Uluslararası Kadın Ve Adalet Zirvesinde Yaptıkları Konuşma

24.11.2014

Uluslararası Kadın Ve Adalet Zirvesinde Yaptıkları Konuşma

Kadın ve Demokrasi Derneği’nin Saygıdeğer Başkanı,

Değerli KADEM Mensupları,

Çok Değerli Katılımcılar,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyor, Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nin, ülkemiz ve milletimiz için, özellikle de tüm kadınlar için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Kadın ve Demokrasi Derneği’ne, Derneğin Sayın Başkanı’na, Yönetim Kurulu Üyelerine, tüm mensuplarına, gerek kuruldukları andan itibaren yaptıkları çalışmalar, gerek bu anlamlı zirve dolayısıyla şükranlarımı ifade ediyor, kendilerini gönülden tebrik ediyorum. Yurt içinden ve yurt dışından bu anlamlı zirveye katılan tüm dostlarımıza da hoş geldiniz diyor, iki gün boyunca devam edecek zirveye verecekleri katkılar için şimdiden kendilerine teşekkür ediyor.

Konuşmamın hemen başında, bugün idrak ettiğimiz 24 Kasım Öğretmenler Günü’nün de, tüm öğretmenlerimiz için kutlu olmasını diliyorum. Türkiye genelindeki tüm öğretmenlerimize, bir kez de bu anlamlı gün vesilesiyle, şahsım, ülkem ve aziz milletim adına sonsuz şükranlarımı ifade ediyorum. Zaten bu akşam, Ankara’da, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda 81 vilayetimizden gelecek öğretmenlerimizle birarada olacağız ve Öğretmenler Günümüzü beraber kutlayacağız.

Değerli Dostlar,

Çok Değerli Katılımcılar,

Kadın ve Demokrasi Derneği KADEM,  biraz önce ifade edildiği gibi 8 Mart 2013 tarihinde kuruldu. Ve yaklaşık 1,5 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen, ses getiren, dikkat çeken, uyaran ve uyandıran çok sayıda faaliyete başarıyla imza attı. KADEM, bu alanda faaliyet gösteren mevcut tüm diğer sivil toplum örgütlerine nazaran, duruşuyla, söylemleriyle, alternatif fikirleriyle, farkını çok net bir biçimde ortaya koydu. Yani bu fikrini masada ortaya koymak başka bir şey, bu fikrini hizmetle ortaya koymak başka bir şey. Ama bir de, toplum içerisinde gerilimler meydana getirmek suretiyle, “Acaba sesimi duyurabilir miyim” demek, başka bir şey. Aslolan nedir? Önce dinlemek, sonra da dinletebilmektir. Zaten müzakerenin, aslında ehil münakaşanın yolu da budur.

Türkiye’nin kadın sorunlarına böyle farklı açılımlar getiren bir derneğe gerçekten ihtiyacı vardır. KADEM, çok yeni bir dernek olmasına rağmen, kısa zamanda bu ihtiyacı karşılar bir konuma yükseldi. Bugün ve yarın gerçekleşecek olan Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nin de, esasında KADEM’in o farklı bakış açısını yansıtan çok önemli bir etkinlik olacağına inanıyorum.

Kadın sorunlarının hem ulusal hem uluslararası düzeyde, -bunun altını çiziyorum- adalet kavramıyla birlikte ele alınmasını şahsen çok önemsediğimi burada ifade etmekte fayda var. Zira modern dünyada, insana ve insanlığa ilişkin her meselenin bir şekilde ele alındığını biliyoruz. Ama sorunlara karşı bütüncül, adil bir yaklaşım ortaya konamadığını üzülerek müşahede ediyoruz. Zihinlerin ve vicdanların adeta kompartımanlara, farklı farklı bölmelere ayrıldığı, kendi ilgi alanlarına yoğunlaşan kesimlerin başka dünyalara, başka sorunlara duyarsız hale geldiği bir çağda yaşıyoruz. Bunun onlarca örneği var, belki yüzlerce örneği var.

