Halifax Uluslararası Güvenlik Forumu’nda Yaptıkları Konuşma

21.11.2020

Sayın Başkan Van Praagh,

Kıymetli Katılımcılar,

Hanımefendiler, Beyefendiler;

Sizleri en kalbi duygularımla, saygıyla selamlıyorum. 12. düzenlenen Halifax Uluslararası Güvenlik Forumu vesilesiyle çevrim içi olsa da sizlerle bir araya gelmekten memnuniyet duyuyorum. İki gün boyunca yapılacak tartışmaların verimli ve başarılı geçmesini temenni ediyorum.

Değerli fikirleriyle toplantıya katkı sunacak tüm katılımcılara şimdiden teşekkür ediyorum. Kritik bir dönemde önemli bir gündemle gerçekleştirilen forumun hepimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Değerli Dostlar,

Uluslararası toplum 21. yüzyılın en büyük küresel imtihanıyla karşı karşıyadır. 1 milyon 375 bin insanın hayatına mal olan koronavirüs salgını maalesef yayılmaya devam ediyor. Her ne kadar bu salgın öncelikle sağlıkla ilgili olsa da, sonuçları itibariyle hayatımızın hemen her alanını etkiliyor. İş gücü piyasasından ticarete, kişisel ilişkilerden kamu güvenliğine kadar pek çok alanda salgının artçı sarsıntılarına şimdiden şahit oluyoruz. Son günlerde kimi ülkelerde tırmanan sokak olaylarının gerisinde ırkçılıkla beraber salgının ortaya çıkardığı adaletsizliklerin de olduğuna inanıyorum.

Dünya genelinde 1,4 milyona yaklaşan can kaybını sadece kovid-19 virüsünün ölümcül etkisine bağlamak son derece yanlıştır. Bu tablonun oluşmasında küresel sistemin artık çözüm yerine sorun üreten yapısının da payı vardır. Ortak geleceğimizi tehdit eden bu kriz karşısında uluslararası toplum maalesef gerekli dayanışmayı halen gösteremiyor. Özellikle küresel sistemin çeperinde yer alan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin salgınla mücadelede kaderlerine terk edildiğini görüyoruz.

Türkiye olarak salgının ilk günlerinden itibaren uluslararası toplumla işbirliği içinde hareket ettik. Birleşmiş Milletler’in yanı sıra NATO, Dünya Sağlık Örgütü, G-20, MIKTA, Türk Konseyi, İslam İşbirliği Teşkilatı ve diğer uluslararası platformlardaki çabalarda ön saflarda yer aldık. Şimdiye kadar din, dil, ırk ayrımı yapmadan 156 ülkeye ve 9 uluslararası kuruluşa destek olduk. Tüm bunları çıkar veya menfaat beklediğimiz için değil, 7,5 milyarlık büyük insanlık ailesine karşı sorumlu olduğumuzu hissettiğimiz için yaptık. Paylaşmanın bereketine, dayanışmanın gücüne inanan bir millet olarak yardım çalışmalarımızı aralıksız devam ettiriyoruz.

Geçtiğimiz günlerde aşı geliştirme çalışmalarında önemli mesafe kat edildiğine yönelik sevindirici haberler aldık. Uğur Şahin ve Özlem Türeci isimli Türk doktorlarının da katkı yaptıkları bu gayretlerin tüm insanlık için bir müjde niteliğine bürünmesi ancak bu çalışmaların rekabet konusu yapılmaması halinde mümkün olabilir. Hangi ülkede üretilirse üretilsin kullanıma hazır hale getirilecek aşılar kayıtsız şartsız tüm insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır.

Kıymetli Katılımcılar,

Uluslararası toplum tarafından terk edilmiş olma düşüncesinin birçok ülkeyi içe kapanmaya ittiğini görüyoruz. Bu durum ne yazık ki ırkçılık, yabancı karşıtlığı ve İslam düşmanlığı gibi ciddi toplumsal marazlara ivme kazandırıyor. Terör örgütleri salgının bazı ülkelerde ortaya çıkardığı otorite boşluğundan istifadeyle yeniden palazlanma teşebbüsüne giriştiler. Özellikle aşırı sağcı yapılar salgının sebep olduğu ekonomik zorlukları istismar ederek kendilerine zemin oluşturmaya çalışıyorlar. Milyonlarca vatandaşı yurt dışında yaşayan ve pek çok insanını ırkçı teröre kurban vermiş bir ülke olarak bu gelişmeleri endişeyle takip ediyoruz. Son günlerde çok daha yüksek sesle dillendirdiğimiz samimi uyarılar hem vatandaşlarımızın, hem de yüz milyonlarca Müslüman kardeşimizin hissiyatını yansıtmaktadır. Zira holokosttan Bosna’ya, Ruanda’dan Myanmar’a insanlığa karşı suçların işlenmesinde önce nefret söyleminin ayak sesleri duyulmuştur. Ancak uluslararası toplum her biri tarihe kara bir leke olarak geçen bu acı tecrübelerden gereken dersleri çıkaramamıştır. Sadece vatandaşlarımızın değil, tüm uluslararası toplumun güvenliği için bu konuda inisiyatif alınması gerekiyor.

