Camiler ve Din Görevlileri Haftası Programı’nda Yaptıkları Konuşma

06.10.2020

Diyanet İşleri Başkanlığımızın Değerli Yöneticileri,

Diyanet Camiamızın Kıymetli Mensupları,

Saygıdeğer Hocalarım,

Aziz Kardeşlerim,

Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi hepinizin, hepimizin üzerine olsun. Sizleri en kalbi duygularımla, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum.

Camiler ve Din Görevlileri Haftası münasebetiyle siz kıymetli hocalarımızı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde misafir etmekten büyük bir memnuniyet duyuyorum. Ülkemizin dört bir yanındaki din görevlilerimizi temsilen milletin evine, bu gazi mekâna teşrif eden siz kıymetli hocalarımıza hoş geldiniz diyorum.

Sizlerin aracılığıyla yurt içinde ve yurt dışında görev yapan bütün Diyanet mensuplarımıza selam ve muhabbetlerimi gönderiyorum. Burada bulunan kardeşlerimiz başta olmak üzere tüm imamlarımızın, müezzinlerimizin, Kur'an kursu hocalarımızın, vaiz, vaize ve müftülerimizin, din hizmetleri müşavirlerimizin Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nı gönülden tebrik ediyorum. Bu anlamlı hafta vesilesiyle bizleri biraraya getiren Sayın Diyanet İşleri Başkanımıza ve ekibine de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığımız, 129 bin mensubuyla 81 vilayetimizin tamamının yanı sıra Asya’dan Avrupa’ya dünyanın farklı köşelerinde ilim ve irşat çalışmaları yürüten gözbebeğimiz bir kurumdur. Mihrapları imamsız, minberleri hatipsiz, mineralleri ezansız bırakmayan tüm hocalarımızdan Allah razı olsun diyorum.

Camiler ve Din Görevlileri Haftası sizlerin bu çalışmalarının bilinmesi, farklı toplum kesimlerine ulaştırılması açısından da bir fırsat teşkil ediyor. Maalesef toplumun belli bir kesimi Diyanet İşleri Başkanlığımızın özellikle görev alanının sadece cami ile sınırlı olduğunu düşünüyor. Oysa Diyanet camiamız insani yardım çalışmalarında, eğitim ve irşat faaliyetlerinde, insanlar arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde milli bünyemize yabancı sapkınlıklarla mücadelede çok önemli roller üstleniyor. Yaşadığımız onca provokasyona rağmen milletimizin birlik ve beraberliğini korumasında Diyanet İşleri Başkanlığımızın katkısı göz ardı edilemez.

Sınırlarımızın hemen dibinde yuvalanan DEAŞ belasının en az zararla atlatılmasında da Diyanet camiamızın payı büyük olmuştur.

Gerek 15 Temmuz darbe girişiminin savuşturulmasında, gerek FETÖ ihanet çetesinin toplum bünyemizde açtığı yaraların sarılmasında Diyanet İşleri Başkanlığımız hep ön saflarda yer almıştır.

Diyanet personelimiz koronavirüse karşı yürüttüğümüz mücadelede de fedakârca görev yaptı. Vefa Sosyal Destek Gruplarında tam 62 bin 700 Diyanet görevlimiz sorumluluk üstlendi. İmamlarımız, müezzinlerimiz hiçbir karşılık beklemeden zor günlerinde ihtiyaç sahibi vatandaşlarımızın imdadına koştu. Devlet-millet dayanışmasının en güzel örneklerini sergilediğimiz o sıkıntılı dönemi hamdolsun diğer ülkelere nazaran daha rahat atlattık. İnsanların tek başına çaresizce son nefesini verdiği görüntülerin hiçbirini sizlerin de desteğiyle milletimize yaşatmadık.

Bu vesileyle, samimiyetle bizzat şahit olduğumuz çok değerli kardeşim Ömer Döngeloğlu başta olmak üzere kovid-19 hastalığına kurban verdiğimiz tüm hocalarımızı rahmetle yad ediyorum.

