Kabine Toplantısının Ardından Yaptıkları Konuşma

14.07.2020

Aziz Milletim,

Değerli Basın Mensupları,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Son toplantımızın ardından Kabinemizin ikinci yılını doldurması vesilesiyle bugün kapsamlı bir icraat değerlendirmesi yapacağımızı ifade etmiştik. Gündemin yoğunluğu sebebiyle bu değerlendirmeyi önümüzdeki hafta müstakil bir programda yapmayı kararlaştırdık.

Bugünkü kabine toplantımızda üzerinde durduğumuz konuların başında, son 5 aydır hep olduğu gibi koronavirüs salgının etkileri ve sonuçları geliyordu. Türkiye bu konuda dünyaya örnek olan başarılı bir mücadele ortaya koymuştur. Sağlık hizmetleri başta olmak üzere her alanda milletimizin tüm ihtiyaçlarını karşılayan bir sistemle süreci yönettik. Ne hastanelerimizde yığılmaya, ne temizlik ve gıda ürünleri tedarik zincirinde kırılmaya, ne güvenlikte zafiyete, ne de herhangi bir konuda mağduriyete meydan verdik. Hamdolsun salgının zirve dönemini anlımızın akıyla geride bıraktık. Dünyanın önemli bir bölümünde salgının hasta ve ölü sayısında rekorlar kırdığı bir dönemi biz gayet kontrollü ve sakin bir şekilde geçiriyoruz.

Gelişmiş ülkelerin dahi çaresiz kaldıkları kiriz konularının sağlam altyapımız ve dikkatli organizasyonumuz sayesinde kolayca üstesinden geliyoruz. Milletimizden ricamız, bu güzel tablonun sürmesi ve daha iyiye gitmesi için dikkati, hassasiyeti, kurallara riayeti elden bırakmamasıdır. Geldiğimiz noktada baş harflerinden ilhamla TMM diye ifade ettiğimiz temizlik, maske, mesafe ilkelerin uymanın ötesinde yapılabilecek bir iş, alınacak bir tedbir yoktur. Vaka ve ölüm sayılarının yeniden aşağı yönlü bir eğilime girmiş olması sevindiricidir. Biraz daha gayret ve fedakârlıkla bu sayıları sıfıra yaklaştırmalıyız, böylece sadece her alanda rahat etmekle kalmayacak, aynı zamanda önümüzdeki fırsatları da değerlendirme imkânına kavuşacağız.

Türkiye elde ettiği bu küresel başarının karşılığını siyasi ve ekonomik sınıf atlamayla alabilecek bir konumdadır. Bu fırsatı değerlendirip, değerlendirememe kararını 83 milyon hep birlikte vereceğiz. Ekonomide toparlanma ve yeni bir atılım için gereken her türlü adımı atıyoruz. Destek paketlerimizle teşviklerimizle, özellikle de nakdi yardımlarımızla ülkemizdeki her kesimi yeni döneme hazırlamanın gayreti içindeyiz.

Kimi sektörlerde ülkemize karşı uygulanan çifte standart, önümüzde aydınlık gelecek olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Türkiye’nin yükselişi kimsenin önünde duramayacağı, engelleyemeyeceği, geri döndürmeyeceği bir ivmeye ulaşmıştır. Yeter ki millet olarak kazanımlarımıza sahip çıkalım, hedeflerimize kararlılıkla ilerlemeye devam edelim, inşallah gerisi kendiliğinden gelecektir. Halen süren kimi kısıtlamaları bu çerçevede bir müddet daha ödememiz gereken bedeller olarak görmeliyiz. Salgının seyrine bağlı olarak bunları da en kısa sürede yeniden değerlendireceğiz.

Aziz Milletim,

Değerli Basın Mensupları,

Salgın döneminde hastalığın bizi yenmesine, köşeye sıkıştırmasına, hedeflerimizden uzaklaştırmasına, esir almasına izin vermedik. Sağlıkla ilgili mecburi sınırlamalar dışında hayatın akışını, ekonominin işleyişini, yatırımları, iç ve dış güvenlik operasyonlarımızı planladığımız şekilde sürdürdük. Yaptığımız açılışlar, düzenlediğimiz programlar, icra ettiğimiz faaliyetler bunun en somut ifadesidir. Daha birkaç gün önce ülkemizin en yüksek köprüsü olan Botan Çayı üzerine inşa edilen Beğendik Köprüsü’nü ve güzergâhındaki yolları hizmete açtık. Terör örgütünün inşa ettirmemek için onyıllardır uğraştığı, iş makinelerini yaktığı, işçileri tehdit ettiği bu eseri milletimize kazandırmış olmaktan memnuniyet duyuyoruz. Önümüzde barajdan yola, sulamadan enerjiye kadar pek çok yatırımı içeren uzunca bir açılış listesi var. Bu açılışları bir kısmını bizzat yerinde, bir kısmını telekonferansla gerçekleştirerek, hizmet siyasetimizin çıtasını hep daha yukarı inşallah çıkartacağız.