Geldiğimiz aşamada şu noktanın anlaşıldığına inanıyorum: Hepimiz güvende olana kadar hiçbirimiz güvende değiliz. Hiçbir ülkenin günümüz dünyasında güvenlik meselelerine coğrafi uzaklık-yakınlık merceğinden bakma lüksü yoktur. Dünyanın küresel bir köye dönüştüğü, mesafelerin anlamını yitirdiği böylesi bir dönemde artık Avrupa’nın kaderi Afrika’nın, Kuzey Amerika’nın kaderi de Güney Amerika’nınkinden bağımsız değildir. Gelişen teknoloji ve ulaşım imkânları hiç olmadığı kadar bizi birbirimize yaklaştırıyor, beraber çalışmaya, sorunlarımıza ortak çözümler bulmaya icbar ediyor.

Bugün küresel istikrarı tehdit eden krizlerin çoğu bölgemizde yaşanıyor. Türkiye olarak DEAŞ’tan PKK-YPG’sine, FETÖ’den DHKP-C’sine kadar dünyanın en eli kanlı terör örgütleriyle aynı anda mücadele ediyoruz. Uluslararası toplumun yüzleştiği yeni sınamalar ve tehditler karşısında güvenilir bir NATO müttefiki olarak kritik sorumluluklar üstleniyoruz. Terör tehditlerinin bertaraf edilmesi, ihtilafların önlenmesi ve istikrarın güçlendirilmesi noktasında elimizden gelen çabayı gösteriyoruz. Bölgemizdeki tüm sıkıntılarda ülkemizin tavrı daima sorunun değil, çözümün parçası olmaktan yanadır. Bu bakışla Suriye’den Libya’ya, Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya kadar her yerde dostlarımızın, kardeşlerimizin yanında yer almaya devam ediyoruz. Aleyhimizde yürütülen karalama kampanyalarına rağmen bu tutumumuzu sürdürmekte kararlıyız.

35 yıldır bölücü terörle mücadele eden bir ülke olarak küresel güvenliğe en büyük tehdit olan terörizm konusunda ilkeli, tutarlı bir tutum sergiledik. Gerektiğinde şehitler verme pahasına Suriye’de yuvalanan terör örgütlerine karşı başarılı harekâtlar gerçekleştirdik. Bu operasyonlar sayesinde 8 bin 200 kilometrekareden fazla alanı terörden arındırdık. Attığımız adımlar sayesinde 411 binden fazla Suriyeli kardeşimizin gönüllü ve güvenli bir şekilde memleketlerine geri dönmesini sağladık. DEAŞ’ın alan hâkimiyetini sonlandırırken PKK-YPG terör örgütünden kaynaklı tehdidi de önemli ölçüde bertaraf ettik. İdlib’deki mevcudiyetimizle yeni bir insani trajedinin ve büyük bir göç dalgasının önüne geçtik. Bugüne kadar 8 bin fazla yabancı terörist savaşçı yakaladık, ülkelerine geri gönderdik. Bunun yanında çatışma bölgeleriyle bağlantılı olduğunu tespit ettiğimiz 100 bin kişiye ülkemize giriş yasağı koyduk. Yakalayıp yabancı güvenlik birimlerine teslim ettiğimiz teröristlerin bugün elini-kolunu sallayarak terör eylemi yapabilmesi elbette düşündürücüdür.

Türkiye sadece PKK ve DEAŞ’la mücadelesinde değil, yabancı terörist savaşçılara karşı mücadelesinde de maalesef yalnız bırakılmıştır.

Aynı şekilde ülkemiz Suriye kaynaklı düzensiz göç yükünün neredeyse tamamını tek başına omuzlamak zorunda kalmıştır. Yaklaşık 9 yıldır 3,6 milyon Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan ülkemize verilen sözlerin de hiçbiri yerine getirilmemiştir.

Kıymetli Dostlarım,

Burada bir gerçeğin altını özellikle çizmek istiyorum. Türkiye olarak etrafımızdaki sorunlarla ilgilenirken asla irredantist, yani yayılmacı, müdahaleci bir anlayış içinde değiliz. Bizim hiç kimsenin, hiçbir ülkenin toprağında, egemenliğinde, içişlerinde gözümüz yoktur. Biz öncelikle kendi milli güvenliğimizi, kendi vatandaşlarımızın can ve mal emniyetini sağlamaya ve bunları sağlam noktada değerlendirmeye, ardından da bölgemizin ve gönül coğrafyamızın istikrar, huzur ve iç barışına katkı sunmaya çalışıyoruz.

Dağlık Karabağ meselesi bu noktada önemli bir örnektir. Azerbaycan toprağı olan bu bölge Birleşmiş Milletler ve AGİT kararlarına rağmen yaklaşık 30 yıl boyunca Ermenistan tarafından işgal edilmiş durumdaydı. Sorunu çözmek amacıyla oluşturulan Minsk Grubu eşbaşkanları ise işgali sonlandırma noktasında şimdiye kadar maalesef hiçbir adım atmamıştı. Rusya Federasyonu ile ortak çabalarımız sayesinde varılan anlaşmayla hem sıcak bir çatışmayı bitirdik, hem de 30 yıldır buzdolabında bekletilen bir sorunun çözümüne katkı sağladık.

