Genel Kurulu’nun ülkemiz, milletimiz, ekonomimiz ve demokrasimiz için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

ASKON’un bütün yöneticilerine, tüm mensuplarına, bugüne kadar ASKON çatısı altında emek vermiş, ter dökmüş tüm kardeşlerime; gerek Türkiye ekonomisinin büyümesine, gerek Türkiye demokrasimizin ileri standartlara kavuşmasına verdikleri eşsiz katkılardan dolayı şükranlarımı sunuyorum. ASKON’u en çok da 9. Genel Kurulu’nun da temasını oluşturan asil duruşundan dolayı tebrik ediyor, kurulduğunuz günden itibaren diklenmeden dik durduğunuz için her birinize gönülden teşekkür ediyorum.

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Hazreti Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), bizlere “Ahir zamanda imanı kalpte tutmak, kor ateşi elde tutmak kadar zor olacak” diye haber vermişti. İmanın, yani hakikatin adeta bir kor ateşe döndüğü günlerden geçiyoruz. Allah’a hamdolsun, bu kor ateşi elinde tutanlar var. Allah’a sonsuz şükürler olsun, çağın her türlü taarruzuna karşı asil, vakur, hakkaniyet hattında duruşunu bozmayanlar var. O kor ateşi her şeye rağmen elinizde tuttuğunuz için, haksızlık karşısında eğilmeyip, bükülmeyip her daim hakkı savunduğunuz için, asaletli duruşunuzdan hiçbir zaman taviz vermediğiniz için her birinizi kutluyor, “Allah sizlerden razı olsun” diyorum.

Arkadaşlar,

Asil duruş sergilemek, hakikatin kor ateşini elde ve gönülde muhafaza etmek, tarihin hemen her döneminde çok zor oldu. Dik duruş, sabır gerektirdi, sebat gerektirdi, zorluklara tahammül gerektirdi, ama biz bir şey biliyoruz, sabreden zafere ulaşmıştır. Her zorluğun ardından mutlaka bir kolaylık vardır. Bu inançla, bu kararlılıkla zorlukları aştık, aşıyoruz ve menzile doğru kararlı adımlarla ilerliyoruz.

Sanmayın ki menzile ulaştık. Bu milletin her bir ferdine asaletlerini hatırlatıncaya kadar, dünya karşısında asil duruş sergilemelerini temin edinceye kadar inşallah bizler de, çocuklarımız da, torunlarımız da, bu kutlu yürüyüşümüzü devam ettireceğiz. Sadece milletimiz yetmez; zira asil bir milletin torunları, asil bir milletin ufukları dar kalıpların içine hapsolup kalamaz. Dünya üzerindeki mazlum, mağdur, ezilen, boynu yere eğik her milletin, her bir ferdin, düştüğü yerden kalkabilmesi, başını kaldırabilmesi, adaletle kucaklaşabilmesi için de mücadele vermek zorundayız. İnşallah millet olarak bu mücadeleyi de ebediyen sürdüreceğiz.

Şunun altını çizerek ifade etmek istiyorum: Rehavete kapıldığımız anda, elimizdeki o kor ateş, yani kalbimizdeki o hakikat ateşi, yani asil duruş kaybolur. Ekonomide rehavete tahammülümüz yok, demokratik reformlarda rehavete tahammülümüz yok, milli iradenin tecellisinde, milletin kararının devlet idaresine yansıtılması mücadelesinde asla rehavete tahammülümüz yok.

Bakın bu salonda bulunanların bir kısmı, 1980 müdahalesinin ülkenin ve milletin üzerinden nasıl silindir gibi geçtiğini bizzat gördüler, yaşadılar. Yine bu salonda bulunanların önemli bir kısmı 28 Şubat döneminde belli kesimlere nasıl ağır zulümler yapıldığını gördüler, yaşadılar; hatta bunu iliklerine kadar hissettiler. 27 Mayıs zihniyeti, 12 Eylül, 28 Şubat zihniyeti ne yazık ki bu topraklardan henüz tam anlamıyla silinmiş değil. Millet iradesine düşman olanların umutlarını kaybettiklerine, vazgeçtiklerine, artık millet iradesine karşı taarruz etmeyeceklerine inanırsak, Türkiye’nin bütün kazanımlarını riske etmiş oluruz. Sadece son 1,5 yıl içinde işte o bahsettiğim zihniyetin, o darbeci ve millet iradesine düşman zihniyetin farklı maskeler, farklı kılıklar ve kılıflar içinde nasıl millete ve ülkeye saldırdıklarını yine birlikte gördük, birlikte yaşadık.