Meclisimiz de kısa bir ara dışında çalışmalarına devam etti. Çok önemli kanunları çıkartan, kanun hazırlıkları yürüten Meclisimizin yeni yönetimini bu vesileyle tekrar tebrik ediyorum.

Geçtiğimiz hafta görüşülerek kabul edilen baro yönetimleriyle ilgili kanun değişikliğinin de ülkemize ve yargı camiamıza hayırlı olmasını diliyorum.

Özel sektörümüzün de işine sahip çıkmasını, özellikle de üretim çarklarını döndürme iradesini takdirle izliyoruz. Sanayide, tarımda, ihracatta yaşanan olumlu gelişmelerden memnuniyet duyuyoruz. Ekonomide açıklanan her veri kayıpları telafinin ötesinde bir kıpırdanışı haber veriyor. Turizm sektörümüzün de en kısa sürede beklediği çıtayı yakalayacağına inanıyorum.

Suriye’de, Kuzey Irak’ta ve Libya’da kendimizin ve dostlarımızın güvenliği için ortaya koyduğumuz iradenin salgın döneminde kesintisiz şekilde sürmesini sağladık. Bölgemizde ve dünyada dengelerin değişmesini sağlayacak derecede neticeler aldığımız bu faaliyetlerimizi hedeflerimize ulaşana kadar sürdüreceğiz. Artık bu bölgede Türkiye’nin içinde yer almadığı, muvafakat vermediği veya destek sağlamadığı hiçbir projenin yürüme şansı olmadığının kabul edildiğini umuyoruz. Bölgemizde etkinlik gösteren ülkelerin hepsiyle diyalog kanallarını açık tutma, iş birliği yollarını genişletme, yapıcı diplomasiyi işletme gayreti içerisindeyiz. Türkiye’nin dostluğunu kazanmanın değerini bilenler bu mekanizmaları etkin şekilde kullanıyor. Israrla ülkemize husumet besleyenler ise kaybetmeyi sürdürüyor.

Buradan bir kez daha hiçbir ayrım yapmadan herkesi, Türkiye’nin hak, hukuk, adalet ve meşruiyet temelinde uzattığı barış ve iş birliği eline karşılık vermeye davet ediyorum.

Bedeli mazlumların, mağdurların, gözü yaşlı, gönlü yaslı insanların ahı ve feryadı olan hiçbir düzenin sahiplerine hayır getirme ihtimali yoktur. Yaşadığımız dünyayı sadece belirli bir kesim değil, herkes için daha huzurlu, daha güvenli, daha müreffeh bir yer haline getirine kadar mücadeleye devam edeceğiz. Dünya 5’ten büyüktür itirazımızı ve adil bir yeni dünya düzeni çağrımızı her platformda tekrarlamayı sürdüreceğiz. Türkiye’ye yakışan tavır neyse bedelini göze alarak sergilemeyi, tarihin milletimizin üzerine yüklediği bir sorumluluk olduğuna özellikle inanıyoruz. Ecdadın asırlar boyunca yerine getirdiği bu görevi biz de son nefesimize kadar yürüteceğiz.

Aziz Milletim,

Değerli Basın Mensupları,

Son günlerdeki önemli bir gelişme de Ayasofya’nın statüsü konusunda yaşandı. Ayasofya’nın müzeden camiye döndürülerek vakfiyesindeki amaca uygun şekilde hizmet vermeye başlayacak olması hepimizi şüphesiz ki sevindirmiştir. Burada bir kez daha Ayasofya’nın kiliseden değil, müzeden camiye dönüştürüldüğünün altını çizmek istiyorum. Bu kutsal mabedi 1453 yılında harap bir vaziyette teslim alıp camiye dönüştüren Fatih Sultan Mehmet Han ve ardından gelen padişahlardır. Yapılan ilaveler ve tadilatlarla asırlar boyunca Ayasofya geliştirilmiş, büyütülmüş, güzelleştirilmiştir. Harap halde bir ana kubbe olarak teslim alınan Ayasofya, külliyesi, minareleri, kütüphanesi, şadırvanı, imareti, hamamı, sıbyan mektebi, sebilleri, türbeleri, muvakkithanesi, kasrı hümayunu, hünkar mahfili ve nice eklemeleriyle tam anlamıyla bize ait bir eser haline dönüştürülmüştür.

Özellikle Ramazan ayı boyunca ve bayramlarda Ayasofya adeta İstanbul’da şehir hayatının merkezine yerleşmektedir. Tam 5 asırdır süren bu sahiplenişi yok sayarak, burayı fetihten önceki haliyle tasavvur etmekte ısrarın gerisinde gaflet yoksa başka şeyler aramak gerekir. Gerçi daha yakın tarihlerde yaşanan sokak eylemlerinde İstanbul’un duvarlarına, zulüm 1453’te başladı, diye yazıldığını da unutmadık. Kimlerin duvarlara bunları yazdığını herhalde milletçe de gayet iyi biliyoruz.

İstanbul’un fethinden utanmak, sadece kendini Türk ve Müslüman olarak görenlerin değil, bu topraklarda yaşayan hiç kimsenin hissiyatı olamaz. Fethin sorgulanışının bir adım gerisi Söğüt, onun bir adım gerisi Malazgirt ve İznik, onun bir adım gerisi Bedir’dir. Bu milletin medeniyetine, tarihine, kültürüne, değerlerine doğru saldırmaya cesareti olmayanlar, sembollerimizi yıpratarak, sinsice kendilerine yol bulmaya çalışıyor. Hamdolsun, bu güne kadar aradıkları yolların hepsi de milletimizin irfanına çarpıp, yerle yeksan oldu. Ayasofya tartışmasını kültürel değer parantezine hapsetmeye çalışanların

Osmanlı’nın Balkanlar ve Doğu Avrupa’da bıraktığı göz alıcı mirasın hoyratça yok edilişi karşısında ettikleri tek söz duyulmamıştır. Aynı şekilde bu kesimlerin Endülüs’ten Kırım’a kadar medeniyetimizin zirvesini teşkil eden değerlerinin yıkılışı veya yağmalanışı hususunda da herhangi bir serzenişleri vaki değildir. Demek ki bunların maksadı kültürel mirası savunmak değil, kalplerini ve zihinlerini sarmış olan Türk ve İslam düşmanlığına kılıf bulmaktır.

Gün bu ulu mabedin yeniden özüne dönmesinin sevincini ama’sız, fakat’sız, lakin’siz, hesapsız, kitapsız bir şekilde yaşama günüdür. Hiç kimse merak etmesin, Ayasofya’yı yeniden vakfiyesine uygun hale getirirken kültürel miras vasfını da ecdadın yaptığı gibi koruyacağız.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti hangi inançtan olursa olsun tüm vatandaşlarının ibadethane ihtiyaçlarını karşılama konusunda dünyadaki tüm ülkelerden daha ileri bir seviyededir. İşte geçenlerde yaptığım açıklamada da söylediğim gibi, İstanbul’da ülkemizin genelinde 435 kilise var, bunların bir kısmını bizler devletimizin cebinden ihya ettik, restore ettik. En son Süryanilere ait Bakırköy’deki bir arsanın bizzat temelini ben gittim attım. Öbür tarafta Balat’ta yine aynı şekilde Demir Kilise diye anılan ve Ortodoks kilisesinin de açılışını Bulgaristan Başbakanı ve çeşitli dinlere mensup patrik, papaz, onlarla beraber yine ben bizzat açılışını yaptım. Bizim asla farklı dinin mensuplarına veya mabetlerine karşı bir düşmanlığımız, hasımlığımız yok, tam aksine biz de saygı var.

Avrupa ülkelerinde mesela Müslüman nüfusa düşen ibadethane sayısıyla ülkemizdeki gayrimüslim nüfusa düşen ibadethane sayısı arasında dört- beş kat fark vardır. Biz de ortalama 460 gayrimüslime bir ibadethane hizmet verirken, Avrupa’da ortalama 2 bin Müslümana bir ibadethane düşmektedir. Avrupa’daki kilise ve sinagogların önemli bir kısmının da harap vaziyette olduğunu en iyi oralarda yaşayanlar bilir.

Meseleye tarihi açıdan bakacak olursak, Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettiğinde hemen Ayasofya’yı imara başladı. Buna karşılık, ondan yaklaşık 250 yıl önce İstanbul’u işgal eden haçlı ordusu Ayasofya’yı vahşice yağmalamıştır. Bu dönemde yağmalanan eserler Vatikan başta olmak üzere Avrupa’nın pek çok şehrinde hala gururla sergileniyor. Demek ki mesele Ayasofya’nın kendisi değil, bu mabedin ve içinde bulunduğu şehrin kimin egemenliğinde olduğudur. Coğrafyamızdaki bin yıllık varlığımızı, İstanbul’daki 600 yıla yaklaşan hakimiyetimizi bırakmak niyetinde değiliz. Dolayısıyla Ayasofya konusu başta olmak üzere milletimizin varlığı, birliği, özgürlüğü ve haklarıyla ilgili konularda kararımızı kendimiz veririz.

Ayasofya’yı yanlış bir kararla da olsa müzeye biz çevirmiştik, onu yeniden camiye de biz döndürüyoruz, yerin altında yatan yüzlerce milyon ecdada ve üstünde yaşayan 83 milyon vatandaşımıza karşı sorumluluğumuzun gereğini yerine getirmiş olmanın huzuru ve mutluluğu içindeyiz. 1934’te kimler müzeye çevirdi? Bu millet, şimdi de biz aslına rücu ettiriyoruz, bir yanlışı biz düzeltiyoruz, olay bu kadar basittir.

Aziz milletim, değerli basın mensupları; Türkiye’nin istiklal ve istikbal davası her alanda ilelebet devam edecektir. Hep söylediğim gibi, kadim dönemlerden beri tüm dünyanın gözbebeği olan bu coğrafyada yaşamayı tercih etmişsek, bunun için gereken mücadeleyi de vermeyi göze aldık demektir. Sultan Alparslan’dan beri bu mücadeleyi kesintisiz yürütüyoruz, İstanbul’un fethi sadece bizim için değil, tüm dünya bakımından bir dönüm noktası olmuştur. Tarih kitaplarında Avrupa’nın Ortaçağ karanlığından çıkışının sembolü olarak İstanbul’un fethi gösterilir. Osmanlı’nın Hint Okyanusundan Avrupa’nın ortalarına kadar uzanan hükümranlık dönemi bizim için elbette büyük bir iftihar sebebidir. Bu dönemin en önemli özelliği, diğer inanç gruplarına ve kültürlere tarihte eşi benzeri görülmemiş bir müsamahayla yaklaşılmış olmasıdır. Asırlar süren yönetimin ardından Osmanlı tarih sahnesinden çekildiğinde geride inançlarını ve kültürlerini tüm canlılığıyla yaşatan topluluklar bırakmışlardır. Buna karşılık aynı coğrafyada Osmanlı’nın ardından hem diğer inanç mensuplarına hem de birbirlerine karşı çok büyük kıyımlar yaşanmıştır. Sadece Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında çoğu sivil, 100 milyonu aşkın insan hayatını kaybetmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak bize yönelik tarihi husumetleri ne derece sabırla karşılarsak karşılayalım sürekli çifte standarda maruz kalmaktan biz kurtulamadık. Avrupa Birliği tam üyelik sürecimiz bunun en bariz örneklerinden biridir. Siyasi ve ekonomik olarak Türkiye’nin seviyesiyle mukayese dahi edilemeyecek ülkeler tam üyeliğe kabul edilirken, biz gerçekten komik bahanelerle hep dışarıda tutulduk. Şimdi salgın sonrası yaşanan normalleşme sürecinde yine benzer tavırlarla karşı karşıyayız. Sağlık hizmetlerinden, şeffaflığa kadar hiçbir konuda ülkemizin yanına yaklaşamayacak devletleri akredite edip, Türkiye’yi dışarıda bırakanların ilmi kurallarla değil, zihinlerindeki saplantılarla hareket ettikleri ortadadır. Ülkemizin müdahil olduğu her konuda insan hakları, hukuk, adalet gibi kriterlerin yerine benzer yaklaşımlar almaktadır. Suriye’de bunu görüyoruz, Libya’da bunu görüyoruz, diğer pek çok yerde aynı gerçekle karşılaşıyoruz. Ülkemiz üzerinden Suriye’deki milyonlarca mazlum ve mağdura yardım ulaştırılmasıyla ilgili programlar sırf halkın Türkiye’ye muhabbetini kırmak için engellenmiştir. Libya’da Birleşmiş Millet tarafından muhatap kabul edilen meşru hükümet sırf Türkiye destekliyor diye yıpratılmaya çalışılmaktadır. Ülkemizin pek çok yerdeki kalkınma ve yardım programları makul sebeplere dayanmayan engellemelere maruz kalabilmektedir. Halbuki biz ecdadımızdan tevarüs ettiğimiz şekilde yaptığımız her şeyi Allah rızası için yapıyor, sadece insana hizmet gayesiyle hareket ediyoruz. Tarihinde sömürge ve katliam lekesi bulunmayan bir ülke olarak aynı anlayışla çalışmayı sürdüreceğiz.

Cezayir’e bakın, Ruanda’ya bakın, oralarda binlerce, on birlerce, yüz binlerce insani katleden Batılıların kimler olduğunu basın mensupları olarak sizler gayet iyi biliyorsunuz. Hele hele oralarda Fransa’yı görmemezlikten gelmek mümkün mü? İşte şimdi yine aynı şekilde bakın Libya’da Tarhuna’da aynı şekilde insan cesetlerinin nasıl oralara gömüldüğünü açık ve net görüyoruz. Ayak bastığımız her yerde yaşatmanın, inşa etmenin, ihyanın gayreti içinde olmakta kararlıyız. Biz sağlam durdukça hem milletimizin hem dostlarımızın hem de tüm insanlığın samimiyetimizi, ihlasımızı, hak ve hayır üzerine duruşumuzu eninde sonunda göreceğine inanıyorum. Bugüne kadar içeride ve dışarıda oluşturduğumuz muhabbet halesi bu gayretlerin boşa gitmediğinin ispatıdır. Kimi ülkelerin yönetimleri Türkiye düşmanlığı yapıyor olsa da, halkların önündeki yerimizin farklı olduğunu gayet iyi biliyoruz. Milletimizin de 18 yıldır olduğu gibi bugün de girdiğimiz her mücadelede yanımızda olduğundan şüphe duymuyorum.

Aziz Milletim,

Değerli Basın Mensupları,

Yarın, 15 Temmuz darbe girişiminin dördüncü yıldönümüdür. FETÖ terör örgütü mensuplarına kahramanca karşı koyarken şehit edilen 251 vatandaşımıza bir kez daha Allah’tan rahmet, gazilerimize sağlık ve afiyet diliyorum. Milletimiz 15 Temmuz’da tarihinin en büyük imtihanlarından birini hamdolsun alnının akıyla vermeyi başarmıştır. Dünyada örneği olmayan bir şekilde uçağı, helikoptere, tanka, silaha sadece ve sadece kalbindeki imandan aldığı güçle karşı koyan milletimiz gün ağarmadan darbecileri hüsrana uğratmıştır. İstiklal Şairimiz öyle diyor ya,

İmandır o cevher ki, ilahi ne büyüktür.

İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür.

Mesele bu. Türkiye’de devletin sahibinin de, istiklalimizin ve istikbalimizin teminatının da milletimiz olduğunu 15 Temmuz’da bir kez daha gördük. Tankların arasından, tankların koruması altında o gece belediye başkanının evine giden bir Ana Muhalefet Başkanı vardı. Orada kahvesini yudumlarken evet Atatürk Havalimanı’nda neler oluyor, neler bitiyor onu izleyen, onu seyreden bir Ana Muhalefet Başkanı vardı. Kendisine sorulduğunda ya bu tankların arasından nasıl gittiniz deyince? Haberim olsaydı, ben de gelirdim, diye cevaplayacak kadar maalesef seviye kaybı olan bir Ana Muhalefet.

Kardeşlerim, Aziz Milletim,

Biz milletimizle beraber yürüdük, milletimizle beraber o gece evet darbeyi ve darbecileri elhamdülillah bitirdik. Siyasi hayatımız boyunca milli iradenin üstünlüğüne yaptığımız vurgunun, attığımız her adımda milletimizin rızasını ve desteğini gözetmemizin isabeti de 15 Temmuz’da bir kez daha teyit olmuştur. Yarın Cumhurbaşkanlığı Külliyemizin önündeki Şehitler Anıtı’nda ve darbecilerin hedef aldığı Meclis’imizde düzenlenecek anma toplantılarına katılacağız. Ayrıca şehit yakınlarımızın, gazi ve gazi yakınlarımızın temsilcileriyle yine Cumhurbaşkanlığı Külliyemizdeki sergi salonumuzda bir araya geleceğiz. Akşam da millete sesleniş konuşmasıyla 15 Temmuz’un dördüncü yıl dönümünün de yaşadıklarımızı ve kayıplarımızı bir kez daha yâd etmiş olacağız. Bilindiği gibi darbe girişiminin hemen ardından 15 Temmuz’u Demokrasi ve Milli Birlik günü adıyla resmi anma günü olarak ilan etmiştik. Ülkemizin her yerinde yapacağımız etkinliklerle 15 Temmuz’u unutmama ve unutturmama sözümüzü yerine getirmeyi sürdüreceğiz.

