AK Parti Grup Toplantısı’nda Yaptıkları Konuşma

04.03.2020

Aziz Milletim,

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

Sevgili Gençler,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Grup Toplantımızın ülkemiz ve partimiz için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Sözlerimin hemen başında bin yıldır kanlarımızla sulayarak vatan toprağımız bu topraklarda hür bir şekilde yaşayabilmemiz, bayrağımızı dalgalandırabilmemiz, ezanımızı semalarımızda yankılatabilmemiz için hayatlarını feda eden tüm şehitlerimizi rahmetle yâd ediyorum.

Terörle mücadelede 40 yıla yakın süredir verdiğimiz binlerce şehidimize Suriye’de malum yenileri ekleniyor. Son olarak İdlib’de rejimin saldırısında hayatını kaybeden 36 askerimizin de aralarında olduğu nice canlarımızı toprağa verdik. Şehitlerimizin makamları âli, şehadetleri mübarek olsun diyorum. Bin yıldır olduğu gibi bugün de hiçbir şehidimizin, hiçbir gazimizin tek damla kanı boşa gitmiyor. Bu mücadeleyi hedeflediğimiz şekilde başarıyla sonuçlandırdığımızda Allah’ın izniyle büyük ve güçlü Türkiye’nin inşası yolunda tarihi adımlar atmış olacağız.

Tabii bu tablonun anlamını kavrayabilmek için önce vatan nedir, millet nedir, gaza nedir, şehadet nedir, şehit kimdir gibi soruların cevaplarını bilmek gerekiyor. Bu cevapları öğrenmenin yolu da, öyle sıradan eğitimden, kariyerden falan geçmiyor. Bu soruların cevaplarına ancak yüreğinizde ülke ve millet sevgisi varsa, kalbiniz şehadet özlemiyle yanıyorsa, zihniniz hak ve berraksa, vücudunuzun her zerresinde hissederek ulaşabilirsiniz.

Önceki günkü konuşmamda da ifade etmiştim, Kur’an-ı Kerim şehit, kimi yerde şehit, kimi yerde Esmaül Hüsna’dan biri, kimi yerde örnek kişi anlamlarında tam 56 kez tekrarlanıyor. Bu ayetlerden üçünde ise doğrudan doğruya Allah yolunda canını feda edenleri tanımlamak üzere şüheda ifadesine yer veriliyor. Hiç şüphesiz şehitlikle ilgili en önemli müjde Bakara Suresinin 54. ayeti kerimesidir. Mealen: Allah yolunda öldürülenlere sakın ölüler demeyin, zira onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz emri ilahisinin manasını kavrayabilmek için önce sağlam bir imana ihtiyaç vardır. Peygamber Efendimizin Aleyhissalatu Vesselam çeşitli hadislerinde şehidin bütün günahlarının affedileceği, kabir azabı çekmeyeceği, Cennetteki makamını göreceği, Cennete ilk girenlerden olacağı gibi müjdelere rastlıyoruz. Bu tablo bize ülkemizin ve milletimizin bağımsızlığı, onuru, güvenliği için mücadele ederken can veren herkesin özellikle de cephede son nefesini veren askerlerimizin şehit olduğunu, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösteriyor. Ebediyete uğurladığımız askerlerimizin, polisimizin, jandarmamızın, güvenlik korucularımızın, tüm kamu görevlilerimizin şüheda makamına yükseldikleri konusunda kuşkusu olan önce dönüp kendi inancını, imanını bir sorgulasın. Şehitler tepesi boş kalmayacak sözünü anlamak için de imanın yanında bağrından çıktığınız toplumun kültürünü bilmeniz gerekir.

