Avrupa Birliği Ülkeleri Büyükelçileri ile Toplantıda Yaptıkları Konuşma

12.01.2021

Sizleri şahsım ve milletim adına en kalbi duygularla selamlıyorum.

Dışişleri Bakanımla gerçekleştirdiğiniz toplantının ardından sizlerle bir araya gelmekten duyduğum memnuniyeti özellikle ifade etmek istiyorum.

Toplantımızın ülkelerimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Sizlerin şahsında tüm dostlarımızın, tüm Avrupa halklarının yeni yılını tebrik ediyor, 2021 senesinin sağlık, barış ve huzur getirmesini diliyorum.

Geride bıraktığımız senede koronavirüs salgını başta olmak üzere birçok zorlukla hep birlikte mücadele ettik. Son asrın en ciddi sağlık krizlerinden olan kovid-19 virüsüne kimimiz bir arkadaşını, kimimiz bir yakınını kurban verdi. Salgın daha şimdiden dünyanın hemen her ülkesinde izleri yıllarca silinmeyecek derin acılar bıraktı. Bugüne kadar salgında hayatını kaybeden yaklaşık 2 milyon kişinin her biri istatistikten öte bir candır. Yaşadığımız süreç bize din, dil, ırk, bölge farkı gözetmeden tüm insanlığın aynı gemide olduğunu bir kez daha hatırlatmıştır.

Salgınla mücadelede küresel dayanışma ve iş birliği sayesinde başarılı olabileceğimizi hep birlikte gördük. Türkiye olarak bu anlayışla kendi vatandaşlarımıza en iyi sağlık hizmetini sunmaya çalışırken yardım faaliyetlerimize de hız verdik. Hiçbir ayrım yapmadan aralarında Avrupalı dostlarımızın da olduğu 156 ülkeye ve 11 uluslararası kuruluşa tıbbi malzeme desteği sağladık. Acil tahliye uçuşlarımızla 100 bini aşkın vatandaşımızı ülkemize getirirken, 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancının da tahliyesini gerçekleştirdik. Türkiye’den anavatanlarına dönmek isteyen 90 ülkeden 38 bin yabancıyı da destek vermek suretiyle ülkelerine gönderdik. Tüm bunları muhataplarımızdan maddi bir karşılık beklediğimiz için değil insanlık ailesine karşı kendimizi mesul hissettiğimiz için yaptık. Paylaşmanın bereketine, dayanışmanın gücüne inanan bir millet olarak yardım faaliyetlerimizi bundan sonra da devam ettireceğiz.

Salgın son haftalarda dünya genelinde yeniden ivme kazanmış olsa da, aşı çalışmalarında elde edilen başarılar umudumuzu artırıyor. Farklı kaynaklardan temin ettiğimiz aşıları vatandaşlarımıza gönüllülük esasına dayalı olarak uygulamaya yakında başlıyoruz. İnsan deneyi aşamasında olan yerli aşılarımızı gerekli onayların ardından inşallah milletimizle birlikte tüm insanlığın hizmetine sunacağız.

2021’in bu musibetten kurtulmamıza vesile teşkil etmesini ve küresel ekonomik toparlanmanın başladığı bir sene olmasını temenni ediyorum.

Değerli Büyükelçiler,

2020 senesi Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri bakımından maalesef kolay geçmedi. Geride bıraktığımız dönemde çoğu da suni olarak üretilen pek çok tatsız sorunla uğraşmak zorunda kaldık. Bazı üye ülkeler Türkiye ile ikili problemlerini Avrupa Birliği koridorlarında çözme çabasına girdi. Birlik dayanışması bahanesinin ardına sığınılarak Türkiye-Avrupa Birliği gündemi suiistimal edildi. Bu yaklaşım bir yandan köklü münasebetlerimizi esir alırken, diğer yandan birliğin bölgesel ve küresel güç olma iddiasını da zayıflatıyor.

Stratejik körlük olarak nitelendirdiğimiz bu tavrın en somut göstergesi Doğu Akdeniz ve Kıbrıs meselesidir. Her iki konuda da Türkiye ciddi haksızlıklara maruz kalmıştır. Oysa Türkiye, Akdeniz’in en uzun kıyı şeridine sahip ülkesidir.