Şimdi, zaman zaman birileri çıkıyor, son 1,5 yıl içinde yaşanan bazı hadiseleri küçük, önemsiz göstermeye ya da başka mahiyette takdim etmeye çalışıyor. Kimi siyasetçilere bakın, kimi yazarlara, çizerlere, sözüm ona düşünürlere bakın; aynı kaynaktan beslendiklerini, hiç gizlemeden yaşanan hadiseleri meşrulaştırmak amacıyla tek dil kullandıklarını göreceksiniz. Ama ben burada çok açık, çok net birkaç soru soracağım. Eğer, Gezi olayları kontrol edilmemiş, bastırılmamış olsaydı, sokaklar şiddete teslim olmuş olsaydı acaba Türkiye bugün nerede olurdu? Bu sorunun cevabını bir arayalım. Dikkat edin bu soruyu sormazlar, bu sorunun cevabını vermezler. Ama bu sorunun Mısır’da cevabı verildi, Ukrayna’da cevabı verildi. Mısır’da sokak olayları bahane edildi, çok kanlı bir darbe yapıldı. Yakın siyasi tarihte bir günde üç bin insanın öldürüldüğü bir dünya ülkesi yoktur, ama Mısır bunu yaşadı. Hem seçilmiş devlet başkanı hapse atıldı, yüzde 52 oyla seçilmiş bir devlet başkanı hapse atıldı, hem de binlerce masum insan katledildi. 18 yaşındaki Esma kurşunlanarak orada şehit edildi. İşte “Rabia” denilen olay kökeni itibariyle bu. Onun için de bu çok önemli. Bu hareket aslında bir kenara konulamaz. Şu anda binlerce insan Mısır’ın zindanlarında siyasi tutuklu olarak hapis yatıyor. Bunların demokrasi ile alakaları yok. Dünyada da demokrasiyi savunduğunu iddia edenlerin bunlara sahip çıkmak suretiyle ne kadar anti demokrat oldukları ortaya çıkıyor.

İşte Ferguson olayları, işte Arizona’daki olaylar. Hali görüyorsunuz, elinde silahı yok. Adamı yatırıyorlar yere ve kafasını yere vuruyorlar, nefessiz bırakıyorlar, öldürüyorlar. Silah-milah hiçbir şey yok, molotof  kokteyli yok, hiçbir şey yok. Bizim burada polisimiz kalkıp da vatandaşı mı öldürdü, silah mı çekti? Yok. Polisi öldürürken, polisi neredeyse bitirecekleri anda polis kendini savunmayacak mı? Savunurken orada bir olay oluyor, ondan sonra bakıyorsunuz işte o paralel yargı 8 seneye mahkûm ediyor. Çok değişik, çok art niyetli ve ön yargılarla farklı bakışın yaşandığı bir dünya.

Ukrayna’da sokak eylemleri ülkenin bölünmesine yol açtı. Ne dediler Türkiye’de, “ağaç’ dediler değil mi? Yalova’dakiler ağaç değil mi? Kadıköy’de başlayıp Taksim Meydanı’na gelen zat; oradaki 12 tane ağacın yeri değiştirildi, kesilmedi o ağaçlar. Ama Yalova’dakiler kesildi. 250’yi aşkın ağaç kesildi. Ağaç değil mi? Neredesin sen? Nerede o çevreciler? Nerede o Taksim’de yürüyenler? Asırlık çınarlar ağaçtan sayılmıyor. Neredesiniz tencere-tavacılar? Konuşun bakalım. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Eymir Gölü’ne restoran yapmak için kestikleri ağaç değil mi? Bakırköy Belediyesi’nin kestikleri ağaç değil mi? Eğer Gezi olaylarında mesele gerçekten ağaç olsaydı. o gün sokağa çıkanlar, yakanlar, yıkanlar herhalde Yalova için, Bakırköy için, ODTÜ’nün Eymir Gölü için de sokağa çıkarlardı. Gezi olayları sırasında bir tanesi sadece gerçek niyetini, samimiyetini dile getirmişti. Ne demişti? “Mesele ağaç değil, siz hâlâ anlamadınız mı?” Aslında herkes anladı. Herkes nerede durduğunu çok iyi biliyor, maksadın çok farklı olduğunu herkes çok iyi biliyor.

Yine burada bir başka soru soracağım. 17 ve 25 Aralık operasyonları eğer gayesine ulaşmış olsaydı Türkiye bugün nerede olurdu? O bir darbe girişimi değil miydi? “O bir yolsuzluk operasyonuydu” diyorlar. Ben de buradan bizim milletimize soruyorum: Eğer o girişim başarıya ulaşmış olsaydı Türkiye bugün nerede olurdu? Aslında işte bu sorunun da cevabı 25 Aralık’ın silmeye çalıştıkları fezlekelerinde ortaya çıktı. “Dönemin Başbakanı” ifadesini kullanıyorlar şahsım için. Yani dönemin Başbakanını, beni, bakan arkadaşlarımı görevden uzaklaştırmak için her türlü hazırlık yapılmış, kararlar verilmiş, harekete geçilmişti. Muhalefet partileri ikna edilmiş, darbe esnasında ve sonrasında hangi vazifeyi yapacakları muhalefet partilerine dahi dikte ettirilmişti. Kabine hazır, başbakan belli. İnanın bazı medya kuruluşlarının ne yazacakları, hangi manşeti atacakları; neyi, nasıl savunacakları dahi tek tek belirlenmişti.

