Uluslararası Ombudsmanlık Konferansı’nda Yaptıkları Konuşma

11.01.2023

Sayın Meclis Başkanı, Kıymetli Misafirler,

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Dost Ülkelerin Değerli Ombudsmanları,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne, milletin evine hepiniz hoş geldiniz. Kamu Denetçiliği Kurumumuz tarafından düzenlenen “21. Yüzyılda İnsan Hakları’nın Geleceği” konulu konferansın hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Değerlendirmeleriyle konferansımıza katkı sunacak herkese, tüm katılımcılara şimdiden teşekkür ediyorum. Bu sene 10. yılına ulaşan Kamu Denetçiliği Kurumumuza ve Sayın Kamu Başdenetçimize bu anlamlı programa vesile oldukları için şahsım, milletim adına tebriklerimi sunuyorum.

Cumhuriyetimizin 100. Yılı’nı geride bırakıp Türkiye yüzyılı diye isimlendirdiğimiz yeni asrına girmeye hazırlandığımız bir dönemdeyiz. Bu tarihi süreçte her alanda olduğu gibi insan haklarında da kendimize geçmişin tecrübeleri ışığında yeni bir gelecek inşa etmenin çabasındayız. Esasen günümüz dünyasında en çok konuşulan, en çok tartışılan, gündemi en fazla meşgul eden hususların başında insan hakları geliyor. Yerel siyasetçilerden medyaya, akademiden uluslararası kuruluşlara kadar hemen herkes insan hak ve özgürlüklerinden bahsediyor. Dünyanın birçok yerinde insan haklarının muhafaza ve müdafaasıyla ilgili toplantılar düzenleniyor, kararlar alınıyor, beyanatlar veriliyor. Ancak tüm bunlar yaşanırken hayat hakkı dahil insanların en temel hakları göz göre göre çiğnenmeye devam ediyor. Suriye’den Filistin’e, Yemen’den Arakan’a, Türkistan’dan Afrika’ya kadar dünyanın birçok yerinde insan hak, hürriyet ve haysiyetini hiçe sayan ağır ihlallere sürekli yenileri ekleniyor. Bizi birbirimize yakınlaştırması, merhamet duygumuzu harekete geçirmesi gereken krizler tam tersine insanı insani değerlerden uzaklaştırabiliyor. Kovid-19 salgını, mülteci meselesi, bölgemizde patlak veren çatışmalar bu acı gerçeğin en çarpıcı örnekleri olarak önümüzde duruyor. Gelişmiş diye ifade edilen ülkelerin salgın döneminde sadece kendilerini korumak adına sergiledikleri bencillikleri bugün utançla hatırlıyoruz.

Aşı ve maske gibi salgınla mücadelede ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelerin nasıl bir rekabet unsuru haline dönüştürüldüğünü halen unutmadık. Hatta bu süreçte kendi halkları içindeki dezavantajlı kesimleri dahi hizmet yelpazesinin dışında tutacak kadar vicdanını yitiren ülkeler gördük. Salgının da etkisiyle kültürel ırkçılık, yabancı karşıtlığı ve İslam düşmanlığı gibi nefret suçları özellikle Batı toplumlarında korkunç boyutlara ulaştı. Bazı medya kuruluşları ve siyasetçilerin de söylemleriyle bu nefret iklimini körüklediklerine, adeta ateşe benzin döktüklerine şahit oluyoruz. Milyonlarca Müslümanın temel özelliklerinin ayaklar altına alındığı, ifade hürriyeti kisvesi altında kutsallarının aşağılandığı, inançlarının bir tehdit kaynağı olarak gösterildiği vahim bir tabloyla karşı karşıyayız.

Kimi zaman medya, kimi zaman siyasetçiler, kimi zaman da bizzat devlet tarafından ötekileştirilen bu toplum kesimleri için İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki kayıtlı haklarını kullanmak giderek zorlaşıyor. Hemen her gün gazetelerde ibadethaneleri, yabancılara ait iş yerlerini, sivil toplum kuruluşlarını hedef alan bir şiddet eyleminin haberini okuyoruz. Dahası, göçmenlere ve yabancılara yönelik nefret suçları ya görmezden geliniyor, ya soruşturulmuyor ya da örtbas ediliyor. Gerek insan haysiyetini korumakla görevli uluslararası kuruluşlar, gerekse her fırsatta demokrasi ve insan hakları dersi veren kimi ülkeler, maalesef bu hak ihlalleri karşısında derin bir suskunluk içinde. Kendi güvenlik ve refahları dışında hiçbir şeyi önemsemeyenlerin çifte standardı artık fiyakalı sloganlarla, yasak savma kabilinden tavırlarla örtülemeyecek hale gelmiştir.

Değerli Konuklar,

Benzer bir durum doğrudan insanımızın hayatına kıymış, kan dökmüş, sivillere yönelik terör eyleminde bulunmuş teröristler için de geçerlidir. En temel insan hakkı olan yaşam hakkına kast eden eli kanlı caniler, siyasi sığınmacı bahanesiyle korunmakta, hiçbir hukuki tahkikata uğramadan hayatlarını özgürce sürdürebilmektedir. Üzülerek ifade etmek isterim ki; bugün NATO’da, Avrupa Konseyi’nde veya Birleşmiş Milletler çatısı altında beraber olduğumuz bazı ülkeler Türk adaletinden kaçan haydutların sığınağı haline dönüşmüştür. Terör suçlularının yargıya hesap vermesi konusunda maalesef kayda değer ve somut sonuçlar doğuran hiçbir çaba harcanmıyor. Bilindiği gibi, 15 Temmuz gecesi 252 vatandaşımızı katleden, Meclis’imizi ve Cumhurbaşkanlığı Binası’nı bombalayan FETÖ’nün elebaşı Amerika’daki malikânesinden örgütünü yönetmeye devam edebiliyor. Haklarında kırmızı bültenle arama kaydı olan PKK terör örgütü militanları, Avrupa’nın göbeğinde polisin himayesinde örgüt paçavraları eşliğinde protesto düzenleyip vatandaşlarımıza ve temsilciliklerimize saldırabiliyor. Kısa süre önce Fransa’nın başkenti Paris’te yaşanan hadiseler, bunun en son örneğini teşkil etmiştir. Bölücü örgüt mensupları sadece sokakları, arabaları ve mağazaları ateşe vermekle kalmamış, saldırılarını özellikle işindeki-gücündeki insanımızın canına kast etmeye kadar götürmüşlerdir. İyi terörist-kötü terörist ayrımının yanlışlığını bir kez daha gösteren bu olayların terörde mücadelede yeni bir dönemi başlatmasını ümit ediyorum.

Şimdiye kadar Türkiye’nin bölücü örgütün uzantılarına karşı sınırları içinde ve ötesinde yürüttüğü haklı mücadeleye şaşı bakanların, bundan sonra hatalarının farkına varacaklarına inanıyorum. Avrupa’da yuvalanan terör yandaşlarına karşı tedbir almakta geç kaldıkları her gün tehlike daha da büyüyecek, tıpkı bir kanser hücresi gibi bünyeyi saracaktır.

Türkiye, teröre karşı kararlı mücadele yanında ihtiyaç sahiplerine el uzatmasıyla da örnek bir duruş sergilemektedir. Çatışma bölgelerinden kaçan 3,5 milyonu Suriyeli olmak üzere 4 milyonu aşkın mazlum ve mağdura biz kucak açtık. Kapımıza gelip ülkemize sığınan hiç kimseyi zorla geri göndermedik. Suriyeli Türkmenler kadar Kobanili Kürtlere, Halep’teki, İdlib’deki ve Suriye’nin diğer bölgelerindeki Arap kardeşlerimize de sahip çıktık. Suriye’deki çadır kentlerde hayata tutunmaya çalışan mazlumlara yardım götürürken kimsenin inancına, kökenine bakmadık. Suriye’nin kuzeyindeki güvenlik ortamı iyileştikçe ülkemizdeki Suriyelilerin gönüllü olarak evlerine geri dönüşleri hızlanmaktadır. Şu anda çadırlardan oradaki mültecileri kurtarmak için briket evler yapmaya başladık. Niye? Bunlar insan değil mi? İnsanca yaşamalarını sağlayalım istedik ve kar-kışta bu çadırlardan bu insanları kurtaralım istedik. Ve şu anda bu briket evlere onları yerleştirerek, oraya tekrar geri dönüşlerini sağlayarak, insani bir yaşam şeklini onlara hazırlayalım istedik. Terörden temizleyerek emniyetli hale getirdiğimiz bölgelere şimdiye kadar ülkemizden yaklaşık 550 bin sığınmacı geri dönmüştür. Rusya, Suriye ve Türkiye olarak bir süredir yürüttüğümüz diplomatik temaslar meyvesini verdikçe inşallah bu sayılar daha da artacaktır. Suriye’de huzur, istikrar ve barış ortamı tesis edilene kadar biz kardeşlik, komşuluk ve insanlık görevimizi yerine getirmeyi sürdüreceğiz.

Ege Denizi’ndeki operasyonlarımız sayesinde sadece geçen yıl ölümün eşiğinden kurtarılan göçmen sayısı 20 bini buluyor. Buna mukabil sığınmacıları denizde, Ege’de ölüme terk eden, hatta botlarını batırarak kasten öldüren, döverek, soyarak, onurlarını kırarak sınırları dışına zorla iten ülkeler ise maalesef baş tacı yapılıyor. Onca görüntüye, şahide, habere, şikâyete rağmen göçmenlere bu zulmü reva görenler hakkında maalesef hiçbir adım atılmıyor. Biz, tüm bu riyakârlıklara rağmen insan haklarını sözde değil, elimizi taşın altına koyarak savunmaya devam ediyoruz ve devam edeceğiz.

Diğer alanlarda da aynı ilkeli tutumla çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bu yaklaşımın en somut neticelerini Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında gösterdik. Karadeniz üzerinden tahıl koridorunu ve esir takası anlaşmasını hayata geçirmek suretiyle milyarlarca insanın hayatını olumsuz etkileyen gıda ve enerji krizinin çözümüne katkı sağlıyoruz.

Şunu özellikle söylemek isterim: Sayın Putin’in biz bilabedel tahılı gönderebiliriz ve sizler de bunun nakliyesini yapıyorsunuz, evet, biz de dedik bilabedel bunun nakliyesini yaparız. Tabii bir şart koştu, o da ne? Fakat durumu iyi olan Avrupa ülkelerine değil, fakir, az gelişmiş Afrika ülkelerine bunu gönderelim, dedi. Ben de bu teklifi doğrusu kabul ettim. Biz de bilabedel bunları un fabrikalarımızda una çevireceğiz ve bütün çuvallara doldurarak fakir Afrika ülkelerine bunları göndermeye biz de varız, dedik ve süreci bu şekilde başlattık.

Tabii şimdi Şeref Bey bir teklifte bulundu, o da, malum özellikle yaralılar için de bir koridorun açılması; biz zaten buna varız buna varız. Biz her an sadece Rusya-Ukrayna değil, aynı şekilde Suriye’den, aynı şekilde Azerbaycan’dan, Libya’dan yaralıları getirmek suretiyle hastanelerimizde bunların tedavilerini yaptırıp, tekrar geri gönderiyoruz. Bunlar bizim insani görevimizdir, vicdani görevimizdir, bundan sonraki süreçte de bunları yapmaya devam edeceğiz.

Balkanlar’da tırmanan gerilimleri düşürerek, bölgenin yeni bir kan ve ateş sarmalına girmesinin önüne geçiyoruz. Kafkaslar’da yıllardır devam eden krizin yol açtığı istikrarsızlığı dengeli ve hakkaniyetli politikamızla önemli ölçüde hal yoluna koyduk.

Ülkemizin içinde de 20 yıldır gerçekleştirdiğimiz sessiz devrimlerle her kesimden vatandaşımızın temel insan haklarıyla ilgili taleplerini yerine getirdik.

Son olarak, kadınlarımızın başörtüsü ve aile kurumuyla ilgili bir anayasa değişikliği teklifini Meclisimize sunduk.

Ancak, burada bir konunun üzerinde de durmak istiyorum, o da şu: Afganistan’da son dönemdeki özellikle başörtülü kızların üniversitelerde, okullarda okutulmasını engelleme anlayışını biz gayri insani buluyoruz, gayri İslami buluyoruz, bir defa bizim dinimizde böyle bir şey yok. Bu kızlar buralarda eğitim-öğretimini almalıdır, onlara mani bir şeyi kimse İslam’la bize tanımlamasın, anlatmasın. İslam böyle bir şeyi kabul etmiyor, tam aksine beşikten mezara kadar ilmi tahsil ediniz diyen bir dinin mensuplarıyız, böyle bir şeyi yapamazsınız. Ve gerek Dışişleri Bakanlığımız, gerek bizler bu işin takipçisiyiz, takipçisi olacağız.

Hak ve özgürlükleri daha da genişletme irademizin sembolü olan bu düzenlemeyle, özellikle acı hatıralarımızın olduğu kılık kıyafet meselesini kesin ve kalıcı bir çözüme kavuşturmayı hedefliyoruz.

Türk demokrasisinin olgunluk seviyesini de gösterecek bu önemli teklif konusunda Meclisimizin gerekli adımı atacağına yürekten inanıyorum. Şayet Meclisimiz üzerine düşeni yerine getirmezse, elbette son sözü milli irade söyleyecek, son kararı milletimizin bizatihi kendisi verecektir. Hangi siyasi partiden olursa olsun hiçbir milletvekilimizin sorumluluktan kaçarak böyle ağır bir vebalin altına girmeyeceğini düşünüyorum.

