Beykoz Cam Ve Billur Müzesi Açılış Töreni’nde Yaptıkları Konuşma

09.04.2021

Değerli Misafirler,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Milli Saraylarımızdaki nadide parçalardan oluşan cam eserlerimiz gerçekten iftihar verici bir zenginliğe sahiptir. Bu koleksiyondan seçilen eserler ülkemizin ilk defa Beykoz Cam ve Billur Müzesi2nde sanatseverlerin ve milletimizin beğenisine sunulmaktadır.

Osmanlı döneminde kurulan Beykoz Cam ve Billurat Fabrika-i Hümayunu Binası’nda açılan bu müzenin hem mimarisi, hem de içindeki eserleri itibariyle ülkemize ve İstanbul’a ayrı bir değer kattığına inanıyorum.

Müzemizin restorasyonunda ve bu eserlerin sergiye hazırlanmasında emeği geçenleri tebrik ediyorum.  Az önce de Sayın Başkanın ifade ettiği gibi, üç yıl kadar önce İsmail Kahraman Bey’in Meclis Başkanı olduğu dönemde burayı ziyaret etmiş ve gelişmeleri takip etmiştim ve o gelişmelerde de bir kısım objeleri o gün görmüştüm. Tabii o günden bugüne üç yıl içinde çok ciddi yol alındı, mesafe kat edildi ve şimdi de açılışını yaparak, gelinen noktayı hep beraber göreceğiz. Esasen müze binasının da içinde yer aldığı bu geniş alan içindeki köşkleri, havuzları, tiyatro binası ve ahırlarıyla başlı başına bir sanat vahasıydı. Günümüzde bu eserlerden geriye kalan ahır binası Milli Saraylarımız tarafından restore edilerek müzeye dönüştürülmüştür.

Dönem mimarisinin en nadide eserlerinden biri olan bu müzeyi Cumhurbaşkanlığı olarak ülkemize kazandırmış olmaktan memnuniyet duyuyoruz. Gönül isterdi ki inşa edildiği tarihteki tüm eserleriyle bu mirası yaşatabilseydik. Maalesef ülkemizde bir dönem ecdat mirasına gerçekten çok hoyrat davranılmış, nice güzel eserler yerle yeksan edilmiştir.

Büyükşehir Belediye Başkanlığımızdan itibaren başlayan, Başbakanlığımız ve Cumhurbaşkanlığımız döneminde de devam eden süreçte tarihi mirasımızdan koruma altına almak için özel gayret sarf ettik. Dolmabahçe’de harap haldeki mekânları restore ederek önce Başbakanlık, şimdi Cumhurbaşkanlığı hizmetlerinde kullanıyoruz. Beylerbeyi Sarayı takibimizle Meclis Başkanlığı tarafından restore edildi. Daha sonra yine Cumhurbaşkanlığı bünyesinde değerlendirdik. Aynı şekilde büyük bir vefasızlıkla harabeye dönen Yıldız Sarayı Mabeyn Köşkü’nü restore ederek ülkemizin sembol eserlerinden biri haline getirdik. Yıldız Sarayı’nın diğer kısımlarıyla ilgili çalışmalar da yine devam ediyor. Tarabya’daki harap halde bulunan Huber Köşkü ile adeta tamamen yıkılmış olan Çengelköy’deki Vahdettin Köşkü’nü de yeniden ayağa kaldırdık. Milli Saraylar Başkanlığımızı Cumhurbaşkanlığına bağlayarak, ecdat yadigârı diğer eserleri de bizzat takibimiz altına aldık.

Amacımız, tüm bu mekânların hem en sağlıklı ve hızlı şekilde restore edilebilmelerini, hem de yaşayan mekânlar olarak korunabilmelerini sağlamaktır. Bununla kalmıyor, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi başta olmak üzere yeni yapılan kamu binalarının da Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin bugüne miras olarak kalması sebebiyle o izleri yarınlara taşımaktır ve modern mimari yorumlarla da inşasını temin etmektir. Böylece ülkemize uzunca bir süredir hâkim olan çirkin, ruhsuz, kimliksiz yapı inşası dönemini sona erdirerek gelenekle geleceği harmanlayan yeni bir devri başlatmayı hedefliyoruz. İnşallah bu yolda önemli bir mesafe de kat ettik. Artık pek çok şehrimizde sadece kamunun değil özel sektörün ve kişilerin de projelerini aynı anlayışla yürüttüklerini görüyoruz. Yatay mimariyi de yaygınlaştırmak suretiyle Türkiye’nin çehresini orta ve uzun vadede tamamen değiştireceğimize inanıyoruz.