Rabbim yar ve yardımcımız olsun. Tabi ki bu duygularla sözlerime son verirken, Kabine Toplantımızda yaptığımız istişarelerin ülkemiz ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını da diliyorum.

Tabii şunu da ayrıca söylemem gerekiyor, değerli kardeşlerim; Bildiğiniz gibi Ermenistan ve Azerbaycan arasında da devam eden bir sıkıntı var. Ve bu sıkıntıyla ilgili de birkaç kelam etmeden sözlerimi bitiremeyeceğim. O da şu: Ecdadın asırlar boyunca yerine getirdiği bu görevi Kafkaslar da neyse, yine yerine getirmeye devam edeceğiz. Dost ve kardeş Azerbaycan’a karşı Ermenistan tarafından yapılan saldırıları şiddetle kınadığımızı belirtmek istiyorum. Vatanını savunan Azerbaycanlı kardeşlerimizden şehit olanlara Allah’tan rahmet, yaralananlara acil şifalar diliyorum.

Yukarı Karabağ’ın işgalinden beri bu bölgede süren gerginliğin Ermenistan’ın pervasız ve sistematik saldırıları sebebiyle çatışmaya dönüşmesinden dolayı endişeliyiz. Üstelik bu son saldırı Yukarı Karabağ hattında değil, doğrudan iki devlet arasındaki sınırlarda ve ağır silahlarla yapılmıştır. Bu durum olayın herhangi bir sınır ihlali ve çatışması değil, doğrudan Azerbaycan’a yönelik bilinçli bir taarruz olduğunu göstermektedir. Hiç şüphesiz bu saldırı Ermenistan’ın çapını aşan bir hadisedir. Amaç provokatif bir yaklaşımla hem Yukarı Karabağ sorunun çözümüyle ilgili süreci tıkamak hem de bölgede yeni çatışma alanları ortaya çıkarmaktır. Türkiye, kadim dostluk bağları ve kardeşlik ilişkilerinin bulunduğu Azerbaycan’ın hakkına, hukukuna, topraklarına yönelik her türlü saldırının karşısında yer almakta asla tereddüt göstermeyecektir. Bölgemizdeki ve dünyadaki tüm siyasi, diplomatik, sosyal ilişkilerimizi bu doğrultuda seferler etmek boynumuzun borcudur. Bunu da özellikle ifade etmem lazım. Kendi toprakları içindeki siyasi, ekonomik, koronavirüs salgınından kaynaklanan sağlık, altyapı ve geniş bir alana yayılan çok sayıda sorununu çözemeyen bir ülkenin böyle bir saldırganlık içine girmesi her şeyden önce kendi halkına saygısızlıktır. Ailelerinin geçimlerini sağlamak için ülkemizde çalışmakta olan on binlerce Ermeni’nin de devletlerinin bu tutarsız davranışlarından rahatsız olduklarına inanıyorum. Bölge ülkelerini Ermenistan’ın Yukarı Karabağ işgalinden beri süren saldırgan ve istikrarsızlığı körükleyen tavırlarına karşı ilkeli ve samimi bir duruş sergilemeye davet ediyoruz. Tüm imkanlarımızla dost ve kardeş Azerbaycan’ın yanında olmaya devam edeceğiz. Bir kez daha şehadet mertebesine eren Azerbaycanlı kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Değerli kardeşlerim, bu arada Rize, Artvin bu bölgede aşırı derecede fırtınalar, heyelanlar ve bunların neticesinde ölen birçok kardeşimiz oldu. Bu kardeşlerimize özellikle yine Allah’tan rahmet diliyorum, ailelerine başsağlığı diliyorum. Ve ilk andan itibaren İçişleri Bakanım ve il milletvekillerimiz dün gece Rize ve Artvin’e gittiler ve bugün de Çevre Şehircilik Bakanım yine aynı şekilde Rize ve Artvin’e o da gidiyor ve oradaki çalışmaları bizzat yerlerinde takip edecekler. Bu konuda da atılması gereken adımlar neyse bunları sonuna kadar inşallah devam ettiriyoruz, devam ettireceğiz.

Kalın sağlıcakla diyorum.