Türkiye yüzyılına demokrasi ve kalkınma eksiklerimizi tamamlamış, çok daha büyük hedeflere yönelmiş olarak güçlü bir başlangıç yapmakta kararlıyız.

Değerli Misafirler,

Ülkeyi yönetme sorumluluğunu üstlenirken, kendimize “insanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturunu ilke edindik. Hazırladığımız her programı, hayata geçirdiğimiz her düzenleme ve projeyi bu ilke rehberliğinde planladık, uyguladık, neticelendirdik. Böylece, ülkemizde tüm vatandaşlarına eşit davranan, farklılıkları zenginlik olarak gören, kuşatıcı, özgürlükçü bir devlet anlayışını hakim kıldık.

Ülkemiz de, milletimiz de temel hak ve hürriyetlerin önümüzdeki sembol kavramı demokrasiyi Türkiye’ye çok görenlere cevabını 15 Temmuz’da canını ortaya koyarak istiklaline ve istikbaline sahip çıkarak vermiştir.

Dünyada yönetim sistemini halkın iradesiyle ve demokratik yöntemlerle değiştirebilen ender ülkelerden biriyiz. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçmek suretiyle hem 200 yıllık yönetim tartışmalarına nokta koyduk, hem de vesayet heveslilerine adeta davetiye çıkaran yürütmediği çift başlılığa son verdik.

Milli iradenin temsilcisi olan Meclisimizi güçlendirmek için oluşturduğumuz yapılardan biri de Kamu Denetçiliği Kurumumuzdur. İdarenin hizmet kalitesini yükseltmeye ve insan haklarının geliştirilmesini sağlayama yönelik bu kurumumuz, 10 yıldır devlet ile vatandaşının kucaklaşmasının sembolü olarak görevini başarıyla ifa ediyor.

Haksızlığa uğradığını düşünen insanlarımızın ilgili kurumla dostane bir çözüm yolu bulmasını sağlayan Kamu Denetçiliği Kurumumuz, yargının yükünü de hafifletiyor.

Uyuşmazlıkların sulh yoluyla çözüme kavuşturarak devlet ile vatandaşı arasındaki güven ilişkisini tahkim eden kurumumuz, Meclisimiz adına bir hak arama kapısı olarak vazifesini bihakkın yerine getirmektedir.

Kuruluşundan bugüne 207 binin üzerinde başvuru alan ve bunların 75 bini için tavsiye, 16 bine yakını için dostane çözüm kararı veren kurumumuz, telefonla, mektupla veya bizzat başvuruyla gelen yaklaşık 1 milyon kişiye de hizmet sunmuştur. Ayrıca, hazırladığı raporlar, yaptığı çalıştaylar, toplantılar ve diğer faaliyetlerle kurumumuz, ilkokuldan üniversiteye tüm gençlerimize, muhtarlıklarımızdan belediyelerimize, tüm kurumlarımıza ulaşıyor.

Türkiye yüzyılı için hayal ettiğimiz insan haklarına saygılı, adaleti ve hakkaniyet duygusunu güçlendirici, erdemli devlet işleyişi hedefimize ulaşmamızda da kurumumuza önemli görevler düşüyor.

Özellikle devlet sistemimizdeki kurumlarımızın kamu denetçiliğimizden gelen kararlara uyma oranı yüzde 80’ne yaklaşmıştır. Bu vesileyle, tüm kurumlarımızdan Kamu Denetçiliğimizin kararları konusunda daha fazla hassasiyet beklediğimizi belirtmek istiyorum.

Kamu Denetçiliği Kurumumuzun dünyadaki diğer ombudsmanlıklar ve insan hakları temsilcilikleriyle kurduğu yakın ilişkiyi de takdirle takip ediyoruz. İslam İşbirliği Teşkilatı ve Türk Devletleri Teşkilatı bünyesindeki oluşumlara da ayrıca önem veriyoruz. Hiç şüphesiz 21. yüzyılda insan hakları sorunlarının tartışılacağı bu konferans da gerek katılımcıları, gerek tartışma başlıkları itibariyle kurumumuzun gelecekteki çalışmalarına ışık tutacaktır. Konferans çerçevesinde ortaya koyacağınız kıymetli fikirlerin kurumumuz yanında biz siyasetçilere de yeni ufuklar kazandıracağına inanıyorum.

Teşrifleriniz ve katkılarınız için şimdiden sizlere şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum. Bu düşüncelerle sözlerime son verirken, konferansın başarılı geçmesini diliyor, Kamu Başdenetçimizin şahsında Kamu Denetçiliği Kurumumuzu tekrar tebrik ediyorum.

Her birinizi en kalbi duygularımla selamlıyor, teşekkürlerimi sunuyorum, kalın sağlıcakla.