Libya’daki krizin başından beri ihtilafın sadece siyasi diyalog yoluyla çözülebileceğini savunduk. Libya Milli Mutabakat Hükümeti’ne sağladığımız eğitim ve danışmanlık desteği, ülkenin daha fazla iç savaşa sürüklenmesini engelledi. Birleşmiş Milletler öncülüğündeki siyasi sürecin önünü açtı. Bugün Libya’da siyasi çözüm umutları yeniden yeşermişse, bunda Türkiye’nin zamanında yaptığı müdahalenin çok ciddi katkısı bulunuyor. Sahada kalıcı ateşkesin tesisi ve kapsayıcı siyasi sürecin ilerletilmesi sonucunda Birleşmiş Milletler başta olmak üzere tüm taraflarla eşgüdüm halinde çabalarımızı sürdürüyoruz. Libya Siyasi Diyalog Forumu’nun çalışmalarını da destekliyoruz.

Doğu Akdeniz’deki her türlü gelişmenin yükünü taşıyan ülkemizin doğal kaynaklar söz konusu olduğunda yok sayılmasına elbette rıza gösteremezdik. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin provokasyonlarına rağmen Doğu Akdeniz meselesinde daima sabırlı, soğukkanlı davrandık. Avrupa Birliği’nin birlik içi dayanışma adı altında Doğu Akdeniz’de kendi haklarımızı, hem de Kıbrıs Türkeri’nin menfaatlerini korumak için kararlılıkla yürüttüğümüz arama ve sondaj faaliyetlerine dair ithamları tarihle, hukukla, gerçeklerle bağdaşmıyor. Kıbrıs Türkeri’ne yönelik izolasyonlara son verilmesi ve Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının hakkaniyetli paylaşımı yönündeki çabalarımızı aynı kararlılıkla sürdüreceğiz.

Diğer taraftan, diyalog ve diplomasiye kapımızı hiçbir zaman kapatmadık, kapatmıyoruz. Kıbrıs Türkeri’nin de katılacağı bir Doğu Akdeniz konferansı düzenlenmesi önerimiz sorunu diyalogla çözme irademizin tezahürüdür. Türkiye Ege’de ve Doğu Akdeniz’de mevcut sorunların aşılması için her zaman yapıcı tutum sergilemiştir. Nitekim geçtiğimiz aylarda NATO Genel Sekreteri’nin girişimiyle ülkemiz ile Yunanistan arasında NATO çatısı altında gerçekleştirilen ayrıştırma görüşmelerine başından itibaren aktif ve samimi biçimde katılım gösterdik, katkı sağladık. Ayrıca, Yunanistan ile Ege sorunlarının ele alındığı ve sonuncusu 4,5 yıl önce gerçekleştirilen istikşafi görüşmeler sürecinin yeniden başlatılması hususunda mutabakata vardık.

Değerli Katılımcılar,

Coğrafi bakımdan Afro-Avrasya ülkesi olan Türkiye’yi diplomaside dar bir çerçeveye hapsetmek yanlış olduğu gibi mümkün değildir. Bizim ne doğuya, ne de batıya sırtımızı dönme gibi bir lüksümüz olabilir. Avrupa ile ilişkilerimizi geliştirirken Asya’yı da ve Afrika’yı da asla ihmal etmiyoruz. Rusya’yla son dönemde derinleşen işbirliğimizi Amerika’yla köklü bağlarımızın alternatifi olarak görmüyoruz.

Bilhassa 68 yıldır üyesi olduğumuz NATO içindeki konumumuza büyük önem atfediyoruz. Türkiye’nin sınırları aynı zamanda NATO’nun sınırlarıdır. Günümüzde de NATO’nun yüzleştiği yeni sınamalar ve tehditler karşısında güvenilir bir müttefik olarak kritik sorumluluklar üstleniyoruz. Afganistan’da, Kosova’da, Irak’ta, Karadeniz’de, Akdeniz’de ve diğer coğrafyalarda ittifaka sağladığımız ciddi katkılarla külfet paylaşımında büyük bir yükü omuzladık. Bu gerçeğin dar siyasi saiklerle gölgelenmesine ve sorgulanmasına müsaade etmeyiz. Biz hem ülkemizin, hem de müttefiklerimizin hak ve çıkarlarını gözetirken, aynı hassasiyeti ve dayanışma ruhunu müttefiklerimizden beklememiz de tabidir.

Sözlerime son verirken, Türkiye’nin uluslararası güvenlik ve istikrara yönelen tehditler karşısında kararlı biçimde mücadelesini sürdürme iradesine sahip olduğunun altını özellikle çizmek isterim. Bu vesileyle forumun gündeminde yer alan birbirinden önemli konu başlıklarında ortaya koyacağınız fikirlerin barış ve güvenlik arayışlarına katkı sağlamasını temenni ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Kalın sağlıcakla.