Bakın defalarca söyledim. Türkiye’de muhalefet partilerinin üzerinde çok ciddi bir şantaj baskısı var. Medyanın üzerinde de aynı şekilde. Kiminin üzerinde terörün şantaj ve tehdidi var, kimilerinin üzerinde de kasetlerin, telefon kayıtlarının şantaj ve tehditleri var. Hiç kimse kusura bakmasın, ben burada cevabını vermek zorundayım. Ana Muhalefet Partisi’nin Genel Başkanı hafta içinde çıktı, şahsıma yönelik gerçekten edebe, adaba uygun düşmeyecek ifadeler kullandı. Çok affedersiniz bir engelli evladımız, kardeşimiz, şahsımla alakalı, “zihinsel özürlü değil mi?” diye bir soru soruyor. Onun da verdiği cevap ne biliyor musunuz, şahsımla alakalı? “Cumhurbaşkanı’nın zihinsel engelli olduğunu söylemek, adeta bir lütuftur” diye söylüyor. “O, akılsızdır.” diyor. Bunu söyleyen kim? Ana Muhalefetin başı. Böyle bir siyasetçi olabilir mi? Hem ona –o engelli, yine ben evlatlarımız, kardeşlerimiz diyeceğim- hakaret ediyor, hem bize bu hakareti yapıyor. Engelli kardeşlerimizle yapılan bir toplantıda bu hakareti yapıyor. Ancak ve ancak kaset ve şantaj, böyle birini öyle bir partinin başında tutabilir. Başka türlü normal şartlarda, demokratik şartlarda, engellilerle yapılan toplantıda zihinsel engelli ifadesini bir hakaret olarak kullanan biri asla o koltukta oturamaz, asla o partiye genel başkan olamaz. Hani bir kalıp vardır ya söylerler, ama güzel; “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün” derler. Böyle bir genel başkanlık da ancak kasetle mümkün olur, şantajla mümkün olur. Zaten o kaset olmasaydı, bundan genel başkan filan olmazdı. Onları şantajla, tehditle esir aldılar. Halef-selef oldukları genel başkanların hepsini esir aldılar, ama o dönem milletin partisini esir alamadılar, milletin partisine diz çöktüremediler. 30 Mart’ta, 10 Ağustos’ta millet bu oyunu gördü ve bu kirli oyunu bozdu. Diğer partilerin mensuplarının da, bu kirli ilişkileri gördüklerine, görmedilerse de er ya da geç göreceklerine ben gönülden inanıyorum.

Tabii, şu anda bu malum çevreler, özellikle de kendileri tarafından bir de kampanya yapıyorlar. Türkiye’deki bütün cemaatlerin, vakıfların, derneklerin, teşekküllerin hedef yapıldığı yalanı yayılmak isteniyor. Milli Güvenlik Kurulu’nda bu türden kararların alındığı yalanı sürekli pompalanıyor. Burada, ASKON’un Genel Kurulu’nda açık açık ifade ediyorum: Ulusal güvenliğimizi tehdit eden, vatanına ihanet içinde olan her yapı Milli Güvenlik Kurulu’nda ele alınır ve onun gözünün yaşına bakılmaz, tavsiye kararı çıkar. Paralel yapı böyle bir yapıdır. Üzerine gittik, gidiyoruz, daha fazla gideceğiz. Milli Güvenlik Kurulu’nda bu kararı aldık. Neydi bu? Legal görüntü altında illegal faaliyetler gösteren paralel yapı, orada bu şekilde zikredilmiştir ve bunlarla mücadele tavsiye kararı alınmış, hükümetimiz de bu tavsiye kararına uyarak Bakanlar Kurulu kararını çıkarmıştır. Bütün cemaatlerin, vakıf ve derneklerin, teşekküllerin hedef alınacağına dair iddia da alçakça bir yalandan başka hiçbir şey değildir. Hukukun dışına çıkmadığı müddetçe, Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit etmediği müddetçe herkes faaliyetlerini özgürce yerine getirir.

Değerli Kardeşlerim,

17 ve 25 Aralık darbe girişimi, milletimizin iradesine sahip çıkması sayesinde hamdolsun boşa çıkmıştır. Ancak 17 ve 25 Aralık darbe girişiminde başarısız olanların bu heveslerinden vazgeçmedikleri de ortadadır. Bakın Kobani bahanesiyle tüm o yapılan 6-7 Ekim olayları bu mahiyette girişimlerdir. Ulusal ve uluslararası medyada yapılan kampanyalar bu mahiyette girişimlerdir. Yine en son seçim sistemini etkilemeye dönük olarak milli iradeye, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesine yönelik girişimler de bu mahiyette girişimlerdir.

Kardeşlerim,

Şimdi sizlere burada bir şey hatırlatacağım. Şu anda Cumhurbaşkanı’yım, ama herhalde Başbakanlık dönemimi konuşabilirim. Biz biliyorsunuz 26 maddelik bir anayasa paketi çıkardık, 2010’da. Bu anayasa paketinden bir tanesi de siyasi partilerin kapatılmasını ortadan kaldıracak maddeydi. O zaman Ana Muhalefet, MHP ve BDP salonu terk ettiler. Bizim içimizden de ne yazık ki o zaman birkaç tane onlara uyanlar çıktı, 330’u yakalayamadık. Eğer 330’u yakalayabilseydik, bugün partilerin kapatılması olayı ortadan kalkmış olacaktı. Şu anda partilerin kapatılmasını malzeme olarak kullananlar -yine zor ama bunu iktidar partisine yıkmak isteyenler- o zaman yaptıkları bu eylemi milletin gözünden kaçırmak istiyorlar. Biliyorlar ki, hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Çünkü millet dört yıl öncesini unutmuştur. Bunu bildikleri için de ne yazık ki bu adımları atıyorlar.