Şimdiye kadar hayata geçirdiğimiz enerji projeleriyle Avrupa’nın enerji arz güvenliğine önemli katkılarda bulunduk. Biz Doğu Akdeniz’de hakkımız olmayan bir şeyi talep etmiyoruz. Bölgede var olan hidrokarbon kaynakları konusunda ülkemizin ve milletimizin meşru menfaatlerini korumaya çalışıyoruz. Hiçbir geçerliliği olmayan, maksimalist haritalar üzerinden ülkemizin sahillerine hapsedilme girişimlerine itiraz ediyoruz. Geçtiğimiz aylarda yaşanan kimi hadiselerin ülkemizin haklarını koruma kararlığını gösterdiğine inanıyorum. Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin içinde yer almadığı hiçbir denklemden Akdeniz barışı çıkmayacağı her halde artık anlaşılmıştır.

Altını çizerek ifade etmek isterim ki; Türkiye, Akdeniz’de gerilimden değil barıştan, iş birliğinden, hakkaniyetten ve adaletten yanadır. Akdeniz bizleri ayıran değil, hepimizi birbirimize yakınlaştıran, birleştiren, iş birliğimizi güçlendiren bir denizdir, öyle olmalıdır. Akdeniz, Cezayir’den Mısır’a, Libya’dan Tunus’a, Filistin’den İsrail’e, Türkiye’den Yunanistan’a, İtalya’dan İspanya’ya kadar tüm ülkeleri ve halklarıyla büyük ailemizin çatısı, ortak yuvasıdır. Doğu Akdeniz’i bir rekabet alanı olmaktan çıkartıp, uzun vadeli çıkarlarımıza hizmet edecek bir iş birliği havzası haline getirmeliyiz.

Gündeme getirdiğimiz Doğu Akdeniz konferansının da bu amaca hizmet edeceğini düşünüyoruz. Ayrıca Kıbrıs Türkleri dâhil tüm tarafları bir araya getirecek bir enerji iş birliği forumu kurulmasının faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Yunanistan navtex ilanı gibi amacı belli bir uluslararası imkânı sahaların sadece yüzde 10’unu kullanarak yeni bir gerginlik sebebi haline dönüştürecek kadar ileri gitmiştir. Son yıllarda hava sahası ihlallerini ve gayri askeri statüdeki adaları özellikle hukuka aykırı faaliyetlerini arttıran Yunanistan’ı gerginliği tırmandırıcı faaliyetlerinden vazgeçmeye davet ediyoruz. Komşumuz Yunanistan ile 25 Ocak’ta başlayacak istikşafi görüşmelerin inşallah yeni bir dönemin habercisi olacağına inanıyorum.

Avrupa Birliği’nin hem bu konularda, hem de Kıbrıs meselesinde samimi bir özeleştiri yapması gerekiyor. Avrupa Birliği Kıbrıs’ta 2004 yılında çözüme hayır diyen Rum Tarafını tam üyelikle ödüllendirirken, referanduma evet diyen Kıbrıs Türk’üne verdiği taahhütleri unutmuştur, bunları da yerine getirmesini bekliyoruz.

Son dönemde Avrupa Birliği’nin Kıbrıs Türk tarafıyla üst düzey hiçbir teması olmamıştır. Hal böyleyken Avrupa Birliği Kıbrıs meselesinin çözümünde nasıl kolaylaştırıcı bir rol oynayabilir?

Kıbrıs’ta iki devletli model dışındaki alternatiflerin çözüm olmayacağını yarım asırlık müzakere tarihinden alınan dersler açıkça gösteriyor. Kıbrıs’ta başarısız olmuş modelleri tekrar tekrar konuşmak yerine, yeni ve gerçekçi alternatifleri tartışmamız gerekiyor.

Akdeniz’den komşumuz olan Fransa ile ilişkilerimizi vizyoner bir yaklaşımla yeniden ele alarak gerilim hattından kurtarmak istiyoruz. Son dönemde bu çerçevede her iki tarafça atılan adımları memnuniyetle takip ediyoruz. Portekiz Dönem Başkanlığı sırasında inşallah bu hususlarda müspet gelişmeler sağlanmasını ümit ediyoruz.

Değerli Dostlar,

Bin yıldır ortak bir coğrafyayı paylaşıyor, aynı medeniyet havzasından besleniyoruz. Türk tarihini Avrupa’sız okumak nasıl mümkün değilse, Avrupa tarihini de Türkiye’siz anlamak mümkün değildir. Millet olarak geleceğimizi Avrupa’yla birlikte tasavvur ediyoruz. Bu anlayışla yaklaşık 60 yıldır Birliğe tam üyelik mücadelesi veriyoruz. Bu süreçte karşılaştığımız onca çifte standarda ve haksızlığa rağmen nihai hedefimiz olan tam üyelikten hiçbir zaman vazgeçmedik.