Merhum Arif Nihat Asya’nın o şiirini okuyup da hala ısrarla şehitler tepesi boş kalacak diyen kişi, bu ülkeyi düşmana teslim etme, milletimizin boynuna esaret zincirini geçirme peşinde demektir. Tabii 15 Temmuz’da milletimiz sokaklarda şehit olurken mücadeleden kaçan, tankların arasından sıyırıp, ondan sonra Belediye Başkanının konutunda veya bir başka evde kahvesini yudumlayanlardan, evet bu millette şehadet yolunda gitmek gibi bir şey olmaz. Dikkat ederseniz bu tipler bize dönüp Türkiye’nin Suriye’de ne işi varken derken, mesela Rusya’ya, Amerika’ya, İran’a, Avrupa ülkelerine asla böyle bir soru yöneltmiyor. Çünkü bunların gözünde ülkelerimizin yürüttüğü mücadelenin zerre kadar kıymeti yoktur. Tek dertleri; buradan bir siyasi çıkar elde edebilmek, emperyalistlere şirin gözüküp kendilerine yol verilmesini sağlayabilmektir. Suriye tartışması, ülkemizdeki beşinci kol faaliyetlerinin nerelere kadar uzandığının en somut göstergesidir. Bunlara en güzel cevabı aslında şehitlerimiz, gazilerimiz, şehit yakınlarımız ve milletimiz veriyor. Bir şehidimiz; “Sizden ricam, sakın Suriye’de ne işimiz var diyenlerden olmayın. Gittim gördüm, tam da olmamız gereken yerdeyiz” mesajını verirken karşımızdaki zihniyetin sefaletini tasvir ediyordu. Bir şehidimizin babası bakın ne diyor: “Soğan, patates dediler, ekonomimize saldırdılar, biz o soğanı-patatesi yemeden yaşarız, ama vatansız yaşayamayız" diyordu. İdlib şehitlerimizden birinin ağabeyi cenaze merasiminde: “Canımız feda olsun, yeter ki vatan millet sağ olsun. Ezanımız dinmesin, bayrağımız inmesin, başka bir derdimiz yok bizim”  diyerek metanet gösteriyordu. Bölgede görev yapan bir kahramanımız devre arkadaşına; “Sen demiyor muydun, köpek gibi yaşamaktansa aslan gibi ölmek evladır” diyordu. “Bu iş şu aşamada bitirilmezse oyun büyük. Sana vasiyetimdir. Olur da görüşmemiz mahşere kalırsa, bizi bahane edip kaos çıkarmaya çalışan o conconları cenazeme sokarsan hakkımı helal etmem” mesajını gönderiyordu. Sokakta kendisine mikrofon uzatılan bir teyzemiz; “Yılan gelmiş, düşman gelmiş bağrımıza girmiş, evimizin içerisinde. Biz Suriye’ye gitmezsek, Türkiye’yi taksim ettiler” diye sözde aydınlarımızın gösteremediği feraseti ortaya koyuyordu. Bunun gibi daha binlerce, milyonlarca örnek var.

Değerli kardeşlerim; evet ben inanarak, atalarımızdan ilham alarak şehitler tepesi boş kalmayacak dedim, diyorum, diyeceğim. Şimdi şöyle ben buradan ekrana, siz de şurada duvardaki görüntüleri izleyin. Belki Bay Kemal’e ilham vesilesi olur.

Değerli Kardeşlerim,

Tabii bunlar onurlu tavırlar. Fakat “Hayatta hiçbir laftan tiksinmedim, şehitler ölmez vatan bölünmezden tiksindiğim kadar” diyenlere bir şey ifade etmiyor. Çünkü bu zihniyet bugün Suriye’ye savaş açsak banko Esad'ı tutarım diyerek, Türkiye-İran karşı karşıya gelirse İran safında olurum diyerek, karşımıza sürekli terör örgütlerinin tezleriyle çıkarak, yerini yıllar önce zaten belli etmiştir.