Değerli Kardeşlerim,

Bakın, partilerin kapatılmasının önüne geçmek için paketi hazırlayıp getiren biziz, ama buna karşı duran başta CHP, MHP, BDP şimdiki adıyla HDP; Meclis'i terk ettiler, durmadılar. Onun için de 330’u yakalayamadık. Çünkü bizim içimizden de maalesef o zaman bazı ihanet edenler çıktı. Şimdi de onların yerleri belli, nerede olduklarını biliyorsunuz.

Değerli Kardeşlerim,

Bütün bunlarla beraber, bu gelişmeler bu ülkede bir gerçeği ortaya koydu. Çıkmışlar şimdi “Barajlar kalksın.” Biz onu da teklif ettik. “Gelin” dedik, “5’e indirelim, sıfırlayalım”, ona da yanaşmadılar. Şu andaki Ana Muhalefetin başındaki, akşam başka, sabah başka.  Türkiye’de yalanı en güzel, en başarılı kim söyler diye sordukları zaman vereceğiniz cevap; Ana Muhalefet Partisi’nin başındakine sorun. O kadar başarılı. Bakıyorsunuz malzeme yok. Malzeme olmadığı zaman nereyle uğraşacak? Şimdi de Cumhurbaşkanı ile uğraşıyor. Bazıları diyor ki; “Cumhurbaşkanı bunlara cevap verir mi?” Ben alışılmış Cumhurbaşkanı değilim, olmadım, olmayacağım; bunu da böyle bilin.

Değerli Arkadaşlarım,

Niye bunu söylüyorsun? Bakın, şu anda Beştepe Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapıldı. Her şey konuşuluyor; yalanlar, bu beyefendi yatıyor kalkıyor. Sanki burası benim kişisel sarayım. Belli ki bu dünyayı da gezmemiş, görmemiş; bu tür şeyleri de bilmiyor. Devlet yönetimi nedir, böyle şeyden de anlamaz; çünkü SSK’yı nasıl batırdığını bilirsiniz. Allah rahmet etsin, Savaş Ay’ın programını izlediyseniz, SSK’yı ne hale getirdiğini, şu Okmeydanı SSK’nın nelere neden olduğunu bilirsiniz. İnanın, sağlam girin, hasta çıkarsınız, o hale getirmişti. Şimdi çıkmış bir de, başka başka şeyler söylüyor. Ben milletimin buna inanacağına zaten asla inanmıyorum da, kalkıyor bir de “bin odalı” diyor. Yanlış söylüyorsun, bin odalı değil; bin yüz elli küsur odası var. Onu da söyleyeyim bak bunu da bilmiyor.

Sonra şunu bilmen lazım, biz şu anda yeni bir Cumhurbaşkanlığı teşkilat şeması ile Cumhurbaşkanlığı ihtiyacına cevap verecek bir proje orada uyguladık. Adama sorarlar, “Siz eskiden kenarda köşede bir yerde Cumhuriyet Halk Partisi’ni yönetiyordunuz, sizin böyle büyük bir binaya ne ihtiyacınız var, ne gerek vardı, niye böyle bir şey yaptınız?” demezler mi? Orada bayağı büyükçe bir bina yaptınız. Öbür tarafta MHP, o da bir tane yaptı. Ne gerek vardı ya böyle bir şeye? Yapmasaydınız, şöyle bir iki kat binada otururdunuz, oradan bu işi yürütürdünüz. Ama yaptınız. Sizden sonra, AK Parti iktidar partisi olduğu halde hepinizden sonra yaptı, daha mütevazı. Kendi mimarimizle, Osmanlı, Selçuklu ve modern mimariyi, üçlü bir projeyi orada uyguladık.

Değerli Kardeşlerim,

Bakın bunlarda büyük düşünmek diye bir şey yok. Çok ilginç ve bunlara tabii bir şeyi özellikle hatırlatmamız lazım. O da şudur: Eğer siz büyük devlet olma idealini taşıyorsanız, büyük devlet olma idealini taşıyanlar bütün adımlarını atarken, büyük düşünerek bu adımları atarlar. Ve biz şu anda bu adımlarımızı atarken, büyük düşünerek atıyoruz ve öyle de atmaya devam edeceğiz.

Bakın, “İstanbul” dendiği zaman akla ne gelir? Dolmabahçe Sarayı gelir. Neresi gelir? Topkapı Sarayı gelir. Gelen bütün turistlere gösterilen yerler nereleridir? Buralarıdır, öbür tarafta Süleymaniye’dir, Sultanahmet’tir, Ayasofya’dır, bunlardır. Peki, şöyle bir bakın, Cumhuriyet dönemine yönelik yaptıklarımızdan acaba ne gösteriyoruz?  Gösterebildiğimiz pek bir şey var mı? Gerçekçi olalım var mı, yok mu? Varsa var, yoksa yok. Bunları gösteriyoruz.

Değerli Kardeşlerim,

Biz şu anda, gelecek nesillere, “Bizim ecdadımız da böyle bir Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan, böyle bir Başbakanlık Sarayı’ndan Türkiye’yi yönetti ve 230 milyar dolardan aldı 820 milyar dolara sadece 12 senede çıkardı”, bunu dememiz lazım. Olay tabii 2023 olduğu zaman çok daha farklı olacak. İşte bu heyet bunun mimarları durumunda, bunu yakalayacağız. Ama bu bir ufuk meselesi.

