Milli Savunma Üniversitesi Kara Harp Okulu Diploma Alma ve Sancak Devir Teslim Töreni’nde Yaptıkları Konuşma

30.08.2022

Kara Harp Okulu’nun Değerli Öğretim Üyeleri Ve Öğrencileri,

Kıymetli misafirler;

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Kara Harp Okulumuzdan bu yıl diplomalarını alarak ordumuzun saflarına katılan 903 teğmenimiz ile 51 misafir öğrencimizi tebrik ediyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri’miz ile dost ülke ordularının yeni mezunlarımızla daha da güçlendiğine inanıyorum.

Dünyadaki güç dengelerinin yeni gerilimleri ve muhtemel çatışmaları artırdığı bir dönemde her sınıftan ve rütbeden askeri personelin ordumuz için kritik öneme sahip olduğu muhakkaktır. Milletimizin gözbebeği ordumuz, bölgesel tehditler ve terör örgütleri yanında, bünyesine sızmaya çalışan sinsi yapıların yol açtığı tahribatlarla da mücadele etmek mecburiyetinde kalmıştır. Her dönemde farklı kisvelerle karşımıza çıkan bu yapıların en son ve alçak örneği FETÖ’ydü. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz milletimizin destansı direnişiyle başarısızlığa uğrayan 15 Temmuz darbe girişiminin ardından bünyesinde ciddi bir temizlik yapmıştır. Bu büyük temizliğin ardından ordumuzun bittiğini, kolay kolay ayağa kalkamayacağını, hele hele dünyaya parmak ısırtacak harekâtlar yapamayacağını düşünenlerin yanıldıklarını özellikle görmeleri sadece birkaç hafta sürdü.

Darbe girişiminden sadece 40 gün sonra başlattığımız Fırat Kalkanı Harekâtıyla bölgemizdeki insani krizin en önemli aktörü haline dönüştürülen DEAŞ’a ilk büyük ve ciddi darbeyi biz vurduk. Ardından Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı Harekâtlarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülkemizin çıkarlarını koruma ve bölgesinde huzuru sağlama konusundaki gücünü tüm dünyaya gösterdik. Bu başarının gerisinde ordumuzun personel temin ve eğitim sistemini yeniden yapılandırarak FETÖ’cülerin tasfiyesiyle oluşan boşluğu hızla doldurmamız vardır. Ordumuza çeşitli seviyelerde personel yetiştiren harp okullarımızı, meslek yüksekokullarımızı ve enstitülerimizi Milli Savunma Üniversitemizin bünyesinde daha kaliteli ve etkin eğitim verecek şekilde yeniden kurduk. Üniversitemizin yurt içinde ve yurt dışında uydurma haberlerle karalanmaya çalışılmasının arka planında işte bu başarının getirdiği hazımsızlık bulunuyor. Yaptığımız reformun ordumuzu zayıflatmaya değil tam tersine güçlendirmeye yönelik olduğunun en büyük ispatı; kazanılan başarılar, dünyanın dört bir yanında yürütülen görevlerdir.

Bir kez daha altını çizerek ifade ediyorum; Türkiye, artık darbeci zihniyetin 70 yıl boyunca örselediği askeri eğitim ve öğretim sistemini tamamen terk etmiştir. Yeni askeri eğitim ve yönetim sistemimizde milli iradenin üstünlüğü ilkesine sıkı sıkıya bağlı, sadece millete hizmet eden, sadece devletine ve onun meşru idarecilerine tabi bir Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hamdolsun sahip olduk. Bu kazanımdan kesinlikle taviz vermeyeceğiz.

Küresel ve bölgesel gelişmeler ordumuzu daha nitelikli ve daha fazla sayıda insan gücüyle takviye etmemiz gerektiğine işaret ediyor. Önümüzdeki dönemde tüm enerjimizi, konsantrasyonumuzu ve imkânlarımızı bu doğrultuda kullanacağız. Türkiye’nin böyle bir kabiliyete kavuşmasında emeği geçen Rektörümüz başta olmak üzere Milli Savunma Üniversitemizin tüm mensuplarına şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum.

Milletin Meclisi’yle, milletin Cumhurbaşkanı’yla, milletin yargısıyla ve en önemlisi milletin bizatihi kendisiyle birlikte ülkemizi 2053 vizyonuna hazırlarken en büyük güç kaynağımız milletimizin ordusudur. Bakanımızdan Genelkurmay Başkanımıza ve kuvvet komutanlarımıza kadar kahraman ordumuzun yönetim kademesindeki herkesi büyük ve güçlü Türkiye’nin inşasına verdikleri katkılar için tebrik ediyorum.

Değerli Misafirler,

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonunda kurulan küresel güç ve yönetim dengesi, son dönemdeki gelişmelerle ciddi bir sarsıntı içine girmiştir. Türkiye, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş yılları boyunca Ortadoğu, Kafkasya ve Karadeniz’de hep istikrar sağlayıcı bir unsur olarak yer almıştır. Soğuk savaşın ardından ülkemiz bu istikrar sağlayıcı rolünü Balkanlar’dan Güney Asya’ya, Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar geniş bir alana teşmil etmiştir. Terörle mücadelesindeki tecrübelerini ve geliştirdiği savunma sanayi ürünlerini tüm dostlarıyla paylaşan Türkiye’nin bu cömertliği pek çok yerde oyun değiştirici bir işlev görmüştür.

Göreve geldiğimizde savunma sanayimizin yüzde 20’si milli, bunun dışında elimiz boş. Ama şimdi hamdolsun bu yüzde 20, yüzde 80’e çıktı, artık belli bir gücümüz var. Dünyada 2008 finans kriziyle başlayan ekonomik sarsıntı, koronavirüs salgını ve Rusya-Ukrayna Savaşı’yla giderek şiddetlenmiştir. Öyle ki artık uluslararası mecralarda girilen dönemi yeni soğuk savaş düzeni olarak tanımlayanlar dahi vardır. Bu dönemin en baskın özelliği, jeopolitiğin tekrar önem kazanmasıdır. Doğu Akdeniz ve Karadeniz, yeni enerji kaynaklarının keşfinden, gıda ve tedarik zincirlerinin istikrarına kadar pek çok vasfıyla öne çıkan coğrafyalar arasındadır. Hiç şüphesiz güncellenen siyasi coğrafya, beraberinde yenilenen güvenlik konseptlerini de getirmektedir. Ülkemizin Akdeniz’den Karadeniz’e, Balkanlar’dan Kafkasya’ya kadar tüm etki alanındaki artan gücü, bu yeni dönemin sonuçlarından biridir.

Bu dönemin bir başka özelliği de; sosyal medyadan ve dijital mecralardan dizilere kadar farklı alanlarda kendini gösteren yeni tehditler sebebiyle milli güvenlik kavramının kapsamının genişlemesidir. Tabii göç gibi, radikalleşme gibi, yabancı karşıtlığı ve İslam düşmanlığı gibi sorunlar da artık milli güvenlik kavramı çerçevesinde tartışılmaktadır. Türkiye, asimetrik tehditlerle mücadele konusunda bir hayli müktesebat sahibi olmasına rağmen karşımızdaki tablo, bizim için de üzerinde uzun-uzun düşünülmesi gereken bir vahamet arz ediyor.

Krizlerle yüzleşen her ülke gibi, biz de kendi stratejilerimizi, taktiklerimizi, uygulamalarımızı gözden geçiriyoruz. Bizim diğerlerinden farkımız, son 20 yılda yaptığımız hazırlıklar sayesinde krizleri fırsata dönüştürme kapasitemizin ve kabiliyetimizin en yüksek seviyede oluşudur. Bilhassa gelişmiş ülkeler, bu konuda çok ciddi tereddüt ve yalpalama içindedir. Türkiye, uzunca bir süredir kendisine dayatılan veya şartlar gereği yapmak mecburiyetinde olduğu “bekle-gör” yaklaşımını bir süre önce terk etmiştir. Tehditleri kaynağında engelleme stratejisine geçerek, artık geriden gelen değil ön alan bir ülke haline geldik.

Bölgemizde ve dünyada yaşanan her gelişmeyi yakından takip ederek kendi stratejilerimize ve çıkarlarımıza en uygun adımları atarak yolumuza devam ediyoruz. Hamdolsun, bunun için gereken kapasiteye ve kabiliyete sahibiz. Ancak bu kapasiteyi ve kabiliyeti sürekli geliştirmemiz gerekiyor. Aksi takdirde geriye düşmemiz ve eskisi gibi istikrarsızlık bataklığına saplanmamız kaçınılmazdır. Eser ve hizmet altyapımız, yeni atılımları hayata geçirmek için bize uygun bir zemin oluşturuyor.

Hâlihazırda önümüzdeki en büyük sıkıntı, ekonomide yaşadığımız hayat pahalılığı meselesidir. Esasen beklenmedik birtakım gelişmeler uyguladığımız programların sonuçlanma süresini uzatmasıydı. Çoktan bütün bu meseleleri geride bıraktık, geride bırakıyoruz. Biz her şeyde olduğu gibi, bunda da bir hayır vardır diyerek işimize bakıyoruz. İnşallah, yılbaşından itibaren hedeflerimizin somut neticelerini almaya başlayacağız. Bu arada bölgesel ve küresel gelişmelerin önümüze getirdiği fırsatları en iyi şekilde değerlendirmek için gereken her türlü çalışmayı kararlılıkla yürütüyoruz. Savunma sanayimizin geliştirilmesi de bu çalışmalardan biridir. Güvenlik krizi yaşanan her yerde savunma sanayi ürünlerimizin kritik rolünü görmemiz, verdiğimiz emeklerin boşa gitmediğinin ispatıdır. Artık insansız hava araçlarımız var, artık silahlı insansız hava araçlarımız var, artık Akıncı’mız var. Ve hepsinden öte şimdi bizler ciddi manada diğerleriyle, farklı ülkelerle bu mücadeleyi kararlı bir şekilde verme gücüne sahip olduk.

Kriz yaşayan ülkelerin her biriyle ilişkimizi ortak çıkarlar ve dengeler çerçevesinde yürütmemiz, ülkemizin bir diğer ayırt edici vasfıdır. Ülkemize yönelik tehditlerle kendi yöntemlerimizle mücadele ederken NATO ve Avrupa Birliği başta olmak üzere, uzunca bir süredir içinde yer aldığımız ittifaklarla bağımızı da koruyoruz. Elbette güya müttefik olduğumuz ülkelerin Türkiye’ye yönelik düşmanca tavırları veya bu tür tavırlar sergileyenlere verdikleri destekler canımızı sıkıyor. Ancak biz bu ilişkilerimizin toplamındaki kâr ve zarar hanesine bakarak hareket ediyoruz. Bir yandan da ihtiyaçlarımıza uygun yeni ortaklıklar kurmayı ihmal etmiyoruz. Biz her zaman diyalogdan, iş birliğinden, birlikte kazanmaktan, dostluktan yana olduk. Gönlümüzü ve kollarımızı bize bu şekilde yaklaşan herkese açık tuttuk. Aksi yönde hareket edenlere karşı ise, sabırla, anlayışla, hüsnüniyet yaklaşmayı prensip edindik.

Türkiye’yi vesayetle, darbeyle, ekonomik tuzaklarla dize getiremeyenlerin hâlâ siyaset ve toplum mühendisliği yöntemlerinden medet ummasını acı bir tebessümle izliyoruz. Sadece şuradaki tablo bile bu tür heveslerin kursaklarda kalmaya mahkûm olduğunu göstermeye yeterlidir.

Değerli Kardeşlerim,

Diyalogdan, iş birliğinden yana attığımız adımlar, milletimizin son iki asrı hem çok büyük mücadelelerle, hem çok büyük kayıplarla, hem de geleceği kucaklayacak tarihi kazanımlarla geçmiştir. Osmanlı’nın son asrındaki kayıplarımız öyle dramatik, öyle acı, öyle beklenmedik olmuştur ki, bunu yaşayan neslin ruhunda derin yaralar açmıştır. Milli mücadelemizi zafere ulaştırıp yeni devletimizi kurduğumuzda, bu tarihi zaferin kahramanlarının çoğunun doğup-büyüdükleri yerler bile sınırlarımız dışında kalmıştır. Yahya Kemal’in kaybedilişini Bursa’yla eş tuttuğu Üsküp, İstanbul’dan 61 yıl öncesinden bizimdi. Böylesine büyük bir enkazın üzerinde yeni devletimizi yükseltebilmiştik. Yine Yahya Kemal’in dizeleriyle ifade edecek olursak;

“Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,

Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.”

Evet, Malazgirt’teydik, Alparslan, onun ruhuyla beraberdik. Orada başlayan, Fatih’le devam eden, Gazi Mustafa Kemal’le doruğa çıkan, attığımız bu adımlarla işte yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa ve ihya edişimiz, muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkma hamlemiz, bir şeylerin birilerine işaretidir. Evet, tarih boyunca ecdadın kanlarıyla, alın terleriyle suladığı, bıraktığı eserlerle mühürlediği yerler, bugün bizde olmasa bile bizim gönlümüz ve kalbimiz daima oralardadır. Harp okullarımızdan mezun ettiğimiz dost ve kardeş subaylarımızın her birini de işte bu kadim bağların gönül elçileri olarak görüyoruz. Türkiye, ayak bastığı her yere sadece huzur götürür, barış götürür, dostluk götürür, refah götürür. Bizim kimsenin toprağında, kazancında, özgürlüğünde gözümüz yoktur, olamaz. Bu anlayışımızın örneklerini dünyanın dört bir yanında sergiledik, sergiliyoruz. Afrika’dan Güney Amerika’ya kadar nerelerde asırlardır zulüm altında inlemiş, canları ve malları yağmalanmış toplum varsa, bugün hepsinin de en hasbi ve fedakâr yol arkadaşı Türkiye’dir. Çünkü biz yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü felsefesiyle dünyaya ve insanlığa bakıyoruz. İnşallah hedeflerimize ulaşarak Türkiye’yi dünyanın en büyük ekonomileri, askeri güçleri, siyasi ve sosyal toplumları seviyesine çıkardığımızda aynı anlayışla daha çok insanı kucaklayacağız.

Bu duygularla bir kez daha mezun olan teğmenlerimizi ve dost ülke öğrencilerimizi tebrik ediyorum. Birincilikle mezun olan teğmenlerimizi ayrıca kutluyorum. Milli Savunma Üniversitemizin Rektörüne ve hocalarına,  emekleri için tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Ve gençlerimizi bize emanet eden anne-babalara; yine şahsım, milletim adına şükranlarımı sunuyorum.

Kalın sağlıcakla.