Bilindiği gibi, 2002 yılında göreve ilk geldiğimizde Kopenhag Kriterleri’ne gerekirse Ankara kriterleri ile yolumuza devam ederiz, demiştim. Nitekim son 18 senede bu sözümüze sadık kalarak vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerini genişletme noktasında tarihi nitelikte adımlar attık. Mevcut Anayasamızın üçte ikisini değiştirerek darbe dönemlerinin izlerini büyük ölçüde ortadan kaldırdık. Darbelerle, cuntalarla, siyasete antidemokratik müdahalelerle maruf bir ülkeyi ileri demokrasi rayına oturttuk. Sivil siyasetin önündeki engelleri kaldırıp ülkemizde sivil bir devrime imza attık. Ve bunu Avrupa Birliği üyesi ülkeler Türkiye’nin sessiz devrimi olarak nitelendirmişlerdir. 18 yıllık iktidarımızda sokak olaylarından teröre, vesayetten 15 Temmuz kanlı darbe girişimine demokrasimize yönelik saldırıları püskürtmemizde bu sessiz devrimin çok büyük payı vardır.

Bugün elini vicdanına koyan herkes 18 sene öncesine göre Türkiye’nin demokrasiden hukuka, her alanda hayal dahi edilemeyecek derecede ileri bir konumda olduğunu görebiliyor. Yine süreci yakinen takip edenler ülkemizin bu süreçte Avrupalı dostları tarafından yalnız bırakıldığını da kabul ediyor. Özellikle 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü ve terörle mücadelede Türkiye Avrupa’dan beklediği destek ve dayanışmayı görememiştir. Daha vahimi, 15 Temmuz gecesi kimi Avrupalı siyasetçiler adeta darbeye çanak tutan bir tavır sergilemişlerdir. Darbe gecesi 251 vatandaşımızı şehit eden FETÖ’cü teröristler bugün birçok Avrupa ülkesinde hiçbir tahkikata uğramadan hayatlarını devam ettiriyor. Aynı şekilde bölücü terör örgütü mensupları, Avrupa’nın göbeğinde şahsımı, milletimizi ve ülkemizi en aşağılık şekilde hedef alan sözde protesto eylemleri düzenleyebiliyor. Daha ileri gidiyorum; Strazburg’da, Brüksel’de çadırlar kurmak suretiyle, hatta hatta oralarda konferans verebilecek seviyede bunlara kapılar açılabiliyor. Hukukla, demokrasiyle, özgürlükle, müttefiklikle asla bağdaşmayan bu tablonun milletimizde oluşturduğu infialin Avrupalı dostlarımız tarafından yeterince kavranamadığı anlaşılıyor. Nasıl oluyor ki bu tür teröristlere Avrupa Konseyi’nin de, Avrupa Birliği’nin de kapıları açılıp oralarda bunlar rahat rahat cirit atabiliyor? Türk insanının Avrupa Birliği’ne ve Avrupa değerlerine olan inancının zayıflamasının temel nedeni işte bu tablodur. Son yıllarda yükselen İslam düşmanlığı ve kültürel ırkçılık ise bu olumsuz algıyı daha da körüklüyor. İslam karşıtlığı Avrupa’da yaşayan 6 milyona yakın insanımızın güvenliğini tehdit etmenin yanı sıra Avrupa değerleri açısından da büyük bir kara deliğe dönüşüyor.

Burada açık açık siz değerli dostlarıma soruyorum; Türkiye’de herhangi bir kiliseye karşı böyle bir acaba bomba atma, herhangi bir eylem girişimi söz konusu olmuş mudur? Olamaz. Böyle bir şeye asla müsaade etmeyiz. Tam aksine, biz bu tür kilise, manastır, sinagog, bunların Hazinemizden, kendi cebimizden restorasyonlarını yapmak suretiyle ibadete açıyoruz. Bütün bunlar açık-net ortada iken, acaba şu anda Fransa’da, Almanya’da, Avrupa’nın birçok yerlerinde Müslümanların ibadethanelerine yapılan bu tür bombalama yaklaşımları vesaire, bunları neyle izah edeceğiz veya oralardaki din adamlarımıza karşı yapılan saldırıları neyle izah edeceğiz? Türkiye’nin tam üyeliğinin kültürel ırkçılıkla mücadelede de Birliğin elini güçlendireceğine inanıyoruz.