Büyüklerimiz çok güzel şeyler söylemişler. Bunlardan bir tanesi de şu: “İtibardan tasarruf olmaz.” Çok önemli, itibardan tasarruf olmaz. Çünkü bütün o gelenler-gidenler bir defa oraya bakıyor. Burada bir itibar var, buradan tasarruf olmaz. Ecdadımız da buradan hareketle, bütün bu adımlarını atarken, projelerini yaparken bu hassasiyetle yapmışlar. Ne diyorlar şimdi? Bakın çok ilginç, bütün bu adımlarla beraber ben vatandaşımızı buraya almaya başladım. Geçen gün Ankara Saray’da engelliler köyü var, bunu biz yaptık. Bizden öncekiler başladılar bitiremediler. Rezalet, ama biz aldık 2005’ten sonra burayı gayet güzel bir köy olarak yaptık. Orada 70-80 civarında tek katlı evler var ve evlerde yediden yetmişe engelliler şu anda barınıyor; eğitim, öğretim, her türlü şeyler veriliyor. Hepsine beceri kursları vesaire yaptırılıyor. Orayı ziyaret ettik. Eşimle beraber orayı tekrar gezdik gördük. Onlar dediler ki; “Cumhurbaşkanı’m, sizin bu saray nasıl bir saraydır?” Böyle deyince, “Sizi o zaman yarın oraya alalım” dedim. Öğretmenlerine dedik ki, “Yarın burada 250-300 tanesini siz seçin, bizim misafirimiz olsunlar, gelsinler bu sarayı gezsinler, görsünler.” Ertesi gün geldiler, burayı gezdiler, gördüler ve kendileri de aynı zamanda orada bize kendi orkestraları ile bir müzik dinletisi yaptılar. Tabii bu hazmedilemiyor. Onun üzerine de bunu söylediler. Aynı gün biz Kültür ve Sanat Ödüllerini verdik. Tabii bütün davetlilerimiz, bundan önce geçmişte bu ödüle layık görülenler, hepsine yine orada -yaklaşık 500 kişi- bir ikramda bulunduk.

Şimdi yeni bir süreç başlayacak, inşallah Yeni Yılla beraber Türkiye’deki tüm muhtarlarımızı biz oraya davet edeceğiz. Binli, iki binli gruplar halinde davet edeceğiz ve cumhurun temsilcileri olan muhtarlarımız kendi sarayını gelsin görsün. Burası milletin sarayı, benim sarayım değil. Burası bana ait bir saray değil, millete ait bir saray. Milletin sarayını hazmedemiyorlar. Çok ilginç, birisi çıkıyor bakıyorsun 1 milyar dolardan bahsediyor. Birisi kalkıyor, daha farklı şey, efendim şimdi daha farklı hesaplar yapmışlar bunlara, koltuk hesapları falan dâhil değil diyor. Bir de koltukların hesabı var falan filan. Bakın, geçenlerde güzel bir duyuru yapıldı. Buckingham Sarayı restorasyona giriyor. Sadece restorasyonun rakamı ne biliyor musunuz? 5 milyar pound. Demek ki yaklaşık 7-8 milyar dolar. Bu sarayların sayısı belli mi orada? Buna benzer ne saraylar var.

Geçenlerde Türkmenistan’daydık. Türkmenistan bu noktada bunların yüzlercesiyle  dolu. Bunlar hakikaten Türkiye’nin büyümesinin düşmanı. Bunlar Birinci Köprü?ye karşı değil miydi? Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne karşı değil miydi? Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ne de karşı çıkmadılar mı? Marmaray’a da karşı çıkmadılar mı? Kendileri kullanmadılar henüz Marmaray’ı, ama nasıl olduysa cumhurbaşkanı adayları kullandı. Bunların yapısı bu. İsteseler de istemeseler de biz Türkiye’yi büyütmeye devam edeceğiz.

Kardeşlerim,

Bunlara karşı hep uyanık olacağız. Biz kazanımlarımızın heba olmasına izin vermeyeceğiz. Türkiye’nin şahlanışının engellenmesine müsaade etmeyeceğiz. Kararlılığımızdan, kutlu yürüyüşümüzden; yani asil duruşumuzdan taviz vermeyecek, Allah’ın izni ile yeni Türkiye’nin sağlam bir zemine kavuşmasını hep birlikte başaracağız.

Bakın, on yıllar boyunca ne dediler? Fikir özgürlüğü, ifade özgürlüğü. On yıllar boyunca mahalle baskısından şikâyet ettiler. Parmaklarını sallayarak, kibir içinde kendilerini özgürlükçü olarak, bizi de özgürlük karşıtı olarak lanse ettiler. İşte şu anda kimin nerede durduğu ortaya çıkıyor. Biz sabrettik, biz asil duruş sergiledik. İşte şu anda kimin özgürlükçü, kimin baskıcı olduğunu hem millet görüyor, hem insanlık görüyor.