Çevre konusunda aşırı duyarlılık gösteren kesimlerin, örneğin silahlanma konusunda son derece duyarsız kaldıklarını görüyorsunuz. Başka ülkelerin çevre sorunlarına karşı hassas olanların, kendi ülkelerinin çevreye verdiği zarara karşı son derece duyarsız kaldıklarına şahit olabiliyorsunuz. Şu anda dünyada özellikle çevre konusunda atılan adımlar ve “demokraside çok ileriyiz” diyen ülkelerde aynı hassasiyetin olmadığını görüyorsunuz. Belli ülkelerde, en küçük bir demokrasi ihlalini ya da insan hakları ihlalini, çok büyük bir mesele haline getirenlerin, başka birtakım ülkelerdeki demokrasi katliamına, darbe girişimlerine, insan katliamlarına gözlerini kapattıklarını görüyorsunuz. Yine fok balıklarının avlanmasını küresel mesele haline getirenlerin, Filistin’de, Gazze’de, Suriye’de binlerce çocuğun, binlerce kadının katledilmesine en küçük bir tepki, en küçük bir duyarlılık göstermediklerini görüyorsunuz.

Bakınız şu anda Suriye’de 300 bini aşkın insan öldürüldü, hala dünyanın sesi yok. Kendileriyle hep görüşüyorum, ama söylediklerimle kalıyorum. En ufak bir hassasiyetleri yok. Tek hassasiyetleri var, petrol. İşte kucağında yavrusuyla ölen; dün bir misafirim vardı, 30 yaşındaki evladının Mısır’da helikopterden “sniper”larla nasıl öldürüldüğünü anlatıyor. Ve tabii o anne gözyaşlarıyla, orada yanımızda, hakikaten eşimle birlikte dinledik, evimde, o tabloyu bize sergiledi. “Ben şimdi uluslararası bir mahkemeye gidebilecek miyim? Ülkemde dava açamıyorum” diyor. “Çünkü bana diyorlar ki eğer burada dava açmaya kalkarsan, durum çok daha kötü olabilir” diyor. Böyle bir dünyada yaşıyoruz. Onlarca, yüzlerce, binlerce örneği var bunun.

Bütün bu çifte standartlar, bu ikircikli yaklaşımlar, aslında karşı karşıya kaldığımız sorunların çözümünde, en büyük eksiğin adalet duygusunun olduğunu bizlere gösteriyor. Hani bizim Gencebay’ımız var ya, “Batsın bu dünya” diyor ya, işte batsın bu dünya. Çünkü adalet yok. Eğer sorunlara, bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşılmıyorsa, eğer sorunlar arasında dahi ayrımcılık yapılıyorsa, orada adalet duygusundan söz edilemez. Adaletin devreye girmediği hiçbir mesele, hakkaniyetli şekilde çözüme kavuşturulamaz. Demokrasiyi, demokratik hakları kendin için savunurken, başka ülkedeki demokrasi ihlalini görmezden gelirsen, samimi de olamazsın, adil de olamazsın, inandırıcı hiç olamazsın.

Bu hafta sonu Afrika’daydım ve Ekvator Gine’sinde Türkiye-Afrika Zirvesi’ne katıldım. Orada bazı dost ülkelerin liderleri yanıma gelerek, benimle bir şeyi paylaştılar. “İşte ‘x’ ülkenin lideriyle bir barışsanız” dediler, “barışamam” dedim. Ve “onu kabul de edemem” dedim. “Zira zalimin zulmüne rıza, zulümdür” dedim. “Zalimlerden olmak istemiyorum. Onun için de bu zulme rıza gösteremem ve kendisini de asla kabul edemem”  dedim. “Ama işte şöyle oluyor, böyle oluyor.” “Beni ne öylesi ne böylesi ilgilendirmiyor” dedim. “Bu makamda bulunduğum sürece böyle bir şeyi asla yapmam” dedim. Niye, çünkü bir günde 3 bin insanın öldürüldüğü yakın siyasi tarihte görülmüş hiçbir ülke yok. İşte Mısır bunu yaşadı. Mısır’da bunu hiçbir lider kendinden önce böyle bir uygulama yapmadı. Bir günde bu kadar insan öldürüldü. Oylarıyla iktidara gelmiş bir insanı devirdiler. “Demokratız” diyen ülkeler ne dedi, bir ses çıkardılar mı? Olumlu bir yaklaşımları oldu mu, ne yapıyorsun dediler mi? Ve hala bakıyorsunuz başgöz ediyorlar. Hala meşruiyet kavgasını sürdürüyorlar. Siz meşru görseniz de, biz meşru görmeyeceğiz. Farkımız bu.

