1. Uluslararası Medya ve İslamofobi Sempozyumu’nda Yaptıkları Konuşma

25.05.2021

Aziz Milletim,

Değerli Misafirler,

Hanımefendiler, Beyefendiler;

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Yurt dışından programa teşrif eden misafirlerimize ülkemize ve başkentimize hoş geldiniz diyorum. Uluslararası Medya ve İslamofobi Sempozyumu’nun insanlık, İslam âlemi, ülkemiz, kurumlarımız için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Görüşleri, değerlendirmeleri ve tartışmalarıyla sempozyuma katkı verecek olan herkese şimdiden şahsım, milletim adına teşekkürlerimi sunuyorum. Kültür ve Turizm Bakanlığımız ve İletişim Başkanlığımızın desteğiyle Türkiye Radyo ve Televizyon Üst Kurulumuz, Diyanet İşleri Başkanlığımız, TRT, Erciyes Üniversitesi ve SETA tarafından düzenlenen bu toplantının icrasında emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.

Sözlerime karşımızdaki meselenin İslamofobi, yani İslam korkusu değil, düpedüz İslam düşmanlığı olduğunu belirterek başlamak istiyorum. Evet, Batı başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde İslam düşmanlığı hastalığı tıpkı kanser hücresi gibi hızla yayılmaktadır. Tarih boyunca faklı dinlere mensup insanlar arasında rekabet, gerginlik, hatta çok kanlı çatışmalar hep olmuştur. Anadolu’yu ve Kudüs’ü el geçirme hülyasıyla gerçekleştirilen ve uzunca bir süre devam eden Haçlı Seferleri, yol açtığı yıkımlarla dünya tarihinin seyrini değiştirmiştir. Osmanlı’nın Viyana kapılarına dayanan fetihleri sırasında bu çerçevede ne ecdadı, ne bizi, ne de torunlarımızı zan altında bırakacak hiçbir müessif hadiseye rastlanamaz. Buna mukabil, Batı, Türker’in şahsında somutlaştırdığı Doğulu toplumlara karşı kibrini ve kinini oryantalizm kavramı adı altında daima korumuştur. İşte bunun son örneklerinden biri de Avusturya Başbakanlık binasına terörist İsrail’in bayrağını çekmeyi ortaya koyuyorsa, bunun nerelere vardığını çok rahat anlamak mümkündür.

Esasen Osmanlı bakiyesi coğrafyalarda girişilen geniş siyasi ve kültürel değişim hareketleri Batının bu bölgedeki farklılıkları kendi formatı içinde eriterek yeniden kurgulama gayretinden ibarettir. Çevremize baktığımızda yer yer kısmi başarılarına rastlayabileceğimiz bu yaklaşım içerdiği dini ve etnik ırkçılık sebebiyle geniş bir taban tutmakta muvaffak olamamıştır. Bu başarısızlık İslam dünyasında bitip tükenmek bilmeyen dış müdahaleler, iç çatışmalar, derin ve kanlı hadiseler şeklinde kendini göstermiştir. Yakın tarihte İslam düşmanlığının yol açtığı acıların Bosna’daki katliamların Arakan’daki kıyımlara, halen Türkistan’dan Filistin’e pek çok yerde yaşanan trajedilere kadar sayısız örneği vardır. Günümüzdeki İslam düşmanlığı dalgası ise çok daha sinsi ve örtülü yöntemlerle yürütülmektedir.

Değerli Misafirler,

Amerikan yönetiminin 11 Eylül saldırıları ardından başlattığı Müslümanları şeytanlaştırma stratejisi pek çok toplumun kültürel yapısında zaten var olan İslam düşmanlığı virüsünü tetikleyen bir işlev görmüştür. Bugün Avrupa’da Fransa’nın başını çektiği kimi ülkeler İslam’ı kendi meşreplerine göre şekillendirmek için yoğun çaba içindedir. Sanayi devriminin ardından kendi halklarıyla birlikte sömürgeleştirdikleri pek çok coğrafyanın doğal kaynağı alın teri ve kanı üzerinde güçlü bir güvenlik ve refah düzeni kuranlar, 21. yüzyıla ciddi endişelerle girdiler. Azalan nüfus artışı hızları sebebiyle demografik tehditlerle de karşı karşıya olan Batı ülkeleri, değişen küresel güç dengelerinin yol açtığı belirsizlikleri kendi kamuoylarını faşist söylemlerle oyalayarak geçiştirmeye çalışıyor.