30 Ağustos Zafer Bayramı Resepsiyonu’nda çok değerli bir sanatçımızla, Yavuz Bingöl’le Yemen Türküsü ’nü birlikte söyledik. Aman Allah’ım o sanatçımıza söylemediklerini bırakmadılar. Çözüm Süreci toplantısına katıldığı için yapmadıklarını bırakmadılar. Şu anda Türkiye’nin bu büyük sanatçısını linç etmek için ellerindeki her vasıtayı kullanıyorlar. Niye? “Sen nasıl olur da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la yan yana böyle bir resim verirsin, aynı fotoğraf karesine nasıl girersin?” Böyle bir zihniyet olabilir mi? Böyle bir baskıcı anlayış olabilir mi? Hani siz sanata değer veriyordunuz? Hani siz sanatçının yanındaydınız? Yani bütün sanatçılar sizin gibi düşünmeye mecbur mu, mahkûm mu? Böyle bir şey olabilir mi? Sizin söylediklerinizi söylemediği zaman “tu kaka” mı diyeceksiniz? Evet, bunlardaki zihniyet bu, anlayış bu. Bunu sadece o sanatçımıza değil, hakikati söyleyen kim olursa olsun ona yapıyorlar.  İşte en son Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alan değerli yazarımız Alev Alatlı’ya da bunu yaptılar. Akil İnsanlar Heyeti içinde yer alan birçok sanatçımıza, gazeteciye, düşünürlere de bunu yaptılar. Ne yaparlarsa yapsınlar. Ahmet Kaya’nın bu ülkeden mahzun ayrılışıyla yüreğimiz yandı. Çatallarla, porselen tabaklarla neler yaptıklarını, onu o akşam nasıl ödül töreninden kovduklarını hatırlayın. Ertesi günlerinde, gazetelerinin köşesinde her türlü hakaret yazılarını yazan, şimdi ise “Ben yazmadım” diye manevra yapan, maalesef ruh kökü sakat tipler var. Hâlâ aynı şeyleri yazıyorlar. Bakıyorsunuz, şimdi beni Başbakanımla karşı karşıya getirecek, buna benzer yazılar yazıyor. Biraz terbiyeli ol, biraz edep, adap bil. Hani büyüklerimiz derler ya; “İlla edep, illa edep.” Bunlarda bu yok. Kalkıyor, “Başbakan dürüst, yolsuzluk yapmaz, ama Cumhurbaşkanı yolsuzlukların içinde.” Neyin var elinde, hangi belgen var, hangi bilgin var, neye dayanarak bunu söylüyorsun? Eğer, biz o yolsuzlukların içerisinde buralara gelseydik, senin ve patronunun bu ülkedeki yolsuzluklarını meydana çıkaramazdık. Şimdi onların cevabını versinler. Bu ülkede özellikle petrol şirketlerine, hangi bankaları soymak suretiyle sahibi olduklarını bu millet biliyor. Herkes biliyor. Çünkü bunlar hükümetleri istedikleri gibi kendileri yönettiler. Gazetelerinden yönettiler, başlıklar attılar, kabineleri kurdular ve oradan yönettiler. Ama bizi yönetemedikleri için saldırıyorlar. Mesele bu. Onun için kusura bakmasınlar. Biz nasıl ki ülkemizi büyüttük, buralara geldik; daha da büyüteceğiz, daha iyi noktalara geleceğiz. Yoksa 6 bin kilometre 79 senede yapılmış yollardan geleceksin, 12 senede 17 bin kilometre bölünmüş yol yapacaksın. Yolsuzlukların olduğu bir iktidar bunu yapabilir mi? Kalkacaksın 235 bin dersliği, 12 yıla sığdıracaksın. Osmanlı dönemi, Cumhuriyet dönemi dâhil yapılanların sayısı 345 bin derslik. Bunlar yapılabilir mi? Bunlar böyle yapıldı.

Ben şimdi buradan bütün sanatçılarımıza açık açık sesleniyorum: Cesur olun. Mahalle baskısına karşı cesur olun, dayatmalara karşı cesur olun, tekellerin tuzaklarına karşı cesur olun. Hiçbir sanatçımızın tahkir edilmesine, linç edilmesine, dışlanmasına asla izin vermeyecek, hakkın, hakikatin ve onların yanında dimdik durmayı sürdüreceğiz.

Dikkatinizi çekiyorum, bu ülkede biz hiçbir zaman kutuplaştırmanın, kamplaştırmanın, ayrıştırmanın yanında durmadık. Biz her zaman birleştirmenin, kucaklaştırmanın, helalleştirmenin tarafında olduk. Biz adaletin tarafında durduk. Türkiye’de “adalet” dedik, on yıllar boyunca bunun mücadelesini verdik. Filistin’de söylediğimiz de budur, adalet. Mısır’da, Libya’da, Irak’ta, Somali’de, Afganistan’da söylediğimiz de budur, adalet. Suriye’de de söylediğimiz ve arzuladığımız, adalet. Sesi çok çıkanların, uluslararası medyayı elinde tutanların, uluslararası örgütleri elinde tutanların hükmettiği değil, adaletin hükmettiği bir dünya istiyor ve bunun mücadelesini veriyoruz. Onun için “Dünya 5’ten büyüktür” diyoruz.