Kendin için, kendi halkın için hürriyet ve bağımsızlık hakkını savunurken, başka ülkelerdeki mazlum ve mağdur halkların hürriyet ve bağımsızlık hakkını görmezden gelirsen, dürüst olamazsın, adil olamazsın. Çevre sorunlarını savunduğun kadar, Filistinli, Suriyeli çocukların, kadınların temel insan haklarını da ilgi alanına almıyorsan, samimi olamazsın, dürüst olamazsın, adil olamazsın. Saraybosna’da kadınlar ölürken susarsan, Mısır’da, Libya’da, Irak’ta, insanlık ölürken tepkisiz kalırsan, asla haktan, hukuktan, adaletten bahsedemezsin.

Bakın burada bir noktayı açık açık ifade etmek istiyorum. Bunu açıklamak zorundayım. Bugün bizim küresel sorunların hemen her birinde, asıl ihtiyacımız olan adalettir. Adalet, mülkün temelidir. Bu çok önemli. Irkçılığın çözümü adalettir. Beyaz adam ile siyah adam arasındaki ayrımcılığı kaldırmanın yegane yolu adalettir. Antisemitizmin de, İslamafobianın da çözümü adalettir. Çevre kirlenmesinin, demokrasi ve insan hakları ihlallerinin gerçek çözümü adalettir. Yoksulluğun azaltılmasında, işsizliğin azaltılmasında, savaşların, çatışmaların son bulmasında ihtiyacımız olan yegane duygu adalettir. Aynı şekilde küresel ölçekte kadınların karşı karşıya kaldıkları sorunların çözümünde de, yegane başvurulacak yol, hiç kuşkusuz adalettir.

Bakınız, adalet bambaşka bir şeydir. Hukuk ve yasalar, başkadır, eşitlik başkadır. Bazıları hukukla yasayı karıştırıyor. Ya hukuk başka bir şey, yasa başka bir şeydir. Ben hukuk arıyorum hukuk, yasa benim için önemli değil. Hakkımı arıyorum. Adil yöneticiler arıyorum. Adil yargıçlar arıyorum. Bunlar olduğu anda o ülkede huzuru bulursunuz, yoksa bulamazsınız. İstediğiniz kadar Cumhurbaşkanı olun, Başbakan olun, Meclis Başkanı olun, eğer adil yargıçlar yoksa durumunuz felakettir. Bunu çok açık ortaya koyuyorum.

Elbette eşitlik olacak. Elbette haklar, hukukla korunacak. Eğer yasa, hukuka uygunsa değerlidir. Eğer yasa, hukuka uygun değilse, hiçbir değeri yoktur. Eşitlik olsa bile yasa eğer hukuka uygun değilse, adalet yoksa, sorunlara gerçek çözümler üretilemez, haklar gerçek manada sahiplerine teslim edilemez. Hukuk, şimdi onu düzenli, adil bir yasa olarak tanımlayalım, otorite tarafından yapılır, hukuka uygun olarak, ama adalet, hakikat duygusundan yola çıkar ve gerçek vicdanlar tarafından yapılırsa netice alırız. Karşı karşıya kaldığımız her meseleye en başta adalet gözlüğüyle bakmak zorundayız. Karşı karşıya kaldığımız her meseleyi en başta adalet ve vicdan terazisinde tartmak zorundayız. Eşitlik kavramını, hukuk kavramını, adaletin ve vicdanın üzerine inşa etmek zorundayız. Bunu yapabilen, yani adalet ve vicdanı yasalarına hakim kılabilen devletler ve toplumlar, sorunlara da en köklü, en tatmin edici çözümleri üretebilirler.

Bakın bizim köklü devlet geleneğimizi çok anlamlı şekilde özetleyen bir ilkemiz var. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’ye hocası Şeyh Edebali nasihat ediyor ve diyor ki “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.”  Bizim medeniyetimizde, bizim devlet ve millet anlayışımızda işte bu temel ilke vardır. İnsanın yaşaması, adaletle mümkün olur. Eğer devlet yasalar yapıp, milletine bu yasaları dayatırsa, oradan hukuk değil, zulüm doğar.