Sağlık görevlilerimizle beraber salgınla mücadelemize destek veren tüm kardeşlerime şahsım ve milletim adına teşekkürlerimi sunuyorum.

TMM diye sloganlaştırdığımız temizlik, maske, mesafe kurallarına riayet ederek salgınla mücadelemizi sürdürüyoruz. Hep söylediğimiz gibi, bu kurallara uymamak kul hakkına girmektir. Hiçbir vatandaşımın bilerek ve isteyerek böylesi ağır bir vebalin altına girmeyeceğine inanıyorum.

Diyanet camiamızdan toplumumuzun bilinçlendirilmesinde oynadığı öncü rolü aynı kararlıkla devam ettirmesini bekliyorum. Rabbimden bizi, milletimizi ve tüm insanlığı salgın musibetinden bir an önce kurtarmasını niyaz ediyorum.

Kıymetli Kardeşlerim,

Çok Değerli Hocalarım,

Bizim inancımızda dünya, ahiretin tarlasıdır, burada ne ekersek yarın Ruz-i Mahşer’de onu biçeriz. Dünya tarlasına iyilik, güzellik eken, ahiret hasadına iyilik, güzellik toplamak suretiyle devam eder. Bu hayatın albenisine kendini kaptırıp nefsinin esiri olan kişiyse dünyasını da, ahiretini de kaybeder. İmtihan dünyasında kul varlıkla beraber yoklukla, nimetlerle beraber külfetle de sınanır. Müminin görevi varlıkta şımarmamak, yoklukta ise sabretmektir. Gerçek mümin musibetler karşısında kahrında hoş, lütfunda hoş, diyerek acıyı bal eyleyendir. Kur’an-ı Kerim bizlere her zorlukla beraber muhakkak bir kolaylığın olduğunu müjdeliyor. Nitekim koronavirüs salgınıyla mücadele ettiğimiz sıkıntılı dönemde millet olarak Rabbimizin birçok müjdesine mazhar olduk. Karadeniz’de tarihimizin en büyük doğal gaz rezervini keşfettik. Toplamda 320 milyar metreküplük bu rezerv salgın günlerinde milletimize umut vermenin yanı sıra, daha büyük keşifler için inancımızı arttırdı. Doğu Akdeniz’de yürüttüğümüz sondaj çalışmalarından da inşallah güzel haberler almayı ümit ediyoruz.

Yine bu dönemde 86 yıllık uzun bir hasretin ardından Ayasofya’yı asli kimliğine döndürmenin bahtiyarlığını yaşadık. Ayasofya-ı Kebir Camii Şerifini 24 Temmuz Cuma günü dualar, niyazlar, gözyaşlarıyla yeniden ibadete açtık. Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmet Han’ın vasiyetine uygun şekilde tekrar cami hüviyetine kavuşması milletimizin en büyük hayallerinden biriydi. Bu uğurda pek çok şairimiz, edebiyatçımız, siyaset adamımız ağır bedeller ödedi, hatta aralarında idamla yargılananlar oldu. Bizler de ilk gençlik yıllarımızdan itibaren Ayasofya’nın minarelerinden yükselecek Ezan-ı Muhammedileri dinlemenin umuduyla yaşadık. Ayasofya Camii’nin ibadete açılması hukuk ve demokrasi içinde yürütülen her günü sabırla örülmüş, 86 yıllık mücadelenin en tatlı meyvesidir. Türkiye’nin kendi hükümranlık haklarını kullanarak, attığı bu adım dünya siyasetinde yeni bir dönemin habercisidir. Ayasofya kararıyla Türkiye bağımsızlığı üzerindeki bir gölgeyi kaldırmış, iradesine vurulan bir prangadan daha kurtulmuştur. Hemen arkasından Kariye’nin onun da yine camiye çevrilmesi aynı şekilde ardı ardına bizler için bir müjdeydi. Ayasofya’nın hemen sonrasında restorasyonunu tamamlayarak açılışını yaptığımız Sümela Manastırı ise ülkemizin dini özgürlüklerle ilgili hiçbir kompleksinin olmadığını dost, düşman herkese göstermiştir. Bu açılışla Ayasofya kararı üzerinden acımasızca Türkiye’yi eleştirenlere de en güzel cevabı verdik. Rabbime bizlere üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle Ayasofya’yı aziz bir kitap gibi açma imkânı bahşettiği için sonsuz hamt ediyorum. Ayasofya-ı Kebir Camii Şerifi’nin ibadete açılmasının milletimize, ümmete ve tüm insanlığa tekrar hayırlı olmasını diliyorum.

Değerli Hocalarım,

Türkiye dini hak ve özgürlükler konusunda örnek bir tavır sergilerken, Batı dünyasında tam zıttı bir atmosferin hâkim olduğunu görüyoruz. Uzun yıllar demokrasinin beşiği olmuş Batı ülkelerinde ırkçılık, ayrımcılık ve İslam düşmanlığı zehirli bir sarmaşık gibi yayılıyor. Müslümanlara ait iş yerleri hemen her gün faşist grupların hedefi oluyor. Müslüman kadınlar başörtülerinden dolayı sokakta, çarşıda, okulda sözlü ve fiili tacize maruz kalıyor. Neredeyse her gün sırf Türk ve Müslüman olduğu için saldırıya uğrayan, hakları gasp edilen, işten atılan insanlarımızın haberlerini alıyoruz. Bu eylemlerden Müslümanlarla birlikte etnik kimliği, görüşünü, dini aidiyeti farklı olan diğer kesimlerde etkileniyor. Neo Nazi terörü bizim vatandaşlarımız kadar Afrikalı, Asyalı göçmenleri, Müslümanlar kadar Musevileri de hedef alıyor. DEAŞ benzeri ideolojik bir fanatizmin Avrupa toplumlarını günden güne daha fazla zehirlediğine şahit oluyoruz. Özellikle camilere ve diğer dinlerin ibadethanelerine yönelik eylemler akıl almaz boyutlara ulaşmıştır. İsveç’te Kur’an yakılması, Norveç’te Kur’an-ı Kerim’in yırtılması, Fransa’da basın özgürlüğü adına Hazreti Peygamber Aleyhisselatu Vesselam’ı tahkir eden karikatürlerin teşvik edilmesi kutsallarımıza yönelik saldırılardan sadece birkaçıdır.

Geçen yıl Yeni Zelanda’da 52 kardeşimizin şehit edildiği terör saldırısı insanlık olarak karşı karşıya olduğumuz tehdidi gözler önüne sermiştir. Ancak Batı dünyası kanser hücresi gibi büyüyen bu tehditle yüzleşme cesareti gösterememiştir. Çok daha vahimi, Müslümanların mukaddes değerlerine yönelik saldırıların fikir özgürlüğü parantezine alınarak görmezden gelinmesidir. Camilere ve Müslümanlara ait iş yerlerine saldıran caniler kovuşturmaya dahi uğramıyor. NSU gibi artık ayyuka çıkmış örgütlerin cürümleri neyse dönerci cinayetleri yaftası vurularak önemsizleştirilmeye çalışılıyor. Çok açık ve net söylüyorum, bugün birçok Batı ülkesinde ırkçılık ve İslam düşmanlığı bizzat devlet tarafından himaye edilmektedir. Neo Nazi yapılar ordu ve emniyet içinde rahatça örgütlenmektedir. Medya adeta bu örgütlerin halkla ilişkiler faaliyetlerini yürütmektedir. Avrupa ülkeleri terör eylemlerinin faillerine göre tavır takınmaktadır. Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan o soykırımlar gibi, 2012 yılında ki Breivik katliamlarından da gereken dersi çıkarmadığı anlaşılıyor. Breivik’in vahşice katlettiği masumlar arasında sadece yabancılar yoktur, kendi ülkesinden çocuklar, gençler de vardır. Yakın tarihte şahit olduğumuz diğer saldırılar şiddetin belli bir bölgeyle, belli bir etnik kimlikle veya dini grupla ilgisinin olmadığını ortaya koydu. Ancak Avrupa ülkeleri ısrarla bu gerçeklere gözlerini yummayı tercih etti. Bununla da yetinilmedi bizim gibi hakikatleri haykıran siyasetçiler itibar suikastıyla düşmanlaştırılmaya çalışıldı. Son yıllarda bazı Avrupalı liderler ve medya kuruluşları eliyle körüklenen Türk ve İslam düşmanlığının arkasında yatan sebeplerden biri de budur. Türkiye’yi sustururlarsa meselelerin çözüleceğini zannediyorlar. Bizi düşmanlaştırınca hatalarının görülmeyeceğine inanıyorlar. Nasıl deve kuşu kuma kafasını gömünce gözden kaybolmuyorsa, sorunlar da yok sayılınca ortadan kalkmıyor. Irkçılık ve İslam düşmanlığı ile yüzleşmek yerine hedef saptıranlar en büyük kötülüğü kendi toplumlarına yapmaktadır. Bugün görmezden geldikleri sorunlar yarın daha büyük felaketler olarak karşılarına çıkacaktır.

Kıymetli Hocalarım,

Müslümanlara saldırmak Avrupalı siyasetçilerin başarısızlıklarını perdelemek için kullandıkları en önemli araçlardan biri haline gelmiştir. Daha önce faşist grupların oy devşirmek için başvurdukları bu ucuz politikaya şimdi kimi başbakan ve cumhurbaşkanları da tevessül ediyor. İç siyasette sıkışan, dış politikada çuvallayan Avrupalı liderler İslam’ı hedef göstererek, kifayetsizliklerini örtmeye çalışıyor.

Bu kervana katılan son isim Fransa Cumhurbaşkanı Macron olmuştur. Macron’un Müslümanların yoğunlukta olduğu bir şehirde yaptığı “İslam krizde” açıklaması saygısızlıktan öte açık bir provokasyondur. Fransız Devlet Başkanı olarak, daha şurada bir hafta-10 gün önce münasebetlerimizi geliştirelim, görüşmelerimizi geliştirelim derken, nasıl da çabucak unutuveriyor. Hemen ardından bu açıklamayı yapmakla kendisine ne denli saygı duyulacağını gösteriyor.

Fransız Devlet Başkanı olarak İslam’ın yapılandırılmasından bahsetmesi ise hadsizliktir, edepsizliktir. Bizim ağzımızdan bugüne kadar Hristiyanlığın yapılandırılması diye bir şey duydunuz mu? Bizim ağzımızdan bugüne kadar Museviliğin yapılandırılması diye bir şey duydunuz mu? Sen kimsin ki İslam’ın yapılandırılmasını diye bir ifadeyi ağzına alıyorsun?

Devletin görevi milyarlarca inananı olan bir dine müdahale etmek değil tüm inanç mensuplarının hak ve özgürlüklerini garanti altına almaktır. Devlet eliyle sözüm ona dinde reform girişimleri totaliter toplumların alametifarikasıdır.

Aslında Macron İslam dünyasının krizinden bahsederek, Fransa’nın ve Fransız toplumunun içinde bulunduğu krizi perdelemek istiyor. Aşırılıkla Mücadele Yasasıyla asıl amacın fanatizmle mücadele etmek değil, İslam’la ve Müslümanlarla hesaplaşmak olduğu anlaşılıyor. Avrupa İslam’ı, Fransa İslam’ı, konsüler İslam gibi kavramlarla Müslümanlara dinsiz bir dindarlık dayatılmak isteniyor. Oryantalizmin yeni bir versiyonu olan bu zihniyet, samimi Müslümanları ötekileştirirken DEAŞ ve FETÖ gibi istismarcıların önünü açıyor.

Yarım asırdır Fransız toplumu içinde yaşayan Müslümanların ayrılıkçı olarak damgalanması çok büyük çatışmaların kapısını aralayacaktır. Hiç kimsenin Müslümanların can ve mal emniyetini inanç ve ibadet özgürlüğünü riske atma hakkı yoktur. Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızın canı, malı, namusu o ülkelere emanettir. Onlarca insanını ırkçı teröre kurban vermiş bir ülke olarak bu tür provokasyonlara sessiz kalamayız.

Dinimize ve inancımıza yönelik hürmetsizliği asla sineye çekemeyiz. Özellikle de Hakk’ın hatırını üç günlük dünya hayatında feda etmeyiz.

Devlet başkanları insanların kutsallarıyla ilgili konularda söz söylerken kılı kırk yarmalı. Macron’un özellikle cahili olduğu meseleler de konuşurken çok daha fazla dikkat etmesi gerekiyor, bunu kendisine defaatle söyledim; bu işleri bilmiyorsun, dedim. Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur; böyle bir durumda. Kendisinden artık sömürge valisi gibi davranmak yerine, sorumlu bir devlet adamı gibi hareket etmesini bekliyoruz.

Burada şu gerçeği de ifade etmekte fayda görüyorum: Türkiye olarak asimilasyona ne kadar karşısıysak, entegrasyonu da o derece kuvvetli bir şekilde savunuyoruz. Yurt dışındaki kardeşlerimize asla içlerine kapanmamalarını, siyasette, sanatta, kültürde, iş hayatında hep görünür olmalarını telkin ediyoruz. Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızın kimliklerini koruyarak, sağlıklı entegrasyonunu hedefleyen iyi niyetli tüm çabaları desteklemeye hazırız.

Türkiye yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı, kültürel ırkçılık ve aşırılıkla mücadelede Batılı ülkelerin en büyük imkânıdır. İstanbul, Hatay, Mardin gibi şehirlerimiz bir arada yaşama kültürünün sembolleridir. Avrupalı siyasetçilerin bu şehirlerimizden alacağı birçok ders vardır.

Yurt dışında görev yapan imamlarımız, din hizmetleri müşavirlerimiz hem vatandaşlarımızın dini ihtiyaçlarının karşılanmasında, hem de bulundukları topluma entegrasyonlarında önemli roller üstlenmişlerdir. DEAŞ gibi sapkın akımların Türk toplumuna sirayet edememesinde din görevlilerimizin yürüttüğü irşat çalışmalarının çok büyük payı olmuştur. Avrupalı devletlere düşen bu kazanımları dinamitlemek yerine daha fazla yayılmasına katkı sunmaktır. Batılı liderlerin popülizm uğruna çok ciddi maliyetleri olacak yanlış yollara sapmamalarını temenni ediyoruz.

Bölgemizde ve dünyada hoşgörüsüzlük ne kadar artarsa artsın, biz hep farklı yerde durmaya, hoşgörüyü yüceltmeye devam edeceğiz. Bin yıldır olduğu gibi gelecekte de tüm insanlığın barış, huzur ve esenliği mücadeleye etmeyi bu anlamda sürdüreceğiz.

Rabbim yar ve yardımcımız olsun diyor, bu düşüncelerle sözlerime son verirken ahirete irtihal eden tüm din görevlilerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Hayatta olanlara sıhhat ve afiyet içerisinde Rabbimin daha nice hizmetler nasip etmesini niyaz ediyorum. Diyanet İşleri Başkanlığımızın tüm mensuplarına hizmetleri için şahsım, ailem, milletim adına tekrar teşekkür ediyorum.

Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nı bir kez daha tebrik ediyor, sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun, kalın sağlıcakla.