“Bizim Yunus Yılı” Açılış Töreni’nde Yaptığı Konuşma

16.02.2021

Konuşmama öncelikle şehitlerimizin ruhları için birer Fatiha okuyarak başlamak istiyorum.

“Ben gelmedim dava için benim işim sevi için

Dost'un evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim

Yunus Emre âşık olmuş, mâşuka derdinden ölmüş

Gerçek erin kapısında, halim arz etmeye geldim”

Sevgili Yunus Dostları,

Kıymetli Misafirler,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne, milletin evine, bu gazi mekâna hoş geldiniz.

Vefatının 700. sene-i devriyesinde gönül sultanımız Yunus Emre’yi rahmetle, minnetle yâd ediyorum. Rabbim onu Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin diyorum.

2021 senesi tarihimiz ve kültürümüz açısından birçok önemli yıl dönümünü barındırıyor. Bu sene İstiklal Marşı’mızın kabul edilişinin 100. Yılı olmasının yanı sıra Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri’nin ebediyete irtihalinin de 750. sene-i devriyesidir. Yine 2021 senesi Yunus Emre’nin vefatının 700. yıldönümüne de tekabül ediyor. Bizim için böylesine mühim bir yıl olan 2021 senesini biz de manasına yakışır şekilde idrak etmek istedik. Bu amaçla 2021 yılını İstiklal Marşı, Yunun Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli Yılı ilan ettik.

Bilindiği gibi UNESCO 1991’i Yunus Emre Sevgi Yılı olarak belirlemişti. Yunus’un insan sevgisini esas alan görüşleri bütün dünyada barış sloganları haline dönüşmüştü. Bu defa UNESCO vefatının 700. yılı olması münasebetiyle 2021 yılını Yunus Emre’ye adadı. Bu konudaki desteklerinden dolayı özellikle Azerbaycan, Bosna Hersek, Kuzey Makedonya ve Özbekistan’ın UNESCO’daki temsilcilerine teşekkürü bir borç biliyorum.

Yunus Emre’yi Anma Yılı’nın milletimizle beraber tüm insanlık için hayırlar getirmesini Rabbimden niyaz ediyorum.

Yunus Emre ve Türkçe Yılı kapsamında Bizim Yunus ve Dünya Dili Türkçe temalarıyla Cumhurbaşkanlığı himayesinde birçok etkinlik düzenleyeceğiz. Bu etkinliklerle Yunus Emre’yi bir kez daha yâd etmenin yanında, inşallah onun mesajlarını tüm insanlığa ulaştırmaya çalışacağız. Yunus’u, Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı, Pir Sultan’ı, velhasıl 780 bin kilometrekare vatan toprağını sevgiyle, aşkla, kardeşlikle yoğuran her bir gönül sultanımızı inşallah yüreklere nakşedeceğiz.

Değerli Dostlar,

1071 Malazgirt Zaferi’nin hemen ardından ecdadımızın bu topraklarda inşa ettiği camiler, medreseler, kütüphaneler, çeşmeler, köprüler, çarşılar, hanlar ve kervansaraylar Anadolu’ya yepyeni bir kimlik kazandırmıştır. Bütün bu eserlerin yanı sıra Türk İslam mührünü bu topraklara vuran asıl müessese dergâhlar olmuştur. Hoca Ahmet Yesevi’den aldıkları destur ile Türkistan’dan Anadolu’ya hicret eden dervişler bu yeni vatanın dört bir yanında dergâhlar kurdular. İlerleyen zaman içinde Hacı Bayram Veli, Aziz Mahmud Hüdayi, Şeyh Şaban-ı Veli gibi nice Hakk aşığını yetiştiren bu dergâhlar sevgi, merhamet ve kardeşlik ikliminin bütün Anadolu’yu kuşatmasını sağladı.