Bir örnek olsun diye veriyorum. Tabii belki şu anda aramızdaki misafirler bunu bilmeyebilir. Ama ülkemin insanları bilir. Başbakanlığım döneminde, biz meşhur Tophane’deki Galataport’un ihalesini yaptık. İhale bitti. Ve kazananı belli, hepsi belli. Ve bakın ihaleden sonra iki yıl neredeyse geçti, şimdi bakıyorsunuz, yargı karar veriyor, yürütmeyi durdurma. Böyle bir anlayış olabilir mi? Yani ihale bitmiş, her şey bitmiş, siz iki yıl sonra karar veriyorsunuz. Şimdi bu yatırımcı, projelerini yapmış, her şeyini yapmış, milyonlarca dolar harcamış. Eee, bu yatırımcı bu ülkede, bu ülkenin yönetimlerine güvenip de, bundan sonra yatırım yapabilir mi? Şimdi ben ülkemdeki yargıya nasıl güveneceğim, nasıl inanacağım.

Cumhurbaşkanı ihaneti vataniye içerisinde olursa, suçludur. Peki, yargıç ihaneti vataniye içerisinde olursa necidir? Burası önemli. Bakın iki yıl geçiyor. Siz böyle bir kararı vermiyorsunuz, iki yıl sonra böyle bir kararı veriyorsunuz. Bu nedir, bu vatanperverlik midir? Bu milliyetperverlik midir? Bunu konuşmak zorundayız. Bunu dertleşmek zorundayız. Böyle sürdüğü zaman, böyle gittiği zaman, biz ülkemizi ayağa kaldıramayız, uçuramayız. Yoksa biz muasır medeniyetler seviyesinin üstüne rahat rahat çıkarız. İşte burada bu proje, düşünebiliyor musunuz, neredeyse 1 milyar dolarlık bir proje, böyle bir dev projeyi, sen kalkıyorsun, ne kadar rahat  engelleyebiliyorsun. Böyle bir şey olabilir mi? Bunun benzeri birçok proje var, hep böyle engelleniyor.

Eğer devlet, insanları arasında hakkı muhafaza eder, yani yasalarını hak üzerine inşa ederse, işte oradan da adalet zuhur eder. Fakat güzel bir söz var, bazıları rivayeten Konfüçyüs’ün olduğunu da söylerler, bazıları Hz. Ömer’e ait olduğunu da söylerler, fakat söz güzel. O da nedir? “Yasalar ne kadar kötü olursa olsun, eğer adil bir sultanın elindeyse oradan güzel neticeler doğar. Yasalar ne kadar güzel olursa olsun eğer zalim bir sultanın elindeyse oradan zulüm doğar.” Mesele budur. Şimdi burada da aynen bunu görüyoruz. Bir zamanlar da bir yargıç söylemişti ya, “vicdanıyla cüzdanı arasında” demişti. Herhalde böyle bir şey var burada da. Birileri cüzdanı bir yerde unutmuş, vicdan da olmayınca netice böyle doğuyor.

Her türlü meselede, en başta dikkate almamız gereken kavram adalettir. Farklı etnik kökenlerin sorunları mı var, adaletle hareket edeceğiz. Farklı mezhep gruplarının sorunları mı var, adaletle davranacağız. Ülkenin farklı bölgeleri arasında, farklı şehirleri arasında ayrımcılık mı var, adaletle yaklaşacağız. Aynı şekilde, kadınların ve erkeklerin arasındaki farklara ve ayrımcılığa da en başta adalet nazarıyla bakacağız. İnsana adalet nazarıyla bakmak, insanı sadece ve sadece bir can olarak görmemizi sağlar. Eğer insanı sadece can olarak görebilirsek, insanı yaratılmışların en şereflisi olarak görebilirsek, bu adalet duygusunu kendi kalplerimize ve vicdanlarımıza yerleştirebilirsek, inanın bütün ayrımları ortadan kaldırmış oluruz. O zaman siyah-beyaz diye bir ayrım olmaz, sadece can olur. O zaman Alevi, Sünni, Müslüman, Hıristiyan diye bir ayrım olmaz, sadece can olur. O zaman Türk, Kürt, Arap, Ezidi, Rum, Ermeni, Süryani diye bir ayrım olmaz, doğulu, batılı diye bir ayrım olmaz, sadece can olur, sadece insan olur. Aynı şekilde insana adalet nazarıyla bakabildiğimizde, kadın ve erkek arasındaki ayrımcılığın da çok daha adil, çok daha insani ve vicdani şekilde ortadan kalkması mümkün olur.