Ülkemizin 60 yılı bulan üyelik süreci nasıl bizim için stratejik bir tercihse, Avrupa Birliğinin ülkemizi tam üyeliğe kabul etmesi de Birliğin geleceği açısından ontolojik bir tercih olacaktır. Brexit’le beraber artan belirsizlik ancak Türkiye’nin Avrupa ailesinde hak ettiği yeri almasıyla giderilebilecektir. Biz, ülke olarak uzun vadeli bir bakış açısıyla olumlu gündem oluşturmak ve ilişkilerimizi yeniden rayına oturtmak için hazırız. Avrupalı dostlarımızın da aynı iradeye sergilemesini bekliyoruz.

Kıymetli Büyükelçiler,

Bu olumlu gündemin anahtarı beşinci yılını doldurmakta olan 18 Mart mutabakatının güncellenmesidir. Güncellemenin göç konusunda değişen gerçekleri göz önüne alacak, ilişkilerimize güven ve ivme kazandıracak şekilde yapılması gerekiyor. Geçtiğimiz yıl Mart ayında Sayın Konsey ve Komisyon Başkanlarıyla Brüksel’de yaptığımız görüşmede mutabakatın güncellenmesi konusunda anlaşmıştık. Türkiye olarak biz bu anlaşma doğrultusunda üzerimize düşeni yaptık, güncellenmiş önerimizi ilettik, ama henüz Avrupa makamlarından tekliflerimize cevap alamadık. Düzenli Türkiye Avrupa Birliği zirvelerini ve üst düzey diyalog toplantılarını da yeniden başlatmakta fayda görüyoruz. Bunların ahde vefa ilkesinin gerektirdiği adımlar olduğuna inanıyoruz. Ve işte şurada kısa bir süre önce gerek Charles Michel, gerekse Ursula von der Leyen ile yaptığım görüşmelerde bu adımlara atmak ve bu ay sonu kendileriyle beraber ülkemizde bir araya gelme teklifini yaptım. Onlardan da kabul gördü, hatta hatta Sayın Ursula von der Leyen’e dedim ki, sadece gelmek değil, hatta birde şu anda bizim Suriye’nin kuzeyinde yapmakta olduğumuz briket evleri sizinle beraber gezmek isterim. Göçten sorumlusunuz, göç konusuyla ilgileniyorsunuz, buraları beraber bir görelim ve bu konuda nasıl bir hassasiyet içerisinde olduğumuzu görün. Çünkü biz kendilerinden söz aldık ve bu briket evler konusunda ciddi bir sayıyı onların da yapmak istediklerinin sözünü bana verdiler. Ama bize bu konuda en ufak bir destek gelmedi. Şimdi ise biz 50 bin briket konut yapma planımızın şu anda yarısından fazlasını hemen hemen gerçekleştirmiş durumdayız. Bir taraftan şu anda altyapısını yapıyoruz. Ama sizinle oraya gidene kadar büyük oranda bunları da bitirmiş oluruz ve Türkiye’nin bu konuda da neler yaptığını ve şimdi İdlib’deki o gerçekten muhacir insanların, ölümle her an karşı karşıya olan insanların buraları nasıl heyecanla beklediklerini orada göreceksiniz. Ve Türkiye bakın yük olan değil yük alan bir ülke, bunu göreceksiniz. Ve bilhassa Avrupa’nın sığınmacı akınına uğramasının önüne geçmede gösterdiğimiz fedakârlığın asla unutulmaması gerekiyor.

Türkiye son 6 yıldır dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke konumundadır. Bunu Ursula von der Leyen ifade etti. Yani 6 milyar avroluk bunun için bir para ayrıldığını ve bundan da 3 milyar 200 milyon avronun işte Türkiye’ye gönderildiğini veya gönderileceğini, buna benzer ifadeler kullandılar. Şu ana kadar bizim için uygulamaya giren ciddi manada bir rakam dersem yalan olmaz. Çünkü biz proje bazlı çalıştık çalışıyoruz, her şey ortada, bunları görmek mümkün. Böyle bir şey yapılmış olsa da bizim şu anda göçmenlere yaptığımız harcamaların bu rakamlarla zaten halledilmesi mümkün değil. Bunlar öyle ufak tefek rakamlar değil, yapılan harcama çok çok büyük. Ve şu anda bizim ülkemizin sadece bir bölgesinde değil birçok bölgelerde bizim bu tür göçmen kamplarımız var. Ve bizim kamplarımız dünyanın değişik yerlerindeki o ilkel çadırlardan oluşmuyor. Hepsinde adeta insani bir yaşam tarzını biz o göçmenlere hazırladık ve bundan da iftihar duyuyoruz. İstiyorum ki bu da özellikle Avrupa Birliği’nin dünyaya örnek bir sergilemesi olsun. Bu işleri Sayın Guterres de çok iyi bilir, onunla beraber de biz ülkemizdeki göçmen kamplarıyla bu görevdeyken gezmiş dolaşmıştık. Şimdi de aynısını yine beraber yapalım diyorum ve kendileri de olumlu yaklaştılar. Temenni ederim ki Türkiye ziyaretinde bunu beraber gerçekleştiririz.