Daha düne kadar marjinal kabul edilen kimi ırkçı akımların artık siyasetin merkezine yerleşmeleri, Batının içine düştüğü bataklıktan kurtulmak yerine derine gömülmeyi tercih ettiğinin işaretidir. Uzunca bir süre dini özgürlüklerin kalesi olarak kendilerini dünyada seçkin bir konuma oturtanlar, bugün Müslümanlara ait her türlü sembolü yasaklama yarışına girmiştir. Kutsal Kitabımız Kur'an-ı Kerim’e, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’a, Müslüman kadınların ve erkeklerin kıyafetleri başta olmak üzere dini tercihlerini ifade eden sembollere yönelik saldırılar bizzat devletler tarafından himaye edilmekte, dolayısıyla desteklenmektedir. İstatistikler sorunun ulaştığı vahim boyutları açıkça göstermektedir. Batıda ırkçı ve İslam düşmanı saldırılar son 5 yıl içinde yüzde 250, bu saldırılarda hayatını kaybedenlerin oranı ise yüzde 700 artmıştır. Yine son 5 yıl içinde en büyük 5 Avrupa Birliği ülkesinde sivil toplum kuruluşlarına 15 binin üzerinde İslam düşmanlığı hadisesi bildirilmiştir. Avrupa’da mukim vatandaşlarımızı hedef alan bu saldırıların oranında da maalesef geçen yıla göre yüzde 54 artış olmuştur. Bir süre öncesine kadar sadece göz yumulan, sesiz kalınan, polisiye hadiseler seviyesinde tutularak, dikkatlerden kaçırılan İslam düşmanlığı bütün bu faaliyetleri artık anayasalara ve kanunlara derç edilmeye başlanmıştır.

Ülkeyi yönetme sorumluluğunu üstlenen siyasi partilerle polis teşkilatları başta olmak üzere tüm vatandaşlarının güvenliğini sağlamakla sorumlu kamu otoriteleri, adeta bir İslam düşmanlığı yarışına girişmiştir. Siyasetin ve kamu kurumlarının bu yönelimleri Batı ülkelerinde yaşayan demokrat insanlar arasında da İslam’a ve Müslümanlara karşı temelsiz bir önyargının gelişmesine yol açmaktadır. Halbuki özgürlüklerin ortadan kalktığı bir yerde refahın da uzun süre varlığını sürdüremeyeceği gerçeğine sırtını dönenler aslında İslam’a değil kendi geleceklerine düşmanlık etmektedir.

Şu gerçeğin akıl ve vicdan sahibi herkes tarafından kabul edileceğine inanıyorum: Tarih boyunca İspanya’dan Almanya’ya kadar Yahudi düşmanlığı ayıbının mahcubiyetiyle dini ve etnik özgürlük pergelini olabildiğince açan Batı ülkeleri, şimdi aksi istikamette hızla yol almaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında bütün bu yaşanan Yahudi soykırımını kendilerince özel bir paranteze alanlar, bu defa hedef tahtasına Müslümanları yerleştirmişlerdir. Zihniyet aynı olunca sonuçların farklı çıkması mümkün değildir. Müslümanlara yönelik bu yeni ırkçılık Batılıların kendileri tarafından İslamofobya adıyla yumuşatılmak istense de biz gerçekte yapılanın İslam düşmanlığı olduğunu gayet iyi biliyoruz.

Önceleri İslam düşmanlığını İslami terör yaftasıyla meşrulaştırmaya çalışanlar, artık gelinen noktada hiçbir ayrım yapmadan tüm Müslümanları hedef almaktan kaçınmıyorlar, çünkü mızrak çuvala sığmıyor. Kendilerini kültürel olarak üstün görenler, Müslümanlar başta olmak üzere diğer tüm grupları ötekileştirmekten de imtina etmiyor. Bu, ötekine yüklenen olumsuz anlamların Batının kendi iç meselelerini çözmekte zorlandıkça artmasının gerisindeki saikleri de iyi değerlendirmek gerekiyor. Asırlar boyunca bizzat aydınlarını kullanarak kuşaklar boyunca kendi toplumlarını İslam’la özdeşleştirdikleri Türk korkusuyla yetiştiren Avrupa, böylece siyasi dağınıklığının yol açtığı sorunları saklamayı başarmıştır. Modern dönemde bu yaklaşımın kısmen devam etmesi, derin hafızadaki iç kavga ve dış düşman travmalarının sürdüğüne işaret etmektedir.

Salgınla beraber siyasi ve ekonomik gücü kaybetme kaygısı derinleştikçe Avrupalıların dengesi de bozulmaktadır. Bu da modern Avrupalı kimliği, daha doğrusu Avrupalı birliğini dini ve kültürel fanatizmin dozunu arttırarak koruma refleksinin yaygınlaşmasına yol açmaktadır. Soğuk savaş döneminde komünizm tehdidine karşı korunan bu Avrupalı kimliğinin yeni motivasyon aracı İslam düşmanlığı olarak şekillenmektedir. Hıristiyanlık içinde var oluş amacını İslam düşmanlığı olarak belirleyen kimi akımların sahip oldukları siyasi ve ekonomik gücün de katkısıyla giderek etkinlik kazanmalarını da bu çerçevede değerlendirebiliriz.

Dünyadaki gelişmeler Avrupa’nın sahip olduğu ekonomik zenginliği koruma ve güvenlik kaygılarını daha da arttıracak yönde ilerlemektedir, bu da İslam düşmanlığının yükselmeyi sürdüreceği anlamına gelmektedir. Nitekim Batı medyasını yakından takip edenler Müslümanları terörist, İslam’ı terör dini olarak gösterme gayretlerinin arttığını göreceklerdir.