Değerli Misafirler,

Her fırsatta altını çizerek tekrar ettiğimiz bir hususa burada bir kez daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum; yaşadığımız coğrafyada 200 yıllık Selçuklu, ardından 600 yıllık Osmanlı ve bir asra yaklaşan Cumhuriyet tecrübeleriyle yaklaşık bin yıllık bir geçmişiz var. Medeniyet müktesebatımız ise çok daha eski ve çok daha geniş bir coğrafyaya yayılmaktadır.

Bugün de Orta Asya’dan Avrupa’nın içlerine kadar her yerde ecdadımızın bıraktığı kültür izlerine rastlıyoruz. Yaşadığımız coğrafya ise insanlığın en kadim yerleşim yerlerinin başında gelmesi hasebiyle kendi içinde çok daha büyük bir zenginliği barındırıyor.

Sahip olduğumuz bu büyük tarih, kültür ve medeniyet mirasına hakkıyla sahip çıkmadığımız ise acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. İşte bu sebeple sorumluluk üstlendiğimiz her yerde ve her alanda kökü mazide olan ati anlayışıyla hareket ediyoruz. Elbette kültür, sanat, ilim dediğimiz hususlar bir anda üretilemediği gibi, bir anda da ortadan kaybolmuyor. Bununla birlikte sağlam siyasi, ekonomik, askeri güce sahip olamayan toplumların kültürlerini, sanatlarını, ilimlerini yaşatmakta da zorluk çektiklerini biliyoruz. Kültür ve sanat eserlerinin her biri diğerini de besleyen, diğerini de ayakta tutan unsurlar olduğu için gerileme başlayınca hiçbir alan bunun dışında kalamıyor.

Türkiye ve Türk milleti olarak böyle bir felaketi kısmen de olsa yaşadık. Son asırlarda arka arkaya maruz kaldığımız çöküntüler bizi beka mücadelesine öylesine yoğunlaştırdı ki diğer konulara yeteri kadar vakit ve enerji ayıramadık. Son devletimizi de işte bu hercümerç içerisinde kurduk.

Günümüz dünyasında toplumlar ve kültürler arasında etkileşim kaçınılmaz bir gerçektir. Ancak biz diğer hususlarla birlikte kültür-sanatta da sadece kopya çeken, taklit eden durumunda kalarak özgürlüğümüzden uzaklaştık. Bilhassa tek parti döneminde kültürel alanda tamamen taklitçi, tamamen baskıcı, ülkenin ve milletin değerleriyle kavgalı bir zihniyetin esiri olduk. Hiç şüphesiz son yıllarda gayet güzel, önemli, takdire şayan kültür-sanat ürünleri ortaya konmuş, ilmi faaliyetler gerçekleştirilmiştir. Mesele bunların sınırlı bir alanda kalmış olmasıdır.

Hayat boşluk kabul etmiyor. Kendi mimarinize sahip çıkmazsanız, kendinizi gecekonduların, çirkin betonarme binaların arasında bulursunuz. İşte hemen şuracıkta Türk-Alman Üniversitesini kurduk. Niçin? Dün, bugün ve yarını, istedik ki tüm dünya ile bütünleştirerek devam ettirelim. Kendi edebiyatınızı, kendi müziğini üretemezseniz küresel dalgaların içinde kaybolup gidersiniz. Türkiye tüm bu felaketleri yaşamış bir ülkedir.

Bir süredir dile getirdiğimiz aile, eğitim ve kültür merkezli bir anlayışla medeniyet nöbetini devralma hedefimizin gerisinde bu tespit yatıyor. Aileyle temeli güçlendirilmemiş, eğitimle kalıcı hale getirilmemiş, kültür-sanatla tahkim edilmemiş bir kalkınmanın bizi götüreceği yer zevksizliktir, sevgisizliktir, nobranlıktır, bataklıktır. İrfan ve hikmetle yoğurarak hayata geçireceğimiz atılımlarla ülkemizi bu tehdidin yörüngesinden çıkartmakta kararlıyız. Rabbim yar ve yardımcımız olsun.

Bu duygularla bir kez daha açılışını yaptığımız Beykoz Cam ve Billur Müzesinin ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.

Bu eserin restore edilerek İstanbul’umuza, tüm insanlığa kazandırılmasında emeği geçenleri özellikle tebrik ediyorum. Hepinize sevgilerimi saygılarımı sunuyorum. Kalın sağlıcakla.