Sadece Suriye kökenli 4 milyona yakın insanı misafir ediyoruz, sınırlarımız ötesindeki 5 milyon ihtiyaç sahibine düzenli yardım ulaştırıyoruz.

Avrupa Birliği bir ülkeye 100 bin sığınmacı için 3 milyar euro destek verirken, Türkiye’deki 4 milyon sığınmacı için 3+3 milyar euroluk taahhüdünü bile tam olarak yerine getirmemiştir. Buna rağmen Türkiye göçün ortak yönetimi konusunda aynı iradeyi tekrar sergilemeye hazırdır.

Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, Türk vatandaşlarına vize serbestisi sağlanması ve üyelik müzakerelerimizde mesafe kat edilmesi de 18 Mart mutabakatının parçasıdır. Vize serbestisi, aslında 2020’nin değil 2014’ün sonuna kadar çözülmesi gereken bir sözdü, ama yapılmadı bu. Ve şimdi 2020 bitti, 2021’deyiz.

Güvenlik ve terörle mücadele alanında da iş birliğimizi ilerletmeliyiz. DEAŞ’la mücadele deniyor. Soruyorum, Türkiye’den başka DEAŞ’la mücadelede onurlu, şahsiyetli bir mücadele veren ülke var mı, Avrupa Birliği ülkeleri içinde? Bu mücadeleyi de en onurlu şekilde veren Türkiye, biziz. Hiç gözlerinin yaşına bakmayız, nerede bulursak orada gereğini yaparız.

PKK’yla, YPG’yle aynı şekilde mücadelemiz sürerken maalesef Batılı dostlarımız PKK, YPG, bunlarla ilgili onları kendi ülkelerinde barındırıyor, onlara gerekli destekleri veriyor. Kusura bakmayın, açık ve net konuşuyorum; dost acı söyler, ama gerçeği söyler, ben gerçeği söylemek mecburiyetindeyim. Çünkü şu anda müzakereci bir ülke olarak Türkiye bunları sizinle paylaşmazsa bilesiniz ki yarın aynı bela sizin de başınıza gelecektir.

Avrupa’nın ve NATO’nun güneydoğu sınırlarının, dolayısıyla da güvenliğinin Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan başladığını hatırlatmak isterim. Hepinizle NATO’da beraberiz. NATO’da birlikte olduğumuza göre bu mücadeleyi de beraber sürdürmemiz gerekmez mi? Bunu da beraber sürdürmemiz gerekir. Terörle mücadelede biz hiçbir NATO ülkesini yalnız bırakmadığımıza göre, acaba neden NATO’nun diğer ülkeleri bizi terörle mücadelede yalnız bırakıyor. Suriye’nin kuzeyinde PKK var mı, YPG var mı? Var. DEAŞ var mı? Var. Peki, Suriye’deki gerek oradaki koalisyon ülkeleri olarak, Almanya, Fransa, İngiltere acaba bu mücadelemizde, hatta Amerika bu mücadelemizde bizim yanımızda yer aldılar mı? Almadılar. Binlerce tır silah, mühimmat, araç-gereç, bunlar terör örgütlerine gönderildi ve terör örgütlerine bunlar verildi ve terör örgütleri bunlarla evet bize savaş açtı. Ve biz bir NATO ülkesi olarak bunlarla bu şekilde savaştık, savaşıyoruz ve savaşacağız. Geri durmak yok.

