Yaşayan İnsan Hazineleri Ödül Töreni’nde Yaptıkları Konuşma

11.02.2020

Kültür ve Turizm Bakanlığımızın Kıymetli Mensupları,

Değerli Hocalarım,

Üstatlarımız,

Saygıdeğer Misafirler,

Sevgili Gençler;

Sizleri en kalbi duygularımla, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Bu anlamlı ödül töreni vesilesiyle sizleri Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde ağırlamaktan büyük bir bahtiyarlık duyuyorum. Milletin evine, bu gazi mekana hoş geldiniz.

Sözlerimin hemen başında Suriye rejimi tarafından dün gerçekleştirilen hain saldırı sonucu şehit olan Mehmetçiklerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar niyaz ediyorum. Rabbim şehitlerimizi Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin, Sevgili Habibine komşu eylesin. Şehitlerimizin ailelerine, yakınlarına ve aziz milletimizin her bir ferdine de sabırlar diliyorum.

Yarınki Grup Toplantımızda Suriye meselesini ve bundan sonra atacağımız adımları, nitekim dün yapmış olduğumuz üst düzey toplantıda gerekli karşı cevapları en üst düzeyde Suriye tarafına verdik. Rejimi ciddi manada orada özellikle de İdlib’de misliyle belalarını buldular, ama yetmez, daha devam edecek. Çünkü bunlar bizim Mehmetlerimize saldırdıkça bedelini çok ama çok ağır ödeyecekler ve bu adımları da yarın kamuoyuyla paylaşacağım.

Değerli Dostlar,

Bildiğiniz üzere kadim mirasımızın belli unsurlarını üstün bilgi ve becerileriyle yeniden oluşturmak, yorumlamak ve ülkesinin kültürel zenginliğini yaşatmak için ömrünü vakfedenleri yaşayan insan hazineleri olarak tanımlıyoruz. UNESCO çatısı altında imzalanan Müşahhas Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi gereğince bu konuda her yıl yenilenen bir envanter çalışması yürütülüyor. Ülkelerin gelenek ve göreneklerindeki zenginliği ortaya koyan bu çalışmalara biz de Türkiye olarak 2006 yılından itibaren iştirak ediyoruz. Bu sözleşmede imzası bulunan her ülke gibi Türkiye’de müşahhas olmayan kültürel miras ve yaşayan insan hazineleri kategorileriyle ilgili belirlenen kriterler çerçevesinde değerlendirmeler yapılıyor. Değerlendirmeler sonucunda tespit edilen kişilere de ödüller veriliyor.

2008 yılından bugüne her yıl devam eden değerlendirmeler neticesinde ülkemizden 29 kişi ve bir topluluğun yaşayan insan hazineleri listesinde 112 değerinde müşahhas olmayan kültürel miras ve milli envanteri içerisinde yer aldığını büyük bir memnuniyetle ifade etmek isterim. Marifet iltifata tabidir sözüne uygun şekilde bu çalışmaların belirlenen ilkeler çerçevesinde ve titizlikle sürdürülmesini temenni ediyorum.

Bu sanatçılarımız tüm hayatlarını vakfederek elde ettikleri bu becerileriyle, ortaya koydukları eserlerle, ülkemize ve dünyaya kazandırdıkları bu özgün değerlerle her türlü teşekkürü, her türlü takdiri hak ediyorlar. “Eşrefi mahlukat olduğunu fark etmeli insan ve ona göre yaşamalı” diyor ya şair, işte bizler de kültürümüz için, irfanımız için aşkla emek harcayan bu değerlerimizi bir kez daha fark etmiş olmanın bahtiyarlığını yaşıyoruz.