Kardeşlerim,

Kadınların ihtiyacı olan şey nedir? Şimdi burada bazen erkek-kadın eşitliği diyorlar. Kadın kadına eşitlik, doğru olandır, erkek erkeğe eşitlik doğru olandır. Ancak kadının özellikle adalet karşısındaki eşitliği aslolandır. Onun yerine gelmesi lazım. Mağdur olanın, zorla mağdur eden seviyesine çıkartılmasıdır eşitlik ya da tam tersidir. Kadınların ihtiyacı olan eşitlikten ziyade eşdeğer olabilmektir, yani adalettir. Buna ihtiyacımız var. Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz. O fıtrata terstir, çünkü fıtratları farklıdır, tabiatları farklıdır, bünyeleri farklıdır. Örneğin iş hayatında hamile bir kadını erkek ile aynı şartlara tabi tutamazsınız. Bir anneyi, örneğin çocuğunu emzirmek zorunda olan bir anneyi, bu tür yükümlülükleri olmayan bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz. Kadınları, erkeklerin yaptığı her işte çalıştıramazsınız, Komünist rejimlerde geçmişte olduğu gibi. Eline ver kazmayı-küreği, çalışsın, olmaz böyle bir şey. Onun narin yapısına o bir defa ters düşer. Anadolu’da da geçmişte böyle yapılmadı mı? Sırtına yüklediler küfeleri, o garibim analarımız ne çileler çekti be. Kamburları çıktı, iki büklüm o tarlalarda neler çektiler? Hala böyle mi devam etsin bu iş? Erkek de kahvede pişpirik oynasın, zar atsın. Bunlar oldu. İşte onun için eşitlikten ziyade eşdeğer kavramını, yani adalet kavramını bu meselede en önemli kriter olarak görmek, en önemli referans noktası olarak almak zorundayız.

Bizim dinimiz, kadına bir makam vermiş. Ne makamı bu? Annelik makamı. Ve bizim dinimiz, anneye bir makam daha vermiş, nedir o? Cenneti ayaklarının altına sermiş. Bak, babanın ayakları altına koymamış, annenin ayaklarının altına koymuş. Dolayısıyla annenin ayağının altı, öpülür. Ben anacığımın ayağının altını öperdim. Anam nazlanırdı. “Anacığım, çekme ayağını” derdim, “Çünkü burada cennetin kokusu var.” Bazen ağlardı. Anne başka bir şey. Ve makamların o ulaşılamazıdır, en yükseğidir. Orası çok farklı bir yer. Bunu anlayanlar olur, anlamayanlar olur. Bunu feministlere anlatamazsın mesela. Çünkü onlar anneliği kabul etmiyorlar. Böyle bir dertleri var. Ama anlayanlar yeter bize diyoruz. Onlarla yola devam ederiz.

Kardeşlerim,

Kadın cinayetleri oluyor değil mi? Şimdi gerçek olarak düşüneceğiz işi. İnançlı bir insan, ama böyle sapıklardan falan bahsetmiyorum. Gerçekten bu işin değerini bilenden bahsediyorum. Bir kadın cinayeti, kadına şiddet, böyle bir şeye girebilir mi, mümkün mü? Giremez. Niye? Çünkü bir Müslüman olarak konuşuyorum. Bizim dinimiz İslam, “sin” kelimesinden türüyor. Ne demek “sin”? Barış. Ve biz bir barış dininin mensuplarıyız. Ve bu barış dininin mensupları olarak, bizim dinimizde kadına bu şekilde bir zulmü asla yapamazsın. Şiddet uygulayamazsın. Hatta evlatları için kesin hüküm nedir? “Yanınızda yaşlanırlarsa, annenize, babanıza ‘öf’ bile demeyiniz” diyor. Çekeceksin nazını, ana bu. Ona “öf” bile dedirtmeyeceksin. Bizim değer ölçülerimiz bu kadar hassas.

Değerli Dostlarım,

Değerli Kardeşlerim,

Türkiye son yıllarda, hem bölgesel sorunlara, hem küresel sorunlara farklı bakış açılarını yansıtmaya, bu bakış açılarını da çok cesur, çok kararlı şekilde savunmaya başladı. Bizim ülke olarak bölgesel ve küresel sorunlara bakışta çok ciddi bir avantajımız var. Biz, doğudan gelen, ama yönü batıya dönük olan bir ülkeyiz. İşte şu anda Türkiye’de 1 milyon 600 bin mülteci var. Peki, batıda Avrupa’da kaç tane var? 130 bin kişi. Sadece Türkiye’de 1 milyon 600 bin. Ve bunlara bizim şu ana kadar yaptığımız harcama, 4,5 milyar doları buldu. Ve bize dışarıdan gelen destek ne kadar biliyor musunuz? 200 milyon dolarcık. Biz, aynen yine bu süreci devam ettiriyoruz, ettireceğiz. Peki, batı niçin bu noktada hassas değil? Onlar sadece bu işin lafını yapıyor. Hassasiyet yok. Ama biz diyoruz ki, “Biz açık kapı politikasıyla, bize sığınan tüm oradaki mağdur, mazlum insanlara kapımızı açacağız.” İçeride de bizi eleştirenler var. Varsın eleştirsinler. Biz, sığınan insanları, bombaların altına terk edemeyiz, ölümle baş başa bırakamayız. Çünkü biz, doğunun ilim ve medeniyet birikimini tevarüs edebilmiş, kendisine yeni medeniyetler inşa edebilmiş, birikimini batı ile tarihte kucaklaştırabilmiş bir ülkeyiz, böyle bir milletiz.

Türkiye, son yıllarda Allah’a hamdolsun, özgüvenini tekrar kazanmaya, özgüveniyle sorunlara özgün çözümler üretmeye başladı. Bir yandan güçlü ve gittikçe de güçlenen bir ekonomiye sahibiz. Bir yandan standartları her geçen gün ilerleyen bir demokrasiye sahibiz. Bunu sürdürüyoruz. Ülke içinde huzuru, istikrarı, emniyet ortamını, en önemlisi de birlikte yaşama kültürünü her geçen gün güçlendiren bir siyasi yapıya sahibiz. Bütün bunların yanında artık bölgesel ve küresel sorunlara da farklı, samimi, adil çözüm önerileri sunan, sunabilen bir ülkeyiz. İçeride ya da dışarıda, bazıları bizim iddialarımızı, tezlerimizi, ezber bozan çıkışlarımızı istisna konusu yapabilirler. Biz bunlara aldırmayacağız. Biz yolumuza aynı kararlılıkla devam edeceğiz. Yerleşik kalıpları zorlamaya, ezberlerin üzerine gitmeye, önyargılarla mücadele etmeye devam edeceğiz.

Açıkçası kadınların hak mücadelesinde de, Türkiye’nin yeni açılımlar yapması, yeni yaklaşımları gündeme getirmesi, hayati derecede önem arz ediyor. Onun için KADEM’e bu alanda çok farklı bir görev düşüyor. Yılmayacaksınız, usanmayacaksınız ve ben inanıyorum ki, sonunda maksuda ulaşacaksınız.

Bugün birçok gelişmiş ülkede, kadınların hak mücadelesinin belli kalıplara, belli kavram ve söylemlere hapsolduğunu görüyoruz. En başta kadınların hak mücadelesinin, eşitlik kavramına takılıp kaldığını, ama adalet duygusunu ıskaladığını gözlemliyoruz. İşte Türkiye, farklı bakış açısıyla, adalet, vicdan, samimiyet gibi kavram ve duyguları işin içine katarak, farklı bir söylem ve eylem biçimini pekala gündeme taşıyabilir. İthal kavram ve eylemlerin yerine, Türkiye kendi özgün mücadele biçimini inşa edebilir. KADEM benzeri sivil toplum örgütleri, yapacakları cesur çalışmalarla, bir yandan inşallah Türkiye’de kadınların maruz kaldıkları sorunların üzerine giderken, bir yandan da küresel bir kadın hareketinin çerçevesini oluşturabilirler. Açıkçası KADEM’in bunu başarıyla yaptığını görüyor ve umutlanıyorum, umudum artıyor.

Filistinli kadınların maruz kaldığı insanlık dışı muameleyi samimiyetle dile getirmek, küresel bir farklılık demektir. Mısırlı, Suriyeli, Iraklı kadınların maruz kaldığı insanlık dışı muameleyi cesaretle dile getirmek, küresel ölçekte farklı bir duruş demektir. Kadın sorunlarını adalet kavramıyla birlikte ele almak dahi, inanıyorum ki başlı başına farklı bir tavır demektir.

KADEM’in tüm mensuplarından, tüm yöneticilerinden benim bir özel ricam var. Bu duruş, asla sarsılmamalıdır. Bu tavır, asla geri adım atmamalıdır. Yapılan eleştiriler, istisnalar KADEM’in haklı ve adalet arayan duruşunu hiç bozmamalıdır. Sizler cesur olacaksınız, hani “adam ol” diyorsunuz ya. Sizler özgüven sahibi olacaksınız. Sizler bu konuda dünyaya söyleyecek sözünüz olduğunu, bölge ülkelerinin kadınları adına söyleyecek sözünüz olduğunu hiç unutmayacaksınız. Batıdaki kadına da, doğudaki kadına da aynı anda söz söyleyebilecek bir dile ve birikime, inanın sizler sahipsiniz, hiç şüphem yok. Aynı anda bir meta olarak, medyada istismar vasıtası olarak kullanılan kadının da, Filistin’de, Suriye’de zulüm gören kadının da hakkını dile getirecek olan, inanın sizlersiniz. Sizler, yine altını çizerek ifade ediyorum, sadece Türkiye’nin kadınları değil, bölgenin tüm mazlum, mağdur kadınları için umutsunuz, umut ışığısınız, adalet ışığısınız.

KADEM’in, KADEM gibi sivil toplum örgütlerinin yapacağı her çalışma, hiç kuşkunuz olmasın, siyasetin ve idarenin de mutlaka ilgi alanına girecektir. Bakın 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine hazırlanırken, hanım kardeşlerimizi hiçbir siyasi partinin yapmadığı kadar, siyasete teşvik edici oldum. Ve o seçimlerde beni de gerçekten hiç yalnız bırakmadılar. Ve kapı kapı dolaştılar. 13 yıllık siyasi parti genel başkanlığı sürecinde, 12 yıllık Başbakanlık sürecinde, kadınların siyasete girmesi, siyaset yapması, ekonomik alanda olduğu kadar, siyasi alanda da varlık göstermesi için mücadele verdim. Bunu zaten tüm hanım kardeşlerim de çok iyi bilir. Hanım kardeşlerimizle birlikte verdiğimiz siyaset mücadelesinin, Türkiye’yi 1994 yılına göre çok farklı bir yere taşıdığını bugün görüyorum ve buna inanıyorum.

Anayasa’da değişiklik yaptık, Cumhuriyet tarihinde bizim Anayasa’da yapmış olduğumuz kadınlar lehine değişikliği hiçbir iktidar yapmamıştır. Bunu biz gerçekleştirdik. Ve bunu referanduma getirdik, biliyorsunuz. Ve referandumda da halkımız %58 destek verdi ve tüm hanım kardeşlerimizle alakalı o lehte yasal düzenlemeleri böylece çıkardık. Milletvekilliği konusunda kadınları teşvik edici olduk. Belediye başkanlıkları, il genel meclisi, belediye meclis üyelikleri konusunda, hanım kardeşlerimizi teşvik edici olduk. Çalışma hayatında kadınlara yönelik tarihi reformlar yaptık. Şiddete karşı, ayrımcılığa karşı aynı şekilde tarihi nitelikli adımlar attık. Hiç kuşkusuz, ideal noktada olduğumuz iddiasında değiliz. Ama çok umutlu, çok umut verici bir noktada olduğumuza ben yürekten inanıyorum.

Özgüvenleri yükselen, cesaretlerini sergileyebilen Türkiyeli kadınların gittikçe yaygınlaşan bir şekilde hak ve adalet mücadelesini daha ileri seviyelere taşıyacaklarına da ben eminim. Türkiyeli kadınların, sadece ülkemizdeki değil, bölgedeki, yeryüzündeki tüm kadın kardeşlerine, dostlarına umut ışığı olacaklarına da aynı şekilde yürekten inanıyorum.

Bugüne kadar kadınların hak mücadelesinde hep yanlarında olduk. İnşallah bundan sonra da bu mücadelede teşvik edici olmayı sürdüreceğiz.

Ben, bu düşüncelerle sözlerime son verirken, KADEM’e bir kez daha böyle bir anlamlı Uluslararası Zirveyi tertip ettikleri için, iki gün içinde panellerle bu zirveyi zenginleştirecekleri için, çok çok teşekkür ediyorum. Katılan, katkı veren, yurt içi ve yurt dışından tüm misafirlere tekrar şükranlarımı ifade ediyorum.

Zirvenin Türkiye ve dünya kadınları için, ufuk açıcı olmasını temenni ediyor, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.