Aynı şekilde Libya, Dağlık Karabağ gibi bazı kesimlerce sorumlu addedilen alanlardan hiçbiri Avrupa Birliğiyle ve üye ülkelerle ilişkilerimizin özüne müteallik değildir. Berlin Konferansı yaptık neyle ilgili yaptık? Darbeci Hafter’e karşı yaptık. Peki, Berlin Konferansı’ndan çıkan acaba kararlara uyuldu mu? Uyulmadı. Darbeci Hafter gene orada kendi kendini koruma durumunda mı? Koruma durumunda. Ve biz eğer o darbeci Hafter’e karşı mücadelemizi vermemiş olsaydık, çok açık net söylüyorum, uluslararası camianın kabul ettiği şu andaki Milli Mutabakat Hükümeti yok olurdu. Bizim oradaki var oluşumuz oradaki Milli Hükümetinin ömrünü uzatmıştır. Ve Türkiye bu bölgelerde aldığı inisiyatiflerle Avrupa’nın güvenliğine katkıda bulunmuştur. Bugüne kadar 9 bine yakın yabancı terörist savaşçı yakaladık ve hepsini de geri gönderdik. Çatışma bölgeleriyle bağlantılı olduğunu tespit ettiğimiz yaklaşık 100 bin kişiye ülkelerimize giriş yasağı koyduk. Türkiye’nin sınır dışı ettiği DEAŞ mensuplarıyla ilgili gereken tedbirleri almadıkları için eyleme maruz kalan ülkelerin içinde düştükleri acı durumu sizler de gördünüz.

Suriye’de bir dönem terörün kol gezdiği bölgeleri güvenli hale getirerek 420 bini aşkın mazlumun memleketlerine geri dönmesini sağladık. İdlib’deki mevcudiyetimizle yeni bir insani trajedinin ve büyük bir göç dalgasının önüne geçtik. Libya Milli Mutabakat Hükümeti’ne sağladığımız eğitim ve danışmanlık desteği ülkenin kanlı bir iç savaşa sürüklenmesini engelledi. Ortaya koyduğumuz inisiyatif Libya’da Birleşmiş Milletler öncülüğündeki siyasi sürecin önünü açtı. Dağlık Karabağ’da 30 yıllık bir gecikmeyle de olsa adaletin tecelli etmesini, bölgenin hasret çektiği istikrara kavuşmasını sağladık. Ve 30 yıl Minsk Üçlüsü’nün çözemediği ve oradaki Azeri soydaşlarımızın kendi topraklarından adeta kovulduğu, oralardan sürgüne gönderildiği bu insanların yeniden topraklarını kazanmasına yardımcı olduk. 30 yılda Minsk Üçlüsü’nün başaramadığını verdiğimiz destekle Türkiye 44 günde gerçekleştirmiştir. Tüm bu konular objektif ve stratejik bir bakış açısıyla ele alındığında Avrupa Birliği ile Türkiye’nin çıkarlarının örtüştüğü görülecektir.

Kıymetli Dostlar,

2021 senesini Avrupa Birliği Türkiye ilişkileri bakımından başarıya tahvil etmek bizim elimizdedir. Önyargılar veya korkular yerine uzun vadeli bir bakış açısıyla hareket ettiğimizde bunu başarabileceğimize inanıyorum. Sayın Michel ve Sayın Von der Leyen ay sonunda Türkiye’de misafir edeceğiz, kendileriyle bu konuları etraflıca ele alacağız. Dışişleri Bakanım da bu ziyaret öncesinde 21 Ocak’ta Brüksel’de temaslarda bulunacak. Öte yandan hukuk ve ekonomi alanında yeni reformların hazırlıkları içindeyiz. Son aşamasına gelen çalışmaları inşallah yakında kamuoyumuzla paylaşacağız. Bu çerçevede Reform Eylem Grubunu da toplayarak kapsamlı bir değerlendirme yapacağız. Ve temennim odur ki, 6 ay gibi bir aralıkla sizlerle de bir araya gelmeyi, ama Dışişleri Bakanım, ama ben şahsım önemli görüyorum. Bu toplantıları yapmak suretiyle istiyorum ki bu buluşmalarla çok daha bu münasebetleri güçlendirelim, bu adımları atalım ve bu adımlara atarak sizler de adeta ülkelerinizi enforme edin.

Tüm kurumlarımızın katkılarıyla 2021-2023 arası Avrupa Birliği Ulusal Eylem Planımızı güncelledik. Bu süreçte sizden gerek Brüksel’e, gerek başkentlerinize yapacağınız yönlendirmelerle Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde yeni bir sayfanın açılmasına destek vermenizi bekliyoruz.

Bu vesileyle bir önceki Dönem Başkanı Almanya’ya ilişkilerimizin geliştirilmesi yönünde harcadığı çabalar için teşekkür ediyorum. Yeni Dönem Başkanı Portekiz’e ve müteakip Dönem Başkanı Slovenya’ya şimdiden başarılar diliyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum, kalın sağlıcakla.