Değerli Misafirler,

Bizlerin siyasi alandaki karşılığı da sürekli güçlenen İslamofobi, daha doğru bir ifadeyle İslam düşmanlığı akımına karşı yeni ve daha etkili yaklaşımlar geliştirmemiz gerekiyor. Her şeyden önce dünyadaki 7,5 milyarı aşkın insanın her birine İslam’ın değil İslam düşmanlığının küresel bir tehdit olduğunu anlatmalıyız. Batının bu tehdidin siyasi, sosyal, psikolojik, ekonomik boyutlarını tartışmak yerine ırkçı ve ayrımcı akımların etkisine girmesi işin kolayına kaçmaktan başka bir şey değildir.

Bunun kolay bir yer olmadığını elbette biliyoruz. Batıyı bir yana bıraktık, kendi ülkemizde bile bu hastalığın çeşitli tezahürleriyle karşılaştığımız gerçeğini unutmamalıyız. Nüfusunun çok büyük bir bölümünü Müslümanların oluşturduğu bir ülkede ezana, camiye, başörtüsüne, dini ibadetlere tahammül edemeyenlere rastlayabiliyoruz. Ülkemizde yıllardır süren laiklik tartışmalarının gerisinde dini özgürlüklerin korunmasından ziyade yasaklanması niyetlerinin yol açtığı gerilimler var. Devletle vatandaşını karşı karşıya getiren bu çarpık zihniyet, darbelerin en büyük bahanelerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok partili siyasi hayatımızın kara lekeleri olan 1960 ve 1980 darbeleriyle 28 Şubat müdahalesinin argümanlarına baktığımızda bu gerçeği hep birlikte görüyoruz, görebiliriz. Demek ki İslam düşmanlığına karşı yürüteceğimiz mücadelenin stratejisini içeriği de kapsayacak şekilde belirlememiz gerekiyor.

Hiç şüphesiz bu mücadelede üzerinde en çok üzerinde durulması gereken unsurların başında medya gelmektedir. İsrail’in Filistin şehirlerinde yol açtığı yıkımın ve gerçekleştirdiği katliamın üstünü örterken kendi hayat hakkını koruyan insanların direnişine terör yaftası yapıştırabilen bir medya düzeninde işimizin zor olduğu ortadadır. Aynı durum ülkemiz için de geçerlidir. Türkiye’nin terör örgütlerine karşı yürüttüğü bu mücadeleyi insan hakları ihlali kapsamına sokmaya çalışanlar kendilerine yönelik en küçük bir tehdide karşı sergilenen orantısız gücü ise olabildiğince yüceltiyorlar.

Bu vesileyle 28 yıl önce 24 Mayıs 1993 tarihinde PKK tarafından Bingöl-Elazığ yolunda otobüslerinin önleri kesilerek, alçakça şehit edilen 33 sivil ve silahsız askerimizi rahmetle yâd ediyorum.

Bize düşen görev; elimizdeki tüm imkânları kullanarak gerçekleri dünyaya anlatmak için çalışmaktır. Dünyanın her yerindeki vicdan sahibi siyasetçileri, aydınları, medya mensuplarını, din düşmanlarını, bu arada kendi din adamlarımızı, İslam düşmanlığı hastalığına karşı harekete geçirmemiz gerekiyor. Bu tehdide maruz kalan tüm toplumların ve ülkelerin bir araya gelerek uluslararası alanda güçlü bir iletişim ağı kurmalar şarttır. İnsanlığın tamamının huzuru ve güvenliği için hayati öneme sahip İslam düşmanlığının önüne geçilmesi çabaları, oluşturulacak ortak akıl mekanizmalarıyla yürütülmelidir. Aksi takdirde çok vakit ve enerji harcandığı halde oldukça az neticenin alındığı verimsiz bir tabloyla karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır.

Dünyadaki mültecilerin çoğunluğunu Müslümanlar oluşturuyor. İlk çatışmalarda en çok Müslümanlar ölüyor. Sefalet en çok Müslümanlar arasında görülüyorsa, ortada öncelikle çözülmesi gereken birlik, beraberlik ve dayanışma sorunu var demektir. İslam dünyası kendi arasında vahdeti tesis ettiğinde, İslam düşmanlığına karşı verilecek mücadelenin kısa sürede neticeye ulaşması mümkündür. Aksi takdirde hep konuşulan, hem tartışılan, ama işe yarar tek bir adımın bile atılamadığı mevcut kısır döngü hali sürüp gider.

Uluslararası Medya ve İslamofobi Sempozyumu’nun bu doğrultuda yeni bir dönemin başlangıcına vesile teşkil etmesini özellikle diliyorum.

Sempozyuma fikirleriyle katkı verecek tüm bilim insanlarına, medya mensuplarına, katılımcılara bir kez daha teşekkür ediyorum. Bu önemli toplantının düzenlenmesinde emeği geçenleri tekrar tebrik ediyorum.

Hepinize sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum; kalın sağlıcakla.