Değerli Arkadaşlar,

Kimin nerede olduğunu çok dikkatle takip etmemiz lazım. Bay Kemal’in yeri bellidir, Bay Kemal’in yeri ne vatandır, ne millettir. Onun yeri Esed’in yanıdır, bize onu tavsiye ediyor ya, buyur sen git. Zaten yanında da bay monşerler var, onlarla beraber güzel bir yolculuğu gerçekleştirirsin. CHP Genel Başkanının hezeyanlarına cevap vermek gerçekten ağrıma gidiyor. Eskiden beri süren bu tutuma bir yere kadar siyasetin cilvesi diyerek, tahammül etmek mümkündü, ama artık mesele doğrudan istiklalimize ve istikbalimize saldırı noktasına gelmiştir. Kendisi bizi tahrik ettiğini sanarken, aslında ülkemize ve milletimize olan kinini kusuyor. Meydanı yalanlara ve iftiralara bırakmamak için sizleri ve tüm milletimi bu kişinin hezeyanlarının eziyetine tekrar maruz bırakmaktan dolayı da üzüntülüyüm. Zaman zaman Kılıçdaroğlu’nun ülkemizin Suriye meselesinden, Akdeniz’deki politikalarına kadar hayati çıkarlarının söz konusu olduğu hususlarda söylediği sözleri acaba kimler keyifle dinliyordur, diye merak ediyorum. Önümüzdeki fotoğrafa şöyle bir baktığımızda cevap hemen karşımıza çıkıyor. Mesela Esed, Kılıçdaroğlu’nu tarifsiz bir sevinçle takip ediyordur. Mesela darbeci Hafter, Kılıçdaroğlu’nu alkışlayarak dinliyordur. Mesela PKK’sından, FETÖ’suna kadar tüm terör örgütleri Kılıçdaroğlu’nu şükranla izliyordur. Mesela Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için her gün envaiçeşit oyunlar sergileyen Amerika’daki, Avrupa’daki, Rusya’daki, İran’daki bazı çevreler Kılıçdaroğlu’nu takdirle takip ediyordur. Bu zatın ağzından ülkemizin ve milletimizin menfaatlerini savunma adına tek kelime çıkmazken, her sözü ve tutumuyla karşımızdakilere destek veriyor. Bu zat dün de çıkmış kürsüye o gece neredeydiniz diye soruyor. Madem merak ediyor söyleyeyim. O gece bu ülkenin Cumhurbaşkanı sabaha kadar görevinin başındaydı. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı ertesi gün erken saatlerden itibaren de hiç ara vermeden Cumhuriyet tarihinin liderler düzeyindeki en yoğun telefon diplomasini yürüterek görevine devam ediyordu.

O gece bu ülkenin Meclis Başkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Milli Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, diğer bakanlarımız, MİT Başkanı, Savunma Sanayi Başkanı ve diğer tüm sorumlular görevlerinin başındaydı. O gece Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı, diğer tüm komutanlar hepsi istisnasız görevlerinin başındaydı. O gece erinden en üst komutanına kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm mensupları görevlerinin başındaydı. O gece sağlık kurumlarından, güvenlik birimlerimize kadar herkes görevlerinin başındaydı. Kılıçdaroğlu CHP Genel Merkezinde kahve içip, televizyon seyrederken ülkeyi yönetenler yüreklerindeki acıya rağmen şehitlerimizin kanlarını yerde bırakmamak için canla, başla çalışıyordu.

Benden telefon bekliyormuş, eğer çok merak ediyorsan nasıl ki Sayın Bahçeli’yle telefon diplomasimizi yürüttük, nasıl ki Meral Hanım’la bunu görüştük, nasıl ki Sayın Karamollaoğlu’yla bunları görüştük, sen de arardın, sana da gerekli bilgiyi verirdik. Cumhurbaşkanlığı makamı seni arayacak, sana bilgi verecek, bu bir defa bu işin protokol anlayışına da sığmaz. Defaatle bizler yeri geldiği zaman bakanlarımızı sizlere göndermek suretiyle bu bilgilendirmeleri de yaptık. Böyle bir süreç içerisinde biz bir taraftan içeride haritalar üzerinde çalışmalarımızı yapıyoruz, bir taraftan da nerede ne gibi adımlar atacağız onun üzerinde çalışıyoruz. Ondan sonra da birde ben kalkıp seni mi arayacağım? Sen ara, niye aramıyorsun, niye aramıyorsun?

Değerli Arkadaşlar,

Bu süreçte milletimizi bilgilendirmek için gerekli her türlü açıklama da yapılmıştır. Hatay Valimizden, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na, bakanlarımıza kadar her seviyede bilgiler milletimizle paylaşılmıştır. CHP’nin başındaki zat o sırada kim bilir hangi sinsiliklerin, kim bilir hangi senaryoların, kim bilir hangi ümitlerin peşinde olduğu için kimin çalıştığını, kimin ne açıklama yaptığını takip edememiş olabilir, ama milletimiz her şeyi başından itibaren sonuna kadar izlemiş takip etmiştir. Bir yandan Esed’le dans eden, öteki tarafta Türkiye’nin Suriye’de ne işi var diyen, beri tarafta niye diplomasiyi kullandırmıyorsunuz, dokundurmaları yapan birisi elbette Türkiye’nin çıkarlarının nerede olduğunu göremez. Başbakanlığımız ve Cumhurbaşkanlığımız döneminde ülkemizin haklarını, milletimizin çıkarlarını savunmak için dünyanın dört bir yanını nasıl hallaç pamuğu gibi attıysak, bugün de gerektiğinde her yere gitmekten imtina etmeyiz. Diplomatik görüşmeleri, bunun için bir yerlere gitmeleri, birilerini misafir etmeyi, kendi kısır dünyasındaki turistik seyahatlerle karıştıran bir zihniyete ne desek boştur.