Değerli Kardeşlerim,

Şunu hiçbir zaman unutmayacağız: Biz gayret edeceğiz, ama tevfik Allah’tan. Biz samimiyetle çalışacağız, ama zafer Allah’ın takdiridir. Biz hayırlı niyetler kuracağız, inşallah akıbetler de hayır olacak. Olmadı diye, olmuyor diye üzülmeyeceğiz, ümitsiz olmayacağız, yeise kapılmayacağız. Oldu zannedip de, rehavete hiçbir zaman girmeyeceğiz. Kat edeceğimiz daha uzun bir mesafe var. Bizim göremeyeceğimiz, çocuklarımızın, torunlarımızın göreceği hedefler var. Biz, bize düşeni yapacak, gayrısını sahibine bırakacağız. Bizim farkımız bu.

Biz, ezberleri bozuyoruz, yerleşik teorileri alt-üst ediyoruz. Ekonomide son 12 yılda yaşananları şöyle bir gözünüzün önüne getirin. “Yapamazsınız” dedikleri ne varsa yaptık ve hamdolsun başarı kaydettik.

Kardeşlerim, faiz belasından bu ülkeyi kurtarmaya mecburuz. Bakın göreve geldik, devletin borçlanma faizi yüzde 63’tü, şimdi tek haneli rakamdayız. Peki yeterli mi? Hayır, bunun daha aşağılara inmesi lazım. Bugün Amerika yüzde 1 ile yüzde 1,5 ile bu noktada faizi değerlendiriyorsa, Japonya eksi faizle bunu yürütüyorsa, öbür tarafta İsrail buralarda geziyorsa, peki kardeşim biz komisyonuyla falan hesapladığımız zaman, yüzde 15, yüzde 16, yüzde 17, yüzde 18 faizlerle bu ülkede yatırım yapabilir miyiz? Yapamayız. Eğer büyüme devam edecekse, bu mantıkla olmaz. Kesinlikle olmaz. Kim olursa olsun bunu açıkça söylemeye mecburuz. Büyümeyi yapabilmek için yatırım yapmamız lazım. Yatırım neyle olacak? Kredilerle olacak. İstihdam sağlamamız lazım, üretim sağlamamız lazım, ihracata yüklenmemiz lazım. Öyle gıdım, gıdım ihracatımızın gitmesi olmaz. Rekabet alanına girebilmemiz için de tabii ki maliyetleri düşürmemiz lazım. Bu yüksek faizlerle sen maliyetleri düşürebilir misin? Düşüremezsin. Ama öyle bir mantık var ki emperyal mantık, kapitalist mantık, onun da bizim ülkemizde ne yazık ki temsilcileri var. Bu oyunu bozmamız gerekiyor. Bunda ben de sorumluluk üstleneceğim, öyle veya böyle bunu bozacağız. Çünkü buna çok daha fazla tahammül edemeyiz. Biz dertliyiz. Eğer biz yüzde 63 faizlerde kalsaydık, bugün buralara gelemezdik. Şunu açıkça söylüyorum: Enflasyon, bu mantıkla gitmez, düşmez. Bakın size bir ilke söylüyorum, bu kardeşinizin temel bir ilkesidir ve bunu savunduğumuz sürece de başarılı olur.

Değerli Arkadaşlar,

Faiz-enflasyon bir sebep-netice ilişkisidir. Faiz sebeptir, enflasyon neticedir. Bunu böyle biliniz. Enflasyon sebep değildir, neticedir. Ama öyle bir mantık çalıştırıyorlar ki, enflasyonu sebep olarak gösterip, faizi netice olarak gösteriyorlar. Kimi aldatıyorsunuz? Bizim değerler silsilemiz içerisinde de bu böyledir. Çünkü faiz, hele hele yüksek faiz bir zulüm aracıdır. Yatırımcı bir Türkiye bunu çözmeye mecburdur ve bu faiz oranlarını düşürmeye mecburdur.

Bakın yüzde 63’ten faizi tek haneliye aldık, enflasyon da yüzde 30’dan tek haneliye kadar ne yaptı, düştü. Çok ilginç 4,6’ya geldik biliyorsunuz faizde, iniyoruz ikiye doğru filan. O arada ne başladı? Gezi olayları başladı. Bu manidar değil mi? Çünkü Türkiye’nin sıçrayacağını gördüler, bunu başlattılar; yatırımları gördüler, bunu başlattılar.

Değerli Arkadaşlarım,

Bu hassas bir konu. Bunun üzerinde Türkiye olarak, hele hele sizin gibi girişimci arkadaşlarımızın oluşturduğu bir ASKON, bir MÜSİAD, bir TÜMSİAD hep beraber bu adımı atmak lazım ve bununla birlikte de bu işin geleceğini sağlama almak lazım. Türkiye’de en çok kazanan sektör hangisidir? Finans sektörüdür. Yorulmadan ne yapıyor? Fakir fukaranın, garip gurebanın parasıyla ihya oluyorlar. Bu kadar açık, her şey ortada. Bu oyunu biz bozacağız.

“Küresel ekonomi, Türkiye ekonomisini tahrip eder” diyorlardı. Tam tersine büyüyen ekonomi olduk. Niye? O zaman direndik. “IMF ile anlaşmazsanız sıkıntı olur” diyorlardı, bu malum takım. Bırakın anlaşmayı, borcumuzun tamamını ödedik. Dünyada ihracat düşerken bizde yükseldi. Dünyada işsizlik artarken, bizde işsizlik azaldı. Kredi derecelendirme kuruluşları, uluslararası medya Türkiye için kriz çığırtkanlığı yaparken, Türkiye ekonomisi sapasağlam yoluna devam etti. Çünkü, bu kredi kuruluşları da siyasi kararlar alıyorlar. Öyle zannetmeyin ki, tam manasıyla istikrar noktasında eğrilere bakıp buna göre karar veriyorlar. Hiç alakası yok, tamamen siyasi kararlar.