Değerli Kardeşlerim,

Bizim medeniyetimiz her şeyden önce aşk medeniyetidir, sevgi medeniyetidir. Aşk, bu toprakların mayasıdır, hamurudur, harcıdır. Anadolu şehitler diyarı, gaziler diyarı, yiğitler diyarı olduğu kadar aynı zamanda bir aşıklar yurdudur. Ortaya koyduğu her eseri aşkla var eden hüner sahiplerinin vatanıdır. Selçuklu’dan Osmanlı’ya kadar bu topraklarda kurduğumuz tüm devletler aşkla yükselmiş, aşkla yücelmiştir. Hattatların kalemleriyle, nakkaşların fırçalarıyla, ustaların çekiçleriyle, ozanların mızraplarıyla yaptıkları dokunuşlar bin yıldır bu topraklarda aşkın şaheserlerini meydana getirmiştir. Yüreklerdeki o aşk olmasaydı hat, ebru, kalem işi, minyatür, taş işleme, ahşap baskı, sedefkar, meddah, çini, keçe, kispet, çam düdüğü, kaval, bağlama, nazar boncuğu, yazma, basma, dokuma, aşıklık, zakirlik, mersiyehanlık gibi onlarca sanatın bugün hala yaşıyor olmasından soruyorum bahsedebilir miydik? Hayır. Her biri birbirinden kıymetli maharetlere sahip olan bu sanatçı üstatlarımız, unutulmaya yüz tutmuş olan değerlerimizi yine aşk ile ayakta tutuyorlar. Yüreklerinde koca bir aşkı, ellerinde emsalsiz bir mahareti sımsıkı tutan bu sanatkarlarımızı takdir etmek için kelimeler kifayetsiz kalıyor. Bağrındaki nice kıymetli hazineyi insanlığın istifadesine sunan bereketli topraklarımız bugün de en nadide mücevherleriyle tüm dünyanın ilgisini üzerine çekiyor.

Ülkemiz yaşayan insan hazineleri bakımından dünyanın en mümbit coğrafyasında yer alıyor. UNESCO somut olmayan özellikle kültürel miras listelerine kaydettirdiğimiz 18 unsur ile 178 ülke içinde en çok kültürel değere sahip ilk 5 ülke arasında bulunuyoruz. Sadece son 12 yılda bu listede yer alan isimleri şöyle bir hatırlamak dahi zenginliğimizi göstermeye yeterlidir. Bu vesileyle yakın tarihlerde ebedi aleme uğurladığımız Aşık Şeref Taşlıova ve Neşet Ertaş’ı, Karagöz sanatçısı Tacettin Diker ve Orhan Kurt’u, çam düdüğü yapımcısı ve icracısı Hayri Dev’i, çini ustası Sıtkı Olçar’ı, minyatür sanatçısı Cahide Keskiner’i, klasik kitap sanatları üstadı İslam Seçen’i, bağlama yapımcısı Bekir Tekeli’yi bir kez daha rahmetle, hürmetle yad ediyorum.

Varlıklarıyla bizleri onurlandıran üstatlarımıza sıhhat ve afiyet içinde uzun ömürler niyaz ediyorum. Bugün ödüllerini tevcih edeceğimiz medeniyetimizin muhafızları olarak gördüğüm hocalarımıza ve sanatçılarımıza ülkem ve milletim adına teşekkür ediyor, çalışmalarında başarılar diliyorum.

Değerli Dostlar,

Yaşayan insan hazinelerimiz, milli kültürümüzün bayraktarları ve usta-çırak geleneğinin seçkin temsilcileridir. Onlar, “Her seferde besmeleyle açılır dükkanımız, Ahi Evran’dır bizim pirimiz, sultanımız” diyen bir geleneğin varisleridir. Evet, Ahilik geçmişte kalmış bir nostalji değil bugün de hayatımızda yerini koruyan bir değerler silsilesidir. Ahilik, bir mesleki eğitim kurumu olduğu kadar aynı zamanda manevi tekemmül müessesesidir. Talebelerine evvela doğruluğu, dürüstlüğü, helal kazancı, sabrı, kanaati öğreten bir mektep olan Ahilikte, usta çırağını evladı gibi görür, korur, kollar. Çıraklıktan ustalığa doğru yürürken hem mesleğe, hem de hayata dair incelikler keşfedilir. Bu süreç ustanın çırağını el becerisi yanında kalben ve ruhen de eğittiği bir mektebin adıdır.

Bugün maalesef ahlak ve ekonominin birbirinden ayrı telakki edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın yaşadığı birçok buhranın temelinde bu sorunlu zihniyet var. Daha fazla kazanmaya, hırsa, açgözlülüğe, acımasız bir rekabete dayanan bu düzen esasında insanlığın tamamını tehdit ediyor. Oysa bizler kalkınma, büyüme, zenginleşme yolunda insani değerlere daha çok sahip çıkmayı, ahlakı, maneviyatı, vefayı, diğerkâmlığı, cömertliği esas alan bir medeniyete sahibiz. Bu medeniyet kapını, keseni, sofranı açık tut; elini, dilini, belini bağlı tut, düsturunu benimseyen Ahilerin elinde şekillenmiştir. Çıraklarına dağıtan değil, toparlayan, yıkan değil, yapan ol, diye nasihat eden bu ustaları anlamayan, milletimizin hiçbir hassasiyetini anlayamaz. Ahi Evran’ların rahleyi tedrisinden geçmiş olan bu milletin terazisi kardeşlerim, çok hassastır. Değerlerine itibar etmeyene asla itibar etmez.

Kıymetli Misafirler,

Böylesine köklü, böylesine özgün bir medeniyet müktesebatına sahip olmamıza rağmen maalesef bugün kıymetini uzun yıllar bunun bilemedik. Bunda Türkiye’nin kültür, sanat ve siyaset hayatını kuşatan ideolojik bakış açısının elbette önemli payı bulunuyor. Bir dönem çağdaşlaşma adına milletimizin ruh köküyle bağını koparmaya yönelik pek çok girişim, tabiri caizse bir kültürel soykırım yaşadık. Tek parti yıllarında kültür hayatımızı esir alan anlayış, çağdışı yaftası vurduğu kadim değerlerimizi bu topraklardan söküp atmak için her yolu denedi. Musikiden mimariye, edebiyatımızdan geleneksel sanatlarımıza kadar bizi köklerimize bağlayan ne varsa dışlandı, görmezden gelindi, izleri silinmeye çalışıldı. Milletin değerlerini, milletin zevk ve kültürünü gerilik emaresi olarak gören bu kültürel faşizm, en büyük darbeyi Türkiye’nin kültür ve sanat hayatına vurdu. Ülkemizde uzun yıllar sinemadan tiyatroya birçok alanda başarıdan, kaliteden veya estetikten ziyade ideolojik aidiyet ödüllendirilmiştir. Sanatçılar ortaya koydukları ürünlerden daha çok siyasi görüşlerine göre baş tacı edilmiş ya da yok sayılmıştır. Çoğu zaman hiçbir sanat değeri olmayan eserler yüceltilirken, milletin bağrından çıkmış sanatçıların özgün eserleri kasıtlı bir şekilde geri plana itilmiştir. Bu ülkede minyatür, ebru, tezhip gibi tamamen bize ait sanatlar yıllarca perde arkasında tutulmuş, gündeme dahi getirilmemiştir. Türk müziğinin alaturka müzik denilerek yasaklandığı, affedersiniz, türkülerimiz tezek kokuyor, denilerek tahkir edildiği tuhaf dönemler yaşadık. Mesela, ülkemizin yetiştirdiği en büyük halk ozanlarından olan Neşet Ertaş en verimli dönemlerinde kadri kıymeti layıkıyla bilinmeyen elitist sanat anlayışının kurbanı olmuş hazinelerimizden bir tanesidir. Aşık Veysel de öyle değil miydi? Aşık Veysel’i Ankara’ya sokmadılar. Niye? Bu yönüyle. Kendisi imkânsızlıktan, yokluk ve yoksulluktan dolayı tam 25 sene boyunca gurbette yaşamak mecburiyetinde kalmıştır. Aşık Veysel gibi büyük bir usta dönemin Ankara Valisi tarafından kılık kıyafetinden dolayı şehrin merkezine alınmamıştır. Edebiyatımızın burçlarından Merhum Necip Fazıl boynunda mahkûmiyet kararıyla bu dünyadan ebedi âleme göç etmiştir. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif’in cenazesini Beyazıt Camii’nden devlet erkânı değil, bu ülkenin vefalı gençleri kaldırmıştır. Nazım Hikmet’i 12 yıl hapse çürütenler, Sabahattin Ali’yi katledenler de yine tek parti döneminin jakobenleridir.

Batı karşısında kompleksli, kendi insanına küstah, kendi değerlerine karşı düşman bu zihniyet, Türkiye’nin kültür, sanat ve toplum hayatında onarılmaz yaralar açmıştır. Ne zaman ülkemiz bu zihniyetin esaretinden kurtuldu, işte o zaman halkın sanatçıları hak ettikleri ilgiyi, desteği ve hürmeti görmeye başladı. Son 17 yıldır kültür-sanat hayatımızın zenginleşmesinin, daha renkli, daha özgür bir karaktere bürünmesinin gerisinde işte bu yatan sebep, yaşanan bu değişimdir.

Türkiye sadece siyasette, ekonomide, savunmada değil, kültür-sanat ve edebiyat alanında da vesayet zincirlerini artık kırmıştır. Şiirleri, kitapları, müzikleri yasaklayan bir ülkeden, şairleri, edebiyatçıları arasında ayrım yapmayan, sanatçılarını ötekileştirmeyen, asırlara sari zengin kültür mirasına sahip çıkan yepyeni bir Türkiye’ye kavuştuk. İnşallah bir daha asla milletimizin üzerine vesayet gölgesi düşürmeyecek kuşatıcı, kucaklayıcı tavrımızı devam ettireceğiz.

Kardeşlerim,

Mevlana’dan Yunus’a, Fuzuli’den Şeyh Galip’e, Osman Hamdi Bey’den İbrahim Çallı’ya ve Fikret Mualla’ya kadar tefekkürle, tezekkürle, incelikle yoğrulmuş bir medeniyetin mensuplarıyız. Bize zengin bir kültür mirası bırakan bu değerlerimizin her biri milletimizi millet kılan kültür köprüsünün olmazsa olmaz birer parçasıdır. Allah’a hamdolsun, bugün de ülkemizin farklı köşelerinde kendi çabalarıyla kadim mirasımızı devam ettiren geleneksel sanatlarımıza gönül vermiş sayısız hüner sahibi insanımız yaşıyor. Ancak, teknolojiyle beraber diğer birçok alanda olduğu gibi geleneksel sanat dallarında da ciddi sınamalarla karşı karşıyayız. Üstat ve ustalarımızın pek çoğunun sanatlarını devam ettirecek talebe ve çırak bulmakta zorlandıklarını görüyoruz. Bu sebeple, unutulan veya devam ettirilemeyen her bir sanat köklerimizle bağımızı kuran bir halkanın kopması, milli hafızamızdan bir sayfanın eksilmesi demektir. Elbette devlet olarak biz bu konuda büyük bir hassasiyet gösteriyoruz. Kültür ve Turizm Bakanlığımızın farklı projeleriyle, belediyelerimizin, vakıf ve derneklerimizin çeşitli çalışmalarıyla yaşayan insan hazinelerimize sahip çıkmaya çalışıyoruz. Fakat bunun yeterli olmadığı aşikardır.

Eğitim kurumlarımızla, üniversitelerimizle, medya organlarımızla hep beraber milletçe yüreğimizin, aklımızın, zevkimizin ürünü olan hazinelerimize sahip çıkmalıyız. Hatta bu değerlerimizi gelecek kuşaklara anlatmak ve aktarma çabasının ötesine geçerek daha uzun soluklu çalışmalar yürütmeliyiz. Müşahhas olmayan kültürel miras, özellikle kavramlaştırılan hazinemizin her birini marka haline getirmeliyiz. Burada istikbalimizin teminatı olan gençlerimize de önemli sorumluluklar düştüğüne inanıyorum.

Geleneksel sanatlarımızın ve kültürümüzün ve kültürümüze aynı zamanda ait diğer değerlerin devamlılığı ancak gençlerimizin sahiplenmesine bağlıdır. Türkiye Cumhurbaşkanı olarak bu yapılacak her türlü gayreti gerekirse himayemize alarak desteklemeyi sürdüreceğiz.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken, şimdi ödüllerini takdim edeceğimiz ipekböcekçiliği geleneği alanında Hasan Büyükaşık’ı, Alem Ustası Mahmut Efeoğlu’nu, Kemençe Yapım Ustası Hasan Sancak’ı, Damal Bebek Yapım Ustası Fidan Atmaca’yı, çini sanatı alanında Hamza Üstünkaya’yı, telkari sanatı alanında Suphi Hindiyerli’yi, Çanakkale seramiği alanında İsmail Bütün’ü, Ebru Sanatçısı Ahmet Hikmet Barutçugil’i, bitki yetiştirme ve ağaç aşılama alanında Orhun Güven’i, abdallık geleneği davul yapım ve icrası alanında Adem Göçer’i, aşıklık geleneğimizin temsilcilerinden Maksut Koca’yı ve Ali Rıza Ezgi’yi, sipsi yapımı ve icracısı Mehmet Bedel ile Halime Özke’yi, Eşme Kilimi Dokuma Ustası Merhume Ümmü Balyemez adına ödül alacak Ümit Balyemez’i gönülden tebrik ediyorum.

Bu vesileyle Ümmü Balyemez Hanımefendiye bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Rabbim üstatlarımıza, ustalarımıza ve sanatçılarımıza mümbit, bereketli, hayırlı ve uzun ömürler versin diyorum.

Kültür ve Turizm Bakanlığımızı yaşayan insan hazinelerine sahip çıktığı için tekraren tebrik ediyorum.

Sizlere sevgi ve saygılarımı sunuyor, Allah’a emanet ediyorum. Kalın sağlıcakla.