Türkiye dün Çanakkale’de de emperyalistlere karşı mücadele ediyordu, bugün Suriye sınırlarında da emperyalistlere karşı mücadele ediyor. Kılıçdaroğlu, Gazi Mustafa Kemal’in vatan toprağı olan Çanakkale’yi savunduğu dönemde İdlib’in de vatan toprağı olduğunu bilmeyecek kadar şuur kaybı içindedir. Yolu Çanakkale’ye düşerse orada tavsiye ederim, İdlib doğumlu yüzlerce şehidin ismini görünce hiç sanmıyoruz, ama belki utanır da yüzü kızarır. Vatanın ne demek ve sınırlarının neresi olduğunu bilmeyen, anlamayan, görmeyen, hissetmeyen bir adam hiç kusura bakmayın cehaletten öte bir ihanetin içine düşmüş demektir.

Milletimiz Çanakkale’de savaşırken de, İstiklal Harbi’nde canını ortaya koyarken de ülkemizde tıpkı bu zat gibi davranan, moralleri bozmaya, mücadele azmini kırmaya çalışan evet müstevli destekçileri vardı. Türkiye bir asır önceki o destanları sadece cephede düşmana karşı savaşarak değil, aynı zamanda bu müstevli destekçilerini hüsrana uğratarak da kazanmıştır. Gazi Mustafa Kemal 6 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı bir konuşmada milli mücadelenin savunma araçlarını, milletin bütünü, milletin kalp ve vicdanındaki sağlamlık, Meclis’in azim ve kararlılığı ile ordu olarak sıralıyor. Yine Atatürk Cumhuriyetimizin 10. Yılı’nda irat ettiği nutkunda, cepheleri görünüşteki cephe ve iç cephe olarak ikiye ayırıyor. Asıl cepheyi bütün ülkenin aynı fikir ve kanaatte yekvücut şeklinde kurduğu iç cephe olarak gören Atatürk, görünüşteki cepheyi de doğrudan doğruya ordumuzun düşman karşısındaki sergilediği gücü olarak görüyor. Gazi Mustafa Kemal’e göre görünüşte cephede ne olursa olsun iç cephe çözülmediği sürece hiçbir şey, hiçbir güç, ülkeyi ve milleti mahvedemez. Yine Gazi’nin ifadesiyle, düşmanlarımız bizi içten yıkmaya çalışıyor, bu amacı gerçekleştirmek için içimize kadar sokulabilen bozguncu mikropların ajanlarının varlığını iddia etmek yerindedir.

Evet, bugün de Kılıçdaroğlu ve ekibi ülkemizin doğrudan doğruya iç cephesine, yani birliğine, bütünlüğüne, kardeşliğine saldırıyor. Bunun da gafletlerinden değil, tamamen kasıtlı bir şekilde yapıyorlar. Allah’ın izniyle dün olduğu gibi bugün de verdiğimiz mücadelede hem sahada zafere yürüyeceğiz hem de bu müstevli destekçilerini milli irade ayakları altında ezerek ülkemizi hedeflerine ulaştıracağız.