Arkadaşlar,

Ekonomide parametrelerin değişmesindeki en büyük etkenlerden biri de, işte ASKON gibi, MÜSİAD gibi, TÜMSİAD gibi bu tür oluşumlardır. Ekonomide tekellerin kırılmasıyla birlikte, Anadolu’nun Arslanları’nın “artık biz de varız” demesiyle birlikte parametreler tamamen değişmiştir. Bu ülkenin havasını soluyup, ekmeğini yiyip, gizli ya da aleni ülke ekonomisinin aleyhine çalışanlar var. Ama onların karşısında da ülkesini seven, vatanını, milletini, bayrağını seven arslanlar var, hamdolsun.

Şunu unutmayın: Her alanda eski Türkiye’nin tekelleri tek tek ortadan kalkıyor. Milli iradeye musallat olan tekeller; sanata, sanatçıya, fikir dünyasına musallat olan tekeller; medyayı elinde tutan tekeller, karteller, tek tek sarsılıyor. Aynı şekilde ekonomiyi elinde tutan ve milleti hizaya getirmek için ekonomik gücünü kullanan ulusal ve uluslararası tekeller de, artık gücünü, etkisini kaybediyor.

Bakın on yıllar boyunca bizim Ortaoğu’ya yüzümüzü dönmemizi engellediler. Niye? Türkiye Ortadoğu ile iş yapmasın, işbirliği yapmasın, dayanışma içinde olmasın. Kendileri Ortaoğu’daki çatışmaları körüklediler, çıkan karmaşada da Ortadoğu’nun bütün zenginliklerini adeta sömürdüler. Biz oraya yüzümüzü döndüğümüzde, Başbakanlığımın ilk yılları, ne dediler? “Eksen kayması” dediler, “Yeşil sermaye” dediler, “bataklık” diyerek üzerimize geldiler.

Afrika aynı şekilde. Şu anda bakın Afrika’nın 39 ülkesinde büyükelçiliğimiz var. Geldiğimizde bu sayı 12 idi, şimdi 39. İnşallah 56’sına da ulaşacağız. Her yerde büyükelçiliğimiz olacak. Ben bu arada bir şeyi hatırlatayım. Bütün kuruluşlarımız Afrika’ya gitmemiz lazım, Afrika’da yatırımcılarla işbirliği yapmamız lazım, bizim yatırımcılarımızı Afrika’ya götürmemiz lazım. Daha yeni oralardan geldim. Bu işi hafife almayın. On yıllar boyunca Afrika’nın petrolünü, elmasını, altınlarını taşıdılar. Türkiye, Afrika Açılımı yapınca karalama kampanyalarına başladılar. Sayın Putin’in ülkemizi ziyaret etmesinden, burada anlaşmalar yapmamızdan da, imzaları atmamızdan da çok rahatsız oldular. Kusura bakmayın da bizim irademiz birilerinin ipoteği altında değil. Bu irade, milli iradedir.

Biz her ülkeyle otururuz, konuşuruz, anlaşmamızı yaparız. Bize yasak koymak isteyenler, kendileri dolaylı yollardan Rusya Federasyonu’yla iş bağlıyorlar. Çok enteresan. Avrupa Birliği de buna dahil. Siz oralarda iş bağlayacaksınız, biz stratejik bir konu için oturup masada konuştuğumuzda, imzaları attığımızda rahatsız olacaksınız. Yok öyle 25 kuruşa simit, geçti o işler. Biz kazan-kazan esasına dayalı olarak bu adımları atıyoruz, atacağız. Biz bunlara aldanmayacağız, aldırmayacağız, istikametimizi biz kendimiz belirleyeceğiz. Rahatsız olan olsun, biz doğru bildiğimiz yolda kararlı adımlarla yürüyeceğiz. Biz petrolü, elmasları, altınları alıp geride kan gözyaşı bırakmadık, bırakmayacağız, bunu böyle bilin. Söylentilere, dedikodulara, algı operasyonlarına hiç itibar etmeyin, Türkiye ekonomisi hamdolsun sağlam bir yolda ilerliyor, ilerleyecek.

ASKON’un kahramanları sayesinde, diğer kuruluşlarımız MÜSİAD, TÜMSİAD, TÜSİAD vesaire hepsi, ASKON gibi nice örgütün mensupları sayesinde, dirayetli, çalışkan, dürüst iş adamlarımız sayesinde Türkiye dünyanın parlayan yıldızı olma özelliğini her daim muhafaza edecek.

Bir kez daha Türkiye’nin büyümesine, kalkınmasına, demokratikleşmesine verdiğiniz katkılardan dolayı sizlere teşekkür ediyorum. Milletimizin ve Bayrağımızın itibarını, vatanımızın daha da güçlenmesini, devletimizin çok daha büyük bir güç kazanmasını sağladığınız için teşekkür ediyorum.

Yolunuz açık olsun, bahtınız açık olsun, kazancınız bol ve bereketli olsun diyorum.

9. Genel Kurulunuzun hayırlara vesile olmasını diliyor, sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.