Zindandan Mehmet’e Mektup Sergisi ve “Reis Bey” Tiyatro Gösterimi’nde Yaptıkları Konuşma

13.05.2022

Kısakürek Ailesinin Değerli Mensupları,

Sevgili Necip Fazıl Dostları,

Kıymetli Misafirler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Yaklaşık 39 yıl önce dar-ı bekaya uğurladığımız fikir, dava ve aksiyon insanı Üstat Necip Fazıl Kısakürek’i rahmetle, şükranla yâd ediyorum.

Gerek biraz önce gezdiğim sergiyle, gerek diğer etkinliklerle Üstadı layıkıyla yâd edeceğimiz bu programın düzenlenmesinde emeği geçen Mehmet, Osman ile Şeyma ve Emrah kardeşlerimiz başka olmak üzere herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Tarihin ve teknolojinin bir araya getirildiği bu programdaki etkinlikler üstadın maziden atiye kurduğu köprüye yaraşır bir tablo ortaya çıkarıyor. Bu yılkı anma programının ana temasını Üstadın özellikle Toptaşı Cezaevi’nde yazdığı, Zindandan Mehmed’e Mektup, şiiri oluşturuyor. Önümüzdeki yılın programı da inşallah Sakarya Şiiri etrafında şekillenecektir.

Vefat günü olan 26 Mayıs’ta ikinci namazını müteakip Ayasofya Camii’nde hatim duası yapılacak. Üstat verdiği bir konferansta Ayasofya için şöyle diyordu: Ayasofya açılacak, hem de öylesine açılacak ki kaybedilen bütün manalar zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak, Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek.” Evet, hamdolsun Ayasofya tam da Üstadın dediği şekilde açıldı. Kendisinin ardından okunan hatmin duasının orada yapılacak olması da manevi Kurtuluş Savaşı’nın bütün meselelerinin çıktığı yer diye tarif ettiği bu ulu mabedin asli misyonuna dönüşünün işaretidir, Allah’a hamdolsun.

Hiç şüphesiz değerli dostlar, Necip Fazıl Kısakürek deyince aklımıza önce onun şairliği geliyor. Kendisi herhangi bir şair olmanın ötesinde, şairlerin sultanıydı. Bunun yanında emsalsiz bir hatipti. Evlere, kahvehanelere, konferans salonlarına, kürsülere sığmayan bir mücadelenin yılmaz öncüsüydü. Büyük Doğu’nun usta muharriri, büyük mütefekkiri, mukaddes emanetin dönmez dava eriydi. Mutlak hakikati ararken gösterdiği merakı, cesareti, gayreti ve azmiyle yaşadığı zamanın karanlıkları aydınlatan kameriydi. Mazi ile köprülerin atıldığı, irtibatın koparıldığı bir zamanda kitapları, makaleleri, piyesleri ve hitabetiyle kabalıkların ve kalabalıkların karşısına çıkmıştı. İnsanların gönül tellerini titreten, kitleleri peşinden sürükleyen yazıları ve sözleriyle aralarında bizim de bulunduğumuz nice nesillerin hayatını etkilemiştir.

Hiç unutamıyorum, bir gün hâkimin, artık senden bıktık, ne zaman karşımızda olmayacaksın, denilince aldığı cevap çok manidardır; siz burada hancı, ben de bu davada yolcu oldukça ben bu hana daha çok uğrarım ifadesidir. Mesele hancı-yolcu meselesi, biz de bu dünyada yolcu değil miyiz? Yolcuyuz ve bu handan geçerken bırakacağımız eserler çok önemli.

Üstat, bütün dahiler gibi anlaşılması ve anlatılması son derece zor bir sanatkârdı. Onun zekâsı ve muhayyilesi fikrin dehlizlerinde öyle bir deveran ederdi ki, ardından yetişmek mümkün değildi. Kendi iç dünyasında durduğu o girift dengelere, çözdüğü müşkül bilmecelere ve yaşadığı derin ıstıraplara ancak kaleme ve kelama döktüğü kadarıyla muttali olabilirdiniz. Edebiyatın bütün sahalarında eserler vermiş olmakla birlikte, tarih alanında yazdıkları geç kalmış bir hesaplaşmanın vasıtasıydı. Silinmiş, unutturulmuş, çarpıtılmış, hatta tersyüz edilmiş bir tarihi asli haline döndürmek gibi çetin bir vazifeye talip olmuştu.

Osmanlı’yla, Cumhuriyet Türkiye’siyle, tek parti dönemiyle, toplumla ve siyasetle ilgili hakikatleri korkusuzca dile getirdi. Önünde hayatını dilediği gibi yaşayabileceği imkanı olduğu halde, o, zorluğu, meşakkati, çileyi seçti. Davası uğruna bedel ödemekten hiç kaçmadı. Yaşadığı onca mağduriyete ve mahkûmiyete rağmen umudun, kurtuluşun, diriliş ruhunun kaynağı Türkiye’dir, demekten bir an olsun geri durmadı. Şerefi, izzeti, güzeli ve estetiği dışarıda arayanlara daima vatan coğrafyasını, tohum halinde bir çekirdek olarak gördüğü Anadolu’yu ve tarihimizi işaret etti.

Batması istenen, bunun için her türlü çaba gösterilen kadim medeniyetimizin bu topraklarda yeniden yükseleceğine tüm kalbiyle inanıyordu. Eserlerinde sık sık vurguladığı Türk kavramıyla Selçuklu’dan ve Osmanlı’dan tevarüs ettiğimiz değerlere sahip çıkıyordu.  Bilhassa 14 ve 19. asır arasındaki 500 yıllık devrede milletimizin yetiştirdiği büyük şahsiyetleri örnek gösteriyor, onları kendi üslubuyla şöyle tanıtıyordu: Yunus Emre’de mavera-i hasret, Fuzulide beşeri rikkat, Baki’de sultani haşmet, Nefi’de hamasi belagat, Nedim’de garami hassasiyet, Şeyh Galip’te bedi-i zarafet. Ve hepsinde teker teker bu kıymetlerin hepsi Osmanlı’yı büyük yapan işte bunlardır ve bunlara benzer diğer dallarda emeklerini ortaya koyanlardır.

Üstadın bu heyecanlı dili ve üslubu, sevenleri için numune-i imtisal oldu. Öz yurdunda parya muamelesi gören bu millet, tarih sahnesine tekrar çıkmak için ihtiyacı olan özgüveni onun kelimelerinde buldu. Necip Fazıl bu millete kimsenin icazetine, inayetine muhtaç olmadan ruh kökünden aldığı kuvvet ve cesaretle var olabileceğini gösterdi. Üstadın en önemli sermayesi, samimiyeti, en büyük şiarı sahiciliğiydi. Şiirin gücüne, eserlerinin kalibresine, mücadelesinin örnekliğine rağmen, sırf baskılara boğun eğmediği, aydın zorbalığına teslim olmadığı için takunyalı, gerici, süper mürşit gibi aşağılamalara maruz kaldı.

O günlerin bazı gazeteleri Üstadın yazılarından dolayı her mahkemeye çıkışını adeta bir kutlama gibi müjde edasıyla manşetten duyurdular. Aynı dönemin bazı gazetecileri ise, fikirle, kalemle, kelamla bileğini bükemedikleri Necip Fazıl’ı hakaretlerle alt etmeye çabaladılar. Karşılarında bütün bu saldırılara ve hoyratlıklara yalnızca şiirleriyle, kitaplarıyla, konferanslarıyla cevap veren bir Necip Fazıl vardı. Nitekim onu tarihe gömmek isteyenlerin bugün esamesi bile okunmazken, Üstat fikriyle ve hatıralarıyla aramızda yaşamayı Allah’a hamdolsun sürdürüyor.

Üstadın eserleri bizim neslimizle birlikte gençlerimizin yolunu ve ufkunu da aydınlatmaya devam ediyor. Kalemini davasının kılıcı yapanla, kökü dışarıda ideolojilerin maşalığından başka vasfı olmayan arasındaki fark işte budur.

Değerli Dostlar,

Necip Fazıl bugünkü Türkiye’yi anlamak için önce Sultan İkinci Abdülhamit’in anlaşılması gerektiğine inanıyordu. Bu yaklaşımını da marifet büyük kısmı kursaktan doğma uydurmalarla Abdülhamit’i konuşturmakta değil, onun hakkında konuşabilmektedir, diyerek farklı bir boyuta taşıyordu. En önemli eserlerinden olan Ulu Hakan kitabı bir tarih veya edebiyat ürünü olmaktan ziyade, bu anlayışla ortaya konmuş bir dava manifestosuydu. Ülkemizde bunca yıl sonra hâlâ Sultan Abdülhamit’e husumet besleyenlerin, edepsizce dil uzatanların, onunla hesaplaşma peşinde koşanların olduğunu gördükçe Üstadın tespitlerinin ve hassasiyetinin doğruluğunu tekrar tekrar anlıyoruz.

Asırlar geçse de maalesef bu ülkenin gündemi ve tarafları hiç değişmiyor. Dün de kendi bencil hesapları için ülkeyi ve milleti ateşe atmaktan, tarihini ve kültürünü hiçe saymaktan çekinmeyenler vardı.

Değerli Kardeşlerim,

Bugün de aynı yolda yoldan giden kifayetsiz muhterisler mevcuttu. Elbette Üstadın her dediği, yazdığı dokunulmaz, tartışılmaz, müzakere edilmez değildir. Osmanlı’nın yıkılışına ve Cumhuriyetin kuruluşuna şahitlik etmiş, tek parti devrinin tüm zor balıklarını iliklerine kadar yaşamış, tasavvuf kapısından girerek yeni bir dünya ile tanışmış. Ülkedeki tüm fikir hareketlerinin içinde bizzat bulunmuş. Devrinin tüm sınamalarından geçmiş bir ismin kendi iç yolculuğunun zorlu ve meşakkatli geçmesi kadar tabi bir şey yoktur. Nitekim Üstadın da kendisi ile ilgili pek çok tanımlamayı artarda sıraladıktan sonra işaret ettiği en önemli husus, fikir namusudur. Üstadın fikir namusu hassasiyeti ile yaptığı tespitlerin ve beslediği ruhun milletimizin ufkunu aydınlattığı, heyecanını harekete geçirdiği, bilincini güçlendirdiği bir gerçektir. Bu besleyici damara, bu ateşli heyecana, bu itici lokomotife her dönem ihtiyacımız vardı. En çok da içinden geçtiğimiz şu kritik süreçte ihtiyacımız var. Bunun için Necip Fazıl’ı okumak, anlamak, onun açtığı yolu, yükselttiği o dava bayrağını ruhu ve manasıyla sürekli daha ileriye taşımak hepimizin boynunun borcudur.

Fikir dünyası çoraklaşmış, ruh dünyası daralmış, heyecanı körelmiş, azmi kırılmış bir milletin ne büyük davaları taşımaya, ne de kendine güçlü bir gelecek inşa etmeye takati yeter. Dünyadaki şartların zorluğu, ülkedeki entelektüel iklimin bunaltıcılığı, bireysel sıkıntılarımızın ağırlığı hiç birimiz için bu mücadeleden geri kalma bahanesi olamaz. Siyasette, fikirde, edebiyatta, hayatın her alanında tek başımıza da olsak, kalabalıklar içinde yalnız da kalsak bu mücadeleyi vermekle mükellefiz. Zafere ulaşırsak ne ala, ulaşamazsak bile mücadelenin bizatihi kendisi biz faniler için en büyük şeref payesidir.  Hatırlarsanız nice büyüğümüz ömrünü Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması mücadelesine adamıştı. Bu mücadelenin sonunu göremeden ölüp giden nice isimler oldu. Ama onların verdiği mücadelenin izini takip ederek, onların açtığı yoldan ilerleyerek, işte bugün Fatih Sultan Mehmet Han’ın emanetini yeniden gediğine koyduk. Üstadın ve diğer büyüklerimizin hayatlarını adadıkları davaların neticelerini de inşallah birer birer görmeyi sürdüreceğiz. Biz değilsek bizden sonraki nesiller bunu sağlayacaklardır.

Sözlerimi yine Üstadın şu veciz ifadeleriyle bitirmek istiyorum:

Üzülme! Bu davanın sahibi Hak’tır.

Hak olan davada zafer muhakkaktır.

Bir kez daha Necip Fazıl Kısakürek Üstadı rahmetle, minnetle, hasretle yâd ediyor, bu programın düzenlenmesinde emeği geçenlere şahsım, milletim adına tekrar teşekkürlerimi sunuyorum. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Kalın sağlıcakla.