Esasen bu zatın gözünün ve gönlünün başka yerlerde olduğunu da biliyoruz. Kılıçdaroğlu mevcut tutumuyla Esed’in Suriye’de, İsrail’in Filistin’de hayata geçirmeye çalıştığı insansızlaştırma politikasına destek veren bir yerde durmaktadır. Türkiye’nin bu tarihi mücadelesini sürekli fitneyle, yalanla, iftirayla lekelemeye çalışan her kim olursa olsun açık ve net söylüyorum, haysiyetsizdir, onursuzdur, şerefsizdir, alçaktır, haindir. Bir insanın kendi ülkesine ve kendi milletine böylesine derin bir kin beslemesi için ya geçmişte ağır bir travma yaşaması ya da daha başka bir çıkar hesabının pençesine düşmüş olması lazım. Sanıyorum karşımızdaki zat da her iki durum birden söz konusudur. Dikkat ederseniz sürekli kendini bu ülkenin Cumhurbaşkanı, kurumları, komuta kademesi yerine koyarak, ahkâmlar kesiyor. Kılıçdaroğlu eğer bu ülkenin yönetiminde sorumluluk almak istiyorsa kendisine bunun yolunu hemen göstereyim, bu iş öyle sütre gerisinden saldırarak, birilerini öne sürüp arkadan kıs kıs gülerek olmaz. Malum olduğu üzere 2023 yılında bu ülkede bir cumhurbaşkanlığı seçimi var, yüreğin yetiyorsa çıkarsın meydana ben ülkeyi yönetmeye talibim dersin, milletten yetkiyi alabilirsin de söylediklerini yaparsın, olay bu kadar basit.

Ama o güne kadar bu zata düşen görev, milli güvenliğimizi ilgilendiren konularda sorumluluk sahiplerine destek vermektir, bunu yapamıyorsa sükût etmesine de razıyız. Yeter ki hezeyanlarıyla milletimizin acılı yüreğini karartmasın, sinirlerini germesin, tepesini attırmasın.

Değerli Arkadaşlar,

Suriye’deki durum yeni acılar, yeni trajedilerle giderek daha kötüleşiyor. İdlib’de verdiğimiz şehitlerimizin kanlarını elbette yerde bırakmıyoruz. Bugüne kadar rejim 3 bin 200’ün üzerinde unsurunu, 160’a yakın tankını, 100’ün üzerinde topunu ve çok namlulu roket atarlarını, 3 uçağını, 8 helikopterini, 8 hava savunma sistemini, 10’dan fazla mühimmat deposunu, yüzlerce silahlı ve silahsız aracını kaybetmiştir.

Evet, şimdi Bahar Kalkanı Harekâtı'nın görüntülerine şöyle bir uzanalım.

Rejiminkiyle mukayese edilemeyecek kadar az da olsa elbette bizim de kayıplarımız var. Uçaklarımızla, SİHA’larımızla, topçularımızla, tankçılarımızla, komandolarımızla, zırhlı birliklerimizle yürüttüğümüz destansı mücadeleyle rejimi her gün biraz daha eritiyoruz. Kahraman ordumuz Suriye’de gösterdiği başarıyla tüm dünyayı kendisine hayran bırakmıştır. Bizim savaşmayı bilmeyen değil, savaşmak istemeyen bir ülke olduğumuzu son operasyonlarımızla herkese bir kez daha ispatladığımıza inanıyorum. Rejim ve onu destekleyenler sürekli olarak kendilerini savunma imkânı olmayan çocukları, kadınları, masumları vahşice katlederek, gerçek yüzlerini sergilemeyi sürdürüyor. Bir süre sonra rejim sadece İdlib’de değil, Suriye’nin diğer bölgelerinde de kendi halkını karşısında bulmaya başlayacaktır. İşte o zaman rejimi kurtarmaya bugün arkasına sığındığı hava ve kara güçlerinin imkânları da yetmeyecektir. Biliyoruz ki rejim Dara, Hama’da, Humus’ta, Halep’te yaptığını şimdi İdlib’de tekrarlamaya çalışıyor, ama bu defa başaramayacak. Bu defa Türkiye hem kendi güvenliği ve huzuru, hem de Suriyeli masumların hayatlarını kurtarmak için bilfiil sahaya çıkmıştır. İdlib’deki çatışmalar sürerken bölücü terör örgütünün Suriye’nin diğer alanlarındaki güvenli bölgelerimize saldırmaya başlaması arka plandaki büyük oyunun işaretidir. Bu durum şayet İdlib’den ve Suriye’deki diğer güvenli hale getirdiğimiz bölgelerden çekilirsek, teröristlerin doğrudan ülkemiz topraklarını hedef alacağının en somut ifadesidir. Suriye’de vermediğimiz mücadeleyi kendi topraklarımızda çok daha ağır ve büyük bedeller ödeyerek, vereceğimizi görmek için daha neyi yaşamamız gerekir? İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in, Antalya’nın, Trabzon’un, Erzurum’un, Şanlıurfa’nın savunmasının Afrin’de, İdlib’de, Münbiç’te, Cerablus’ta, Ayn el-Arab’da, Tel Abyad’da, Rasulayn’da, Kamışlı,’da, Kuzey Irak’ta, hatta Libya’da başladığını hamdolsun milletimiz biliyor ve verilen mücadeleye sahip çıkıyor. Ne ülkemizi terör örgütlerinin, eli kanlı rejimin ve onları destekleyenlerin insafına terk edeceğiz, ne de mazlum Suriye halkını kendi başına bırakacağız. Sahada da, diplomasi masasında da mücadelemizi sonuna kadar sürdürerek, Türkiye’yi içine sokulmaya çalışıldığı bu cendereden muhakkak kurtaracağız. İşte o zaman önümüze yepyeni bir dönemin açıldığını göreceğiz. Türkiye’yi hedeflerine ulaştırana kadar bize durmak, dinlenmek haramdır. Mücadele zamanlarında 83 milyon biz biriz, beraberiz, birlikte Türkiye’yiz ve biz birlikte güçlüyüz.