Bir taraftan gaziler eliyle şehirleri fetheden ecdadımız, diğer taraftan ilim, irfan ve hikmet ehli bilgiler marifetiyle gönüller kazandı. Fütuhat ile fütüvvetin el ele kök saldığı bu geniş coğrafyada dünya tarihinin akışını değiştiren büyük bir medeniyet atılımı gerçekleşti. Asırlardır dilden dile aktarılan şiirleriyle gönüllerimizde taht kuran Yunus Emre de bu dergâhlardan birinde yetişmiş Âşık Yunus olmuştur. Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinden nefes almak, bu niyetle çıktığı yol onu Tapduk Emre Hazretlerinin dergâhına götürmüştür. Gönlündeki ilim, ahlak ve sevgi deryasından müritlerine bol bol ikramda bulunan Tapduk Emre, Yunus Emre’yi bir insan-ı kâmil olarak yetiştirdi. Yunus, Tapduk Emre’nin Ocağı’nda 40 yıl boyunca yavaş yavaş piştikten sonra ebediyeti kazanma, rızaya erme, teslimiyete varma, hayata ve mahlûkata aşk nazarıyla bakma yolunun mihmandarı oldu.

“Allah güzeldir, güzelliği sever” hadisine mütenasip şekilde Âşık Yunus da, İslam’da tecelli eden bütün güzellikleri aşk imbiğinden geçirerek şiirlere, ilahilere, kelimelere döktü.

“İşitin ey yârenler aşk bir güneşe benzer

Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer

Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter

Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer

Aşkı var gönül yanar yumuşar muma döner

Taş gönüller kararmış sarp-katı kışa benzer

Geç Yunus endişeden ne gerek bu pîşeden

Ere aşk gerek önden andan dervişe benzer.”

Vefatının üzerinden tam 7 asır geçmesine rağmen Yunus Emre’yi her dem taze tutan sır işte bu aşktır. Mecnun’a çölleri aştıran, Ferhat’a dağları deldiren, pervaneyi ateşe atan, bülbülü ağlatan, ney’i inleten de yine aynı aşktır. O aşk ki Alparslan’ı Anadolu’nun, Selahaddin’i Eyyubi’yi Kudüs’ün, Sultan Fatih’i İstanbul’un yollarına düşürmüştür. O aşk ki Hazreti Mevlana’ya “hamdım, piştim, yandım” dedirtmiştir. O aşk ki İbrahim Edhem’e tacını ve tahtını terk ettirmiştir. İşte bunun için kudema insanı insan yapan öz yaratılışındaki aşk cevheridir demiştir. Aşk odununda pişirdiği şiirleri, ilahileri ve sözleriyle Yunus Emre’de aşk medeniyetinin bayraktarı olmuştur. Yunus Emre Ahmed Yesevi’den Hacı Bektaş’a, bizim illere bir köprüdür. Anadolu’daki 700 yıllık varlığımızı temsil eden gönül eridir. Bir garip derviş, bir usta şair, bir büyük mürşit, bir derin mütefekkirdir. Bütün davaların ötesinde benim işim sevi için, diyebilen bütün kinlerin, nefretlerin, ihtirasların dışında sevelim, sevilelim, diyen yüce bir gönüldür. 72 millete bir göz ile bakabilmeyi öneren vicdani bir duruştur.

Okumaktan mana ne?

Kişi hakkı bilmektir.

Çün okudun bilmezsin,

Ha bir kuru emektir.

Yunus Emre işte böylesine bir teslimiyet timsalidir. Bir ben vardır bende, benden içeru, diyen hakiki benlik avcısıdır. Mal sahibi, mülk sahibi böyle de olsan ilk sahibine götüren derin bir akıldır. Dünya dediklerini bir gölgeliğe saydığı için delik delik olmuş bir yürektir. Evet, Yunus bizim Yunus, derviş Yunus, âşık Yunus budur.

Kıymetli Dostlar,

Yunus Emre aynı zamanda güzel Türkçemizin de mimarıdır. O Türkistan’da Ahmed Yesevi ve dervişlerinin hikmetleriyle başlayan çığırı Anadolu’da daha da geliştirmiştir. O Türkçe’nin aşk ve mana dile olmasını sağlamıştır. Onun bize bıraktığı en büyük miras her bir dizesinin kelime kelime, her bir kelimesinin hece hece, her bir hecesinin harf harf saçaklanarak 700 yıllık tarihimizi bizim kılan Türkçe’mizdir.

Rahmetli Bahattin Karakoç’un dediği gibi;

Türkçem kıpır kıpır, Türkçem renk, ışık.

Sanki imbiklerden süzülüp gelir.

Beyaz gül, mor sümbül, mavi sarmaşık;

Gönül bahçemizden süzülüp gelir.

Annem damağıma sağmış süt diye,

Vakte nokta nokta kazılıp gelir.

Dolamış diline babam, kut diye,

Her söz mısra mısra dizilip gelir.

Bugünüm, yarınım, gündüzüm, gecem

Hep aynı potada ezilip gelir.

Devletim, bayrağım, ülkemdir Türkçem,

Türkçem gök katında yazılıp gelir.

Evet, Türkçe dilimiz kimliğimizdir. Asırlara sâri kültürümüzün taşıyıcısıdır.

Nihat Sami Banarlı’nın ifadesiyle, kelimeler asırlar boyunca tek tek işlenmiş söz mücevherleridir. Türkçemiz dertlilerin iç sızısı, şairlerin alın yazısıdır, öyle diyor Banarlı. Ketebe, yektübü Arap’ındır, kitap, kâtip benimdir. Bazen kalbimize akan gözyaşımız, bazen içimizde yığınlanan sabır taşımızdır. Çörek otundan güneşe kadar düşüncemiz, fikrimiz, duygumuz, anlayışımızdır. Türkçe’miz aşkımızın da, hasretimizin de, matemimizin de dilidir. Bebeğimize ninni, atalarımızdan vecize, yiğitlenirken koçaklama, ölürken ağıttır. El açtığımızda duamız, cenge vardığımızda destanımızdır. Selenge’den Tuna’ya, Yenisey’den Ceyhun’a, Nil’den Dicle’ye şiirimiz, şarkımız, türkümüzdür.

Merhum Ali Fuat Başgil Hocam, Türkçemizi her kelimesinde asil bir milletin en az bin yıllık tarihinin biriktirdiği mana ve hatıralar bulunan lisan şekline girmiş milli ruhumuz olarak tarif eder. Dilini kaybeden bir millet hafızasını kaybeder, benliğini kaybeder, hatta ve hatta inancını kaybeder. Ana dilleriyle bağları zayıflayan toplumların zamanla sürüleşmesi, sömürgeleşmesi, kimliksiz hale gelmesi kaçınılmazdır. Gerek dünya tarihine, gerekse Türk tarihine baktığımızda bunun sayısız örneğini görürüz. Avrupa Kıtasındaki soydaş toplulukların önemli bir bölümünün dilleriyle bağları kopunca nasıl Slavlaştıklarını hepimiz çok iyi biliyoruz. Aynı şekilde Afrika’da sömürgecilerin işgal ettikleri yerlerde insanların inançlarıyla beraber dillerini de hedef aldıklarına şahit oluyoruz.

Unutmayınız vatanı önce dil, sonra ordu bekler. Bunun için Türkçemize çok sıkı sahip çıkmalıyız. Sadece kendimiz sahip çıkmakla kalmamalı, Türkçemizi dünya dili haline getirmeliyiz. Yaklaşık 12 milyon kilometrekarelik bir coğrafyada, 250 milyonu tek millet, tek yürek, tek bilek yapan Türkçemiz dünyada en çok konuşulan beşinci büyük dildir. Bugün 35 ayrı ülkede ya ana dil, ya ikinci dil, yahut yabancı dil olarak Türkçe ile anlaşılabiliyor. Vatanları, bayrakları, devletleri ayrı olan yüzlerce milyon insanı aynı gönül paydasında buluşturan Türkçedir.

Kıymetli Dostlar,

Üzülerek ifade etmek isterim ki bugün dilimizde bir çoraklaşma sürecini yaşıyoruz. Yabancı dile verilen önem maalesef Türkçemizi gölgede bırakıyor, hatta kimi yerlerde yabancı dille eğitim Türkçe eğitimin önüne geçiyor. Kimi üniversitelerde öğrencilerimiz bırakınız Yunusları, Fuzulileri, Emrahları, Reşat Nurileri, Refik Halitleri, Peyami Safa veya Tanpınarları bile okumadan, hatta adını duymadan diploma alabiliyor. Bunun yanında gazetecilerimizden akademisyenlerimize kadar okumuş, yazmış insanlarımızın bir bölümü Türkçeye yeterince özen göstermiyor. Özellikle sosyal medya dili gençlerimiz arasında geçerli bir yazı diline, iletişim diline dönüşüyor. Anlamsız kısaltmalar, aralara serpiştirilen yabancı kelimeler, bozuk cümleler, saçma ifadeler, günden güne sıradan hale geliyor. Tabelalarda, yazışmalarda ve konuşmalarda şahit olduğumuz yabancı kelime kullanma hastalığı artık geleceğimizi tehdit eder bir boyuta ulaşmıştır. İşte Kızılay Meydanından şöyle aşağı doğru inin, bütün dükkânların tabelaları adeta bizim dilimizi tehdit ediyor, İstanbul’un da öyle, her yerde öyle. Dilimizi kısırlaştıran, nesiller arasındaki iletişimi yok eden, Türkçeden ziyade nevzuhur bir kuşdilini andıran bu çürümeye dur demek mecburiyetindeyiz.

Hâlbuki dil iletişim aracı olmanın yanında en büyük zenginliktir. İnsan sahip olduğu kelimeler kadar kendini gerçekleştirir. 100 kelimeyle konuşan birisiyle bin kelimeyle düşünen birisi aynı değildir. Bin kelimeyle ömrünü tüketene nazaran 10 bin kelimeyle yaşayan kişi hayattan 10 kat daha fazla lezzet alır, hayatın anlamını 10 kat daha fazla kavrar, insanlığa 10 kat daha fazla katkı verir. Bu anlayışla milli bir seferberlik ruhuyla çalışarak gençlerimize sözün, dilin, her biri asırlık tecrübelerin taşıyıcısı olan kelimelerin, kavramların, ifadelerin kıymetini en iyi şekilde anlatmalıyız. Kültür emperyalizmine karşı kuracağımız en güçlü savunma hattı öncelikle dilimizi korumaktır. Kendi anadilini en doğru ve güzel şekilde konuşamayan bir toplum, başkalarına da katkı sağlayamaz. Türkçeyi korumadan ne milli kimliğimize sahip çıkabiliriz, ne Türk dünyasıyla olan bağlarımızı güçlü tutabiliriz, ne de küresel hedeflerimize ulaşabiliriz.

Dilimiz güç kaybettiği sürece siyasi sınırlarımızın da ortak kültür ve medeniyetimizin de haritalarda yalnızca bir çizgiden ibaret kalmasına mani olmayız. Geleceğimize yapacağımız en önemli yatırımlardan biri yabancı kavramların istilası karşısında güzel Türkçemizi korumak, geliştirmek, zenginleştirmek olacaktır. Bu konuda hepimize, bilhassa da ailelerimize, öğretmenlerimize, münevverlerimize, Türk diliyle ilgili çalışma yapan kurum ve sivil toplum kuruluşlarımıza önemli görevler düşüyor.

Yunus Emre, dil hikmetin yoludur diyor. Yitik kaybedildiği yerde bulunur, diyerek hikmet arayışımızı Türkçemizden başlatmalı, hep birlikte dünya dili Türkçe demeliyiz. Bunun için Yunus Emre’nin 700. Vefat Yılı’na istinaden dünya dili Türkçe adıyla bir seferberlik ilan ediyoruz. Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Politikaları Kurulumuz tarafından hazırlanan 224 etkinliği 2021 yılı içerisinde 18 ayrı bakanlık, kurum, sivil toplum kuruluşu marifetiyle hayata geçireceğiz. Bu çalışmalara gereken her türlü desteğin verileceğine inanıyorum.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken bir kez daha 2021 Yunus Emre ve Türkçe Yılının hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Sizlere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum, kalın sağlıcakla.