Futbol sahalarında bile milletimizin ülkesine, ordusuna, askerine verdiği destek, bunun en güzel örneklerinden biridir. Bay Kemal farklı şeyler bekliyordu, ama futbol sahalarının tribününden ona farklı cevaplar geldi.

Değerli Arkadaşlar,

Anadolu toprakları sadece bugün değil, tarih boyunca hep her kökenden, her inançtan, her kesimden insana kucak açmış, yurt olmuştur. Bugün Anadolu nüfusunun önemli bir bölümü 93 Harbinden Balkan Savaşlarına, oradan Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbimiz sonrasındaki mübadelelere kadar son 1,5 asırdaki gelişmelerin ardından bu topraklara göç edenlerden oluşuyor. Son yine 30-40 yılda Bulgaristan’dan Kafkasya’ya kadar bölgemizde maruz kalınan zulümler ardından sayıları milyonu bulan kardeşlerimiz ülkemize gelmedi mi, yine Irak’taki işgal dönemlerinde Kuzey Afrika’daki karışıklıklar sırasında ülkemize yüzbinlerce kişi yönelmedi mi? Terör örgütlerinin ve zalim rejimin önünden kaçan 4 milyona yakın Suriyeli de aynı şekilde ülkemize sığınmadı mı? Bu ülkede hiç kimsenin evini-yurdunu terk ettiği için topraklarımıza sığınanlara kem gözle bakmaya, yabancı muamelesi yapmaya, hele hele tahkir ve taciz etmeye hakkı yoktur. Her kim bu tarz davranışlar içine girerse, altını kazıdığımızda kendi geçmişinden de bir göçmenlik bulunması kuvvetle muhtemeldir. Bize düşen, bu insanların yeniden evlerine dönerek, huzur ve güven içinde yaşayabilecekleri iklimi oluşturmanın mücadelesini vermektir. Sivilleri öldürerek, yerleşim yerlerini yakıp, yıkarak halksız bir devlet peşinde koşan rejimin katliamlarından kaçanlar başka bir yere değil de Türkiye’ye yöneliyorsa bunun sebebi bizim vicdanımız, ahlakımız, insanlığımızdır. Bilindiği gibi 36 şehit verdiğimiz 27 Şubat’taki saldırının ardından Avrupa’ya gitmek isteyen mültecilere sınırlarımızı açma kararı almıştık, bu kararımız tamamen uluslararası hukuka uygundur. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. maddesi şöyle diyor: “Herkes zulüm karşısında başka memleketlere iltica etmek ve bu memleketler tarafından mülteci muamelesi görmek hakkını haizdir.” Evet, bugün mültecilere sınırlarını kapatan, onları döverek, bindikleri botları batırarak, hatta vurarak geri göndermeye çalışan her Avrupa ülkesi İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni çiğnemektedir.

İşte Yunanlıların yaptığı, bu konuda en insanlık dışı görüntüleri Yunanistan sergiliyor. Botları şişleyerek batırıyor ve o botların içindeki yavruları anneleriyle beraber ölüme terk ediyor. Hâlbuki Yunanistan İkinci Dünya Savaşı yıllarında bugün kapılarını kapattığı coğrafyada sürgünde kurduğu hükümetle varlığını devam ettirmeye çalışıyordu. Yunan yönetimine 11 Ocak 1942 tarihli Huna El-Kudüs isimli gazetede Nazi saldırılarından kaçarak, Suriye’ye sığınan Yunanlılara yapılan yardımları gösteren şu fotoğrafı özellikle hatırlatmak istiyorum, bunu dikkatle izleyelim. Bu fotoğrafta yemek ve kıyafet dağıtılan Yunanlı erkek ve kız çocuklardan birisi de, belki Miçotakis’in büyükbabası veya büyükannesidir. Türkiye, Yunanistan’ın işgal ve açlıkla boğuştuğu bu dönemde kendisi de sıkıntı içinde olmasına rağmen gemiler dolusu gıda yardımıyla komşusuna destek vermiştir. Hatta aynı dönemde pek çok Yunanlı, Arap coğrafyası yanında ülkemize de gelerek savaş bitene kadar huzur ve güven içinde yaşamışlardır. Mültecileri özellikle ülkesine sokmamak için denizde boğmaktan kurşunla öldürmeye kadar her türlü yolu deneyen Yunanlı, bir gün bu merhamete kendilerinin de ihtiyacı olabileceğini unutmamalıdır.

Yunanistan başta olmak üzere tüm Avrupa Birliği ülkelerini İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne uygun şekilde topraklarına gelen mültecilere saygılı davranmaya davet ediyorum. Hemen şurada mültecilerin akınında Avrupa Birliği kalkıyor, 300-350 milyon avro olmak üzere para yardımı, işte bunun yanında bot, silah, asker göndermeye hazırız diyor. Peki, 10 yıldır 4 milyon mülteciyi topraklarında barındıran Türkiye’ye böyle bir destek verdiniz mi? Bunun kararını anında alabiliyorsunuz. Bugün bendeler, geliyorlar, konuşacağız. Vermediler, vermiyorlar. Çünkü ikircikli davranıyorlar. Bunların tek yüzü yok, maalesef birkaç yüzü var. Dürüst davranın ya, verecekseniz verirsiniz, vermeyecekseniz, vermezsiniz. Ama bizi aldatmaya kalkmayın, 40 milyar doları bu işte harcayan Türkiye, evvel Allah bir 40 daha harcar. Bu milletin bereketli olan evvel Allah kesesi vardır.

Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü temelinde yeni anayasa hazırlanana, özgür seçimler yapılana ve bu şekilde göreve gelecek yeni yönetimi oluşana kadar bu göçmen akımı devam edecektir. Ve Avrupa ülkeleri şayet sorunu çözmek istiyorlarsa, Türkiye’nin Suriye’de gerçekleştirmeye çalıştığı siyasi ve insani çözüme destek vermelidir. Bunun dışındaki yaklaşımların tamamı da zaten yabancı düşmanlığı ve ırkçılık batağında debelenen Avrupa Birliği’ni kendi değerlerinden biraz daha uzaklaştıracaktı. Faşizmin ayak seslerinin her geçen gün daha fazla duyulduğu Avrupa ülkeleri için böyle bir durum gerçek bir felaket anlamını taşıyacaktır. Çünkü tarihi emsalleriyle sabittir ki böyle durumlarda Avrupa toplumları en yakınlarından başlayarak önce kendi komşularının gırtlağına sarılmaktadır. Umudumuz, yaşanan gelişmelerin Avrupa Birliği’nin gerçekleri görmesine ve ülkemize gereken desteği sağlamasına vesile olmasıdır.

Sözlerime son vermeden önce 75. Birleşmiş Milletler Genel Kurul Başkanlığı’nı üstlenen İstanbul Milletvekilimiz ve Meclis Dışişleri Komisyonu Başkanımız Volkan Bozkır’ı tebrik ediyorum. Volkan Beyden Genel Kurul Başkanlığı döneminde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda mülteciler ve Kudüs meselesi başta olmak üzere dünya mazlumlarının seslerini en etkin şekilde duyurmasını bekliyoruz.

Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla.