Ak Parti Grup Toplantısı’nda Yaptıkları Konuşma

05.02.2020

Aziz Milletim,

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

Kıymetli Misafirler,

Sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum.  Grup Toplantımızın ülkemiz ve partimiz için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Sözlerimin hemen başında önceki gün İdlib’de uğradıkları alçakça saldırı sonucu şehit olan 7 askerimize ve bir sivil personelimize Allah’tan rahmet, yakınlarına ve tüm milletimize başsağlığı diliyorum. Aynı saldırıda yaralanan 12 askerimiz ile bir sivil tercümanımıza da Rabbimden acil şifalar diliyorum.

Bu vesileyle Türkiye’nin Suriye politikası hakkında kapsamlı bir değerlendirme yapmak ve önümüzdeki dönemde izleyeceğimiz stratejiyi kamuoyumuzla paylaşmak istiyorum.

Değerli Kardeşlerim,

Türkiye’nin Suriye’deki varlığı keyfe keder bir tercih veya basit çıkar hesapları sonucu ortaya çıkmış değildir. Suriye’de 2011 yılında başlayan iç çatışmalardan uzak durmak için yıllarca sabrettik. Vatanlarını korumak, canlarını ve namuslarını kurtarmak için mücadele eden Suriye halkına desteğimizi hep sınırlarımızın bu tarafında verdik. Rejimin ve terör örgütlerinin saldırılarından kaçan 4 milyon Suriyeli kardeşimize kapılarımızı açmakta tereddüt etmedik. Bu millet tarihinin hiçbir döneminde yapmadığı gibi bugün de mazluma sırtını çevirmemiştir, çevirmeyecektir. Ancak 2015 yılından itibaren Suriye’deki kriz tamamen kontrolden çıktı.

Durum, rejimin ve terör örgütlerinin sınırlarımızı taciz etmeye başladığı, vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğini doğrudan tehdit ettiği bir noktaya ulaştı. Rusya ile yaşadığımız ve bir provokasyon olarak kabul ettiğimiz ki FETÖ’nün bizzat içinde olduğu uçak krizi bizim açımızdan Suriye meselesini daha da karmaşık hale getirdi. Bu tablo karşısında elimiz, kolumuz bağlı kalacak değildi. Suriye Hükümeti ile 1998 yılında imzaladığımız Adana Mutabakatı, Türkiye’ye gerektiğinde teröristleri takip etmek için Suriye topraklarında operasyon yürütme hakkı tanıyor. Bu hakkın sınırının da terörist neredeyse oraya kadar uzandığını biliyor ve buna inanıyoruz.

Bu çerçevede ilk olarak 2016 Ağustos’unda DEAŞ ve PKK-YPG’ye yönelik ilk operasyonumuz olan Fırat Kalkanı Harekâtı’nı başlattık. Bu harekâtta 3 binin üzerinde DEAŞ’lıyı imha ederek Cerablus ve El Bab bölgesini teröristlerden temizledik. Malum ya, bazıları diyor ki sizin Suriye topraklarında ne işiniz var, sizi Suriye oraya davet etti mi, diğerlerini davet etti. Amerika’yı da davet etmedi, koalisyon güçlerini de davet etmedi, sadece Rusya’yı davet etti. Ama bizim elimizde kapı gibi bir Adana Mutabakatı Anlaşması var ve biz bu anlaşmanın gereği olarak oradayız.

Fırat Kalkanı Harekâtı, tüm dünyanın bahane ederek adeta Suriye’nin üzerine çullandığı DEAŞ’a karşı gerçekleştirilmiş tek ciddi ve sonuç alıcı bir operasyondur. Suriye’de etkinlik gösteren diğer güçlerin tamamı DEAŞ bahanesiyle kendi ajandalarını uygularken Türkiye bu terör örgütünün belini kırmış, foyasını ortaya çıkarmıştır. Türkiye, DEAŞ’la savaşırken Suriye rejimi ise ağır bir yıkımın ardından Halep’i ele geçirmekle meşguldü. Birleşmiş Milletler tarafından yürütülen Cenevre sürecinden somut neticeler çıkmaması üzerine 2017 yılında Türkiye-Rusya ve İran olarak Astana görüşmelerini başlattık. Astana’daki kapsamlı görüşmeler sonucunda Suriye’deki İdlib, Humus, Hama, Lazkiye, Dara, Doğu Guta bölgelerinin çatışmasızlık alanı olarak belirlenmesi kabul edildi. Peki, buna uydular mı? Hayır. Rejim bu mutabakata uymayarak İdlib dışındaki tüm çatışmasızlık bölgelerini ağır saldırılarla yakarak, yıkarak ve kan dökerek ele geçirdi. Üstelik tüm dünya çocuk, yaşlı, kadın, erkek demeden oluk oluk sivil kanının döküldüğü bu vahşete seyirci kaldı, hâlâ da seyirci.

Diğer yandan, biz de PKK-YPG ve yine DEAŞ terör örgütlerinin ülkemize karşı saldırı merkezi olarak kullandıkları Afrin bölgesine yöneldik. 2018 yılı Ocak ayında gerçekleştirdiğimiz Zeytin Dalı Harekâtı ile Afrin’i de teröristlerden temizleyip bölge halkını huzura ve güvenliğe kavuşturduk. Zeytin Dalı Harekâtı’nda etkisiz hale getirdiğimiz terörist sayısı 4 bin 500’ü buldu. Rejimin saldırılarının yoğunlaşması üzerine 2018 Eylül’ünde Rusya ile Soçi’de, İdlib’de bir gerginliği azaltma bölgesi oluşturulması konusunda anlaşmaya vardık. Bu çerçevede İdlib’de 12 gözlem noktası kurduk. Bir kez daha altını çizerek ifade ediyorum. Tüm bu süreçleri Amerika ile birlikte, Rusya’yla birlikte en üst düzeyde tesis ettiğimiz temaslarla, vardığımız mutabakatlarla işbirliğiyle yürüttük. DEAŞ’ın Suriye’deki varlığı ve gücü büyük ölçüde kırılmış olmasına rağmen Fırat’ın doğusundan Irak sınırına kadar olan güney sınırlarımız boyunca bir terör koridoru oluşturma gayretleri hiç durmadı. Amacın DEAŞ’la mücadele değil bir başka terör örgütü eliyle Suriye’yi bölme olduğu açıkça ortadaydı. Aslında dert, petrol kuyularıydı; Kamışlı’daki petrol kuyularıydı, Deyrizor’daki petrol kuyularıydı. Kimin iştahını kabarttığı da ortadaydı. Bunun üzerine 2019 yılı Ekim ayında Amerika’yla da gereken mutabakatı sağlayarak Barış Planı Harekâtı’nı başlattık. Bu harekâtla da Rasulayn ve Tel Abyad arasındaki 155 kilometre genişliğe ve 30 kilometre derinliğe sahip bir bölgeyi teröristlerden temizledik.

Barış Pınarı Harekâtı bölgesinin sağındaki ve solundaki bölgeler için de yaklaşık 2 hafta sonra Rusya ile yine Soçi’de vardığımız mutabakatla 30 kilometre derinliğinde güvenli bölgeler oluşturma kararı aldık. Bugün geldiğimiz noktada ne İdlib’deki, ne de Barış Pınarı Harekâtı bölgesindeki güvenli bölge mutabakatlarının gerçek anlamda işlemediğini görüyoruz. Hassasiyetlerimizi ve kararlılığımızı her seviyede, her fırsatta, her platformda belirtmemize rağmen Suriye’de anlaşmalara uyulmuyordu.

Değerli arkadaşlar; önceki gün askerlerimize yapılan saldırı Türkiye açısından Suriye’de yeni bir dönemin miladıdır. Çünkü bu, askerlerimize karşı taammüden yapılmış bir saldırıdır. Türk askerinin kanının aktığı bir yerde hiçbir şeyin aynı şekilde devam etmesine izin veremeyiz. Nitekim anında yaptığımız operasyonlarla 76 kişiyi orada etkisiz hale getirdik; fazlası var, azı yok. Şayet taraflardan biri uymayacaksa ve bunun bir müeyyidesi olmayacaksa bu mutabakatlar niçin yapılıyor? Biz Suriye’de rejimin Rusya olmadan havada, İran olmadan karada tek bir çakıl taşını dahi yerinden oynatacak gücünün bulunmadığını bilmiyor muyuz? Aynı şekilde Fırat’ın doğusunda bölücü terör örgütünün Amerika’nın desteği ve Rusya’nın müsemması olmadan varlık göstermeyeceğini bilmiyor muyuz? Türkiye’ye karşı aslan kesilen rejimin Fırat’ın doğusundaki bölücü terör örgütüne karşı en küçük bir kazanım elde edememesinin gerisindeki sebepleri görmüyor muyuz? Rejim denilen kuklanın küçük bir hizip dışında kendi ülkesinde herhangi bir karşılığı yokken suni solunumla yaşatıldığının farkında olmadığımız mı düşünülüyor? Ülkemizde yaşayan Suriyelilerin vatanlarına, şehirlerine, evlerine dönüşlerinin bilinçli olarak engellendiğini bilmediğiniz mi varsayılıyor? Hayır, biz tüm bu gerçekleri ve daha fazlasını biliyoruz. Ama bizim karşımızdakilerden bir farkımız var; Türkiye her ne yapacaksa bunu hiçbir masumun canına, malına zarar gelmeden yapmak prensibiyle hareket ediyor. Aksi takdirde zalimlerden bir farkımız kalmaz. Medeniyetimizin ve kültürümüzün bize gösterdiği yol; zalimin başını ezmek, mazluma sahip çıkmaktır. Bunun için ülkemizde maddi-manevi nice fedakarlıkla 3,7 milyon sığınmacıyı barındırıyoruz. Bunun için Suriye’deki milyonlarca insanı canımız pahasına savunuyoruz. Bunun için yıkılan her şehrin, ölen her insanın acısını yüreğimizde hissediyoruz. Çözümün masumları zalime teslim etmekten değil zalimleri yok ederek masumların hayat hakkını korumaktan geçtiğine inandığımız için bunca riski göze alıyoruz. Elbette bunları yaparken vatandaşlarımızın huzurunu, sınırlarımızın güvenliğini, devletimizin bekasını da düşünüyoruz. Bunların birbirleriyle ilişkili bulunduğunu, biri olmadan diğerinin olmayacağını çok çok iyi biliyoruz. Her kim Türkiye’nin Suriye’de ne işi var diye soruyorsa bilin ki ya gafildir ya da taammüden bu ülkenin ve milletin hasmıdır.

Aynı durum Libya başta olmak üzere tüm Kuzey Afrika, Balkanlar, Kafkaslar, Akdeniz ve Karadeniz için de geçerlidir. Bunun için tüm gücümüz, imkanlarımız ve kararlılığımızla bölgemizin güvenliği ve huzuru için çalışmayı sürdüreceğiz.

Değerli arkadaşlar, Suriye’deki gelişmeler bizi hem İdlib’de hem de tüm sınır hattımızdaki güvenlik stratejimizde değişiklik yapmaya mecbur bırakmıştır. İdlib’den kontrolümüz altındaki bölgelere ve sınırlarımıza doğru harekete geçen kişi sayısı evet, 1 milyona yaklaştı. Kimsenin böyle bir yükü omuzlarımıza yüklemeye hakkı yoktur. Bu çarpık fotoğrafı süratle düzelterek İdlib halkının evinde güvenle yaşamasını sağlamakta kararlıyız. Bundan sonra vardığımız mutabakatların ihlali anlamına gelen hiçbir adıma göz yummayacağız. Öncelikle İdlib’de rejimin bir an önce Soçi Mutabakatı sınırlarına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çekilmesini dün akşam da Sayın Putin’le yaptığım görüşmede ifade ettim. Şu anda 12 gözlem noktamızın ikisi rejim hattının gerisinde kalmıştır. Şubat ayı içerisinde rejimin gözlem noktalarımızın gerisine çekilme işleminin bitirilmesini umut ediyoruz.  Rejim bu sürede geri çekilmezse Türkiye bu işi bizzat yapmak mecburiyetinde kalacaktır. Bugüne kadar rejimin İdlib’de yaptığı saldırıların gerekçesi diye sunulan ateşkes ihlalleri en başından beri tek taraflı olmamıştır. Hatta rejimin ateşkes ihlalleri muhalif grupların ihlallerinden katbekat daha fazladır. Suriye’deki en sorunlu grupların ülkenin dört bir yanından getirilerek özellikle toplandığı İdlib’de işlerin kolay yürümeyeceğini herkes biliyordu. Türkiye’nin bu konudaki samimi gayreti ve azımsanamayacak başarısı ortadadır. Rejim nasıl muhalif grupların en küçük bir ihlaline sivilleri de hedef alan ağır saldırılarla karşılık veriyorsa bundan sonra rejimin ihlalleri de askeri unsurlarına yönelik olarak mukabil şekilde cevaplandırılacaktır.

Askerlerimize ve birlikte çalıştığımız dost unsurlara havadan veya karadan yapılan her saldırı kaynağın aidiyetine bakılmaksızın ve herhangi bir ikaz yapılmaksızın misliyle cevaplandırılacaktır. Madem İdlib bölgesindeki askerlerimizin güvenliği sağlanamıyor, öyleyse bunu bizzat yapma hakkımızı kullanmamıza kimse itiraz edemez. Bunun için Türk Silahlı Kuvvetlerinin hava ve kara unsurları ihtiyaç duyduğumuz her an tüm harekât bölgelerimizde ve İdlib’de serbestçe hareket edecekler, gerektiğinde operasyon yürüteceklerdir.

Fırat Kalkanı harekâtı bölgemizde bir ur gibi duran ve tehdit kaynağı olan Tel Rifat bölgesi derhal teröristlerden temizlenerek Suriye halkının yönetimine bırakılmalıdır. Fırat Kalkanı Harekâtı bölgemizde huzurun ve güvenliğin daim olabilmesi için bu sorunun çözümü şarttır. Diğer yandan Barış Pınarı Harekâtı bölgesinde Cerablus’tan Tel Abyad’a ve Resulayn’dan Irak sınırına kadar olan kısımlar hala terör örgütünün kontrolü altındadır. Bu gerçeği inkar etmenin artık hiç kimseye bir faydası yoktur. Aynı şekilde Tel Abyad, Resulayn arasındaki kısım da güney tarafından terör örgütünün sürekli saldırısı altındadır. Türkiye bu bölgelerle ilgili mutabakatlarında terör örgütünün ülkemize yönelik saldırılarının durdurulması şartını koşmuştu. Her gün yaşanan tacizler ve bölge dışından gönderilen bombalı araçlar bu beklentimizin karşılanamadığını gösteriyor. Madem terör örgütünün saldırıları bu bölgelerin garantörü konumundaki ülkeler tarafından durdurulamıyor, öyleyse bizim bu işi bizzat kendimizin yapması kaçınılmaz hale gelecektir.

Önümüzdeki günlerde bu çerçevede beklediğimiz adımların atılmaması halinde Barış Pınarı bölgesinde başlattığımı Harekâtı sağ, sol ve alt taraftan sürdürmekte tereddüt etmeyeceğiz. Türkiye’nin Suriye’deki güvenlik ihtiyaçları karşılanana kadar İdlib’de ve diğer harekât bölgelerinde izleyeceği yeni yol, işte bu şekildedir. Bizim hiçbir müttefikimizle, hiçbir dostumuzla, hiçbir ülkeyle karşı karşıya gelmek gibi bir niyetimiz, amacımız, derdimiz kesinlikle söz konusu değildir. Tek gayemiz, Suriye’deki kriz sona erene, bu ülke istikrara kavuşana kadar hem Türkiye için hem de Suriye halkı için en doğru, en sağlıklı, en sağlıklı, en güvenli ve en sürdürülebilir çözümü bulmaktır. Bu yolda bize dostluk gösterenleri de, husumet sergileyenleri de asla unutmayacağımızı özellikle belirtmek isterim. Rusya olan dostluğumuzun ve iş birliğimizin sürmesine özen önem veriyoruz. Ticaretten turizme, savunma sanayinden enerjiye kadar geniş bir alanda çok derin ilişkilere sahip olduğumuz Rusya’dan tek beklentimiz Suriye’deki hassasiyetlerimizi daha iyi anlamasıdır. Sayın Putin’le telefonla ve yüz yüze sık sık gerçekleştirdiğimiz görüşmeler ilişkilerimizin sağlıklı bir zeminde yürümesini sağlamıştır. Dün akşam da kendisiyle verimli ve kapsamlı bir telefon görüşmesi yaptım. Suriye ve Libya’daki beklentilerimizi Sayın Putin’e doğrudan ifade ettim. Ekiplerimiz tüm bu konuları enine boyuna görüştükten sonra kendisiyle tekrar bir araya geleceğiz.

Ülkemize verilen sözlerin takipçisi olmayı sonuna kadar sürdüreceğiz. Aynı şekilde Şansölye Merkel’le de görüşme yaptık ve onunla da Libya’daki gelişmeleri ele almak suretiyle ne gibi adımlar atacağız bunları konuştuk.

Değerli Arkadaşlar,

Ülkemizin Suriye’deki varlığından rahatsızlık olduğunu birilerinin görüyoruz. Bugün Suriye’de kimler var diye baktığımızda karşımıza çıkan manzara şudur: Suriye’de Amerika var, Suriye’de Rusya var, Suriye’de İran var, Suriye’de kimi Avrupa ülkeleri koalisyon güçleri adı altında var. Suriye’de Körfez ülkelerinden bazıları var, Suriye’de PKK terör örgütü var. Suriye’de az da olsa kullanışlı bir malzeme oldukları için bırakılmış DEAŞ kalıntıları var velhasıl Suriye’de herkes var, elbette Türkiye’de var.

Buna karşılık Suriye’de sadece Türkiye’nin varlığından rahatsızlık duyuluyor, diğerlerinin sözü dahi edilmiyor, niye? Üstelik bu rahatsızlığı en çok da Suriye krizinin bugüne gelmesinde ve halen devam etmesinde payı olanlar gündeme getiriyor. Bu kadar Suriyeli bu konuştuğunuz ülkelere mi gidiyor? Bu kadar Suriyeli şu anda 4 milyon bizim topraklarımızda kalıyor, onlara biz ev sahipliği yapıyoruz. Bakın şimdi briket barınaklar yapmaya başladık yoğun bir şekilde, bir güvenli oluşturduk. Sınırımızdan Suriye içlerine kadar yaklaşık 30 kilometre. Ve burada bu briket barınaklara işte İdlib’den gelmekte olan Suriyelileri yerleştirmeyi şu anda planladık ve yoğun bir şekilde buna çalışıyoruz. Biz dertliyiz ya, bunların böyle bir derdi var mı? Hiç birinin böyle bir derdi yok. Onların derdi acaba biz bu PYD’yi, YPG’yi yani PKK’yı daha fazla nasıl silahlandırırız? Öyle silahlandıralım ki bunlar Türkiye’ye karşı orada ayakta durabilsinler dertleri bu. Onların düşmanı kim? Türkiye. Niye?  Türkiye onlara orada işgal gücü olarak bir imkan tanımaz bunu çok iyi biliyorlar, ama bunu rejim dahi maalesef bilmiyor veya bilmek istemiyor. Çünkü ben rejimin özellikle bu terör örgütlerinin etnik yapılarına karşı tavrını çok iyi bilirim. Bu dost olduğumuz günlerden kalma bir mirastır bana, iyi bilirim. Onlardan hiç hoşlanmaz, Kürtlere pasaport dahi vermezdi, kimlik kartı vermezdi bu Esat. Ben kendisine aksini söylerdim o vermezdi, Esat aynı Esat değişen bir şey yok. Ve şu anda da işte Suriye topraklarında şagil bunlar. Ben inanıyorum ki bundan sonra da onlara orada böyle bir yaşam hakkını rejim tanımayacaktır, bizim ise zaten böyle bir derdimiz yok, bize topraklarımız yeter. Biz 780 bin kilometrekarelik vatan topraklarımızda elhamdülillah mutlu olarak yaşıyoruz, insanca yaşıyoruz. Ama derdimiz aramızda tarih boyunca birliğimiz beraberliğimiz, dostluğumuzun, kardeşliğimizin olduğu Suriye’ye böyle bir işgal güçlerinin, işgal kuvvetlerinin girmesini engellemektir. Oraya girdiğinizde hep tarihimizi görürsünüz, Misak-ı Milliyi görürsünüz.

Ne işimiz var orada, diyor Bay Kemal. Bay Kemal, Misak-ı Milli’nin altında kimin imzası var, önce onu bir araştır, onu araştırdığın zaman, ha. Sen hep diyorsun ya, CHP Atatürk’ün partisidir. Ama sen kimin partisi olduğunun bile farkında değilsin. Çünkü Suriye’de herkes var, sadece halkın tamamını temsil eden bir yönetim yok. Üstelik 911 kilometrelik sınırı, kadim tarihi bağları, halklarının yakın kardeşlik ilişkisi ve topraklarında barındırdığı yaklaşık 4 milyon Suriyeli sebebiyle burada olmaya en çok hakkı bulunan Adana mutabakatıyla da Türkiye’dir, bu da böyle bilinsin.

Ülkemizin Suriye’de kontrol altında tuttuğu alan sadece 8 bin 200 kilometrekaredir. Ama mesele bölücü terör örgütünün Amerika’nın desteğiyle Suriye’nin 50 bin kilometrekarelik bir kısmında varlık göstermesini kimse dert etmiyor. Kendi halkıyla kavgalı, kendi halkını katleden rejimin sadece Rusya ve İran’ın desteğiyle ayakta kalması da kimseyi rahatsız etmiyor. Bu ülkenin petrol kaynakları üzerinde yürüyen ve Suriye halkıyla en ufak bir ilişkisi olmayan kavgaya da dönüp bakan yok.

Buradan bir kez daha tekrar ediyorum; Türkiye’nin Suriye topraklarında ilanihaye kalmak gibi bir niyeti yoktur. Ne zaman ki Suriye halkının tamamını kucaklayan yeni bir anayasa yapılır, ülkenin başına halkın tamamını temsil eden bir yönetim gelir, terör örgütleri ve diğer güçler Suriye topraklarını terk eder, işte o zaman Türkiye’nin de orada bir işi kalmaz. O gün gelene kadar hiç kimsenin Türkiye’ye Suriye’de ne işi olduğunu sorma hakkı da, böyle bir talepte bulunma salahiyeti de yoktur.

Suriye’nin siyasi birliği, toprak bütünlüğü ne kadar çabuk sağlanırsa, bizim için o kadar iyi olur. Türkiye olarak bu doğrultuda çalışmayı, gayret göstermeyi, tarafları teşvik etmeyi sürdüreceğiz, herkesten de aynı sağduyulu tavrı bekliyoruz.

Değerli Arkadaşlar,

Türkiye olarak hassasiyetle takip ettiğimiz bir diğer mesele Filistin ve Kudüs’tür. Bilhassa İslam Birliği Teşkilatı Dönem Başkanlığımız sırasında İslam aleminin takdirini kazanacak bir tavırla Kudüs davasına sahip çıktık. Gerek bölgesel platformlarda, gerekse Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 128 üye ülkenin desteğiyle Amerika’nın Kudüs’ü İsrail’in başkenti tanıma kararını mahkûm ettirdik. Bu dönemde verdiğimiz kararlı mücadele sadece Müslümanların Kudüs üzerindeki haklarını koruma mücadelesi değildi. Biz Kudüs konusundaki duruşumuzla aynı zamanda Hıristiyanların da, bir kısım Musevilerin de hakkını savunduk. “La İlahe İllallah İbrahim Halillullah” lafsında sembolleşen kuşatıcı bir anlayışla tam 4 asır Kudüs’e hizmet eden bir ecdadın torunları olarak zaten başka türlü davranamazdık. Tarihimizin ve inancımızın gereği neyse onu yaptık, yapmayı da sürdürüyoruz.

Amerikan yönetimi geçen hafta İsrail-Filistin ihtilafına dair bir plan açıkladı. Daha önce de ifade ettiğim gibi, bu bir barış değil, işgal ve ilhak planıdır. Açıklanan planın yegane hedefi, 70 yıldır aralıksız süren İsrail’in işgal, yıkım ve gasp politikalarına meşruiyet kazandırmaktır.

Şimdi değerli kardeşlerim; ekran diyelim artık oraya, oraya bakarsak, bakın Filistin toprakları 1947’li yıllarda neydi ve bugün ne, şöyle oraya bakacağız. 1947 öncesi haritayı görüyorsunuz. Arkadaşlar, görüyorsunuz değil mi? Bakınız, 1947 öncesi harita böyle, Filistin topraklarının durumu böyle.

Değerli arkadaşlar; harita bu, Filistin toprakları gördüğünüz gibi bu. Şu anda yapılmak istenen ne? Filistin topraklarının bu halini şimdi İsrail toprakları haline getirmek istiyor Amerika.

….

Arkadaşlar, bunu en sona bırakın, acele etmeyin, önce şu haritayı bir ezberleyelim, hep birlikte ezberletelim, televizyonlarda bizi izleyenler bunu ezberlesin.

Ve şu anda yapmak istedikleri İsrail’i bu hale getirmek. Ne yazık ki, Filistin’i de işte İsrail’in o zamanki haline dönüştürmek. İşte şu anda Filistin için düşünülen bu, yani en son bana doğru olan haritayı şimdi Filistin için düşünüyorlar. Böyle bir vicdansızlık var, vicdani olmayan, insani olmayan bir adım atılıyor. Ve şimdi tabi bu Birleşmiş Milletler’e de gelecek ve Birleşmiş Milletler’lerde de bunun tartışmasını yapacağız, o ayrı mesele.

Fakat kendileri de biraz sonra göreceksiniz zaten birbirlerine düştüler. Bakıyorsunuz Nancy Pelosi el sıkmıyor veya o onun elini sıkmıyor. Ondan sonra verilen konuşma metninin Pelosi bütün milletin huzurunda orada yırtıyor atıyor. Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.

Şimdi değerli arkadaşlar; 1947’ye geliyoruz. Bakınız, 1947’de de Birleşmiş Milletler’in taksim planı var, orada da Kudüs, Gazze yeşil olanlar, işte kırmız olanlar da, ne yapalım, Birleşmiş Milletler’in yaptığı taksimat bu, İsrail’e oraları verdiler.

Geliyoruz 67’ye, 67’de Filistin çok daha küçülüyor, görüldüğü gibi yine yeşil olan kısım Filistin ve ufacık da bir yer Gazze.

Geliyoruz şimdi düşünülene, işte bunun adına sözde barış planı, yani işgal planı. Bu işgal planında da görüldüğü gibi adeta Filistin hiç yok, küçük noktalar itibariyle Gazze ve onun dışındaki bütün her yer şimdi sözde İsrail, böyle bir noktaya geliniyor.

 Şimdi geçebiliriz Trump’ın konuşmasına…

Şimdi buradan soruyorum; akıl, vicdan ve ahlak sahibi hangi kimse bu vahşete rıza gösterebilir? Tam 70 yıldır evlerine kavuşma hasretiyle bekleyen Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkının olmayacağını söylüyor bu plan. Kendi topraklarına dönemeyecekler, Ürdün’de ise orada kalacak, Lübnan’da ise Lübnan’da kalacak. Diğer yerlerde, neredeyse orada kalacak. Yani kendi topraklarına bir daha dönemeyecek. Bunlar birer şagil, bunlar işgalci. Demek ki Trump bu işgalcilerin arkasında duruyor. Kudüs’ün ve Filistin’in göz göre göre İsrail’e peşkeş çekilmesini kim içine sindirebilir? Bırakın Müslümanları, böylesi bir işgal planının Hristiyanlar ve aklıselim sahibi Museviler için bile, Ortodoks Museviler biliyorsunuz araçların önüne yattılar, direniyorlar. Sayılarının şu kadar olması önemli değil, ama o yürek bana göre önemli. Aynı gün ben Türkiye’deki Hahambaşını ve cemaatin liderini beş kişilik bir heyet olarak burada kabul ettim. Niye? Ya bizde düşmanlık yok, bizde kin yok, bizde nefret yok. Ama bunların her yerinden nefret akıyor, kin akıyor. Ya bunların eli savunmasız kadınlara kalkıyor, o sabilere-çocuklara kalkıyor, yerlerde süründürüyorlar. Bunları ekranlarda hep birlikte zaten izledik, izliyoruz. Bunlar bu denli insanlıktan nasibini almamış olan tiplerdir.

Türkiye olarak Filistin’i işgal, Kudüs’ü gasp etme anlamına gelecek bu planı hemen reddettik, tepkimizi açıkça ortaya koyduk. Ardından Filistin Devlet Başkanı Sayın Mahmud Abbas ile telefonda, Hamas Lideri İsmail Haniye ile İstanbul’da yüz-yüze görüşerek Filistinli kardeşlerimizin yanında olduğumuzu gösterdik. Türkiye’nin güçlü tepkisinin plana destek açıklaması yapan kimi Arap ülkelerini de tavır değişikliğine zorladığını görüyoruz. Ve şu anda maalesef Amerika gerek şahsıma, gerek İstihbarat Başkanıma yönelik tehditler sallıyor. Ve daha da ileri, Türkiye’deki bazı finans kuruluşlarını da tehdit altına alıyorlar. Ne yaparsanız yapın bunu kesinlikle başaramayacaksınız. Ve Filistin’de o kadınların direnişi karşısında bize düşen; onların, en az onların direnişi kadar dik durmaktır, bunu başarmamız lazım. Çok büyük paraları olabilir, çok büyük silahları olabilir, nükleer başlıklı silahları da olabilir, ama biz şunu biliyoruz: Nice az inanmış toplulukları inanmamış kalabalıkların üzerine galip kıldık diyor bizim kutsal.

Dolayısıyla planla ilgili ikircikli ifadeler kullanan kimi devletler de kamuoylarından gelen tepkiler karşısında farklı bir tutum almaya başladı. Arap Birliği’nin ve İslam İşbirliği Teşkilatının geçtiğimiz günlerde aldığı kararları bu noktada olumlu karşılıyor, destekliyoruz.

Çıkarları veya korkuları yüzünden Kudüs’ü gasp etme girişimlerine sessiz kalanları ise tarih asla atfetmeyecektir. Gün, sessizliğe bürünme değil Filistin davasına ve Kudüs-ü Şerife sahip çıkma günüdür. Buradan bir kez daha şu gerçeğin herkes tarafından bilinmesini istiyorum: Kudüs davası tüm Müslümanların davasıdır, onurudur, namusudur. Kudüs, aynı zamanda üç semavi dinin de mukaddes beldesidir. Kudüs’ün nevi şahsına münhasır bu özelliklerini dikkate almayan hiçbir girişimin hangi ambalajla pazarlanırsa pazarlansın başarı şansı yoktur. Hele hele Filistin’in ve Filistinli kardeşlerimizin meşru haklarını ellerinden almaya yönelik teşebbüslerin tamamı hezimete uğramaya mahkumdur.

Bölgemizde ve Kudüs’te barış, ancak her kesimden, her milletten, her inançtan ahlaklı, dürüst ve adil insanların çabasıyla sağlanacaktır. Filistinli kardeşlerimizin razı olmadığı bir plana asla destek vermeyeceğiz. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da zulme rıza göstermeyecek, 1967 temelinde başkenti Doğu Kudüs olan egemen, bitişik ve bağımsız bir Filistin Devletini savunmayı sürdüreceğiz.

Değerli Kardeşlerim,

Türkiye’de milli iradeye ve milli iradenin tecelligahı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde sürekli tuzak kuran, sürekli bu nice kurumu yıpratmaya çalışan bir zihniyet var. Zahirde demokrat gözüken, ama aslında faşistin önde gideni olan bu jakoben zihniyetin yeni bir oyunuyla karşı karşıyayız.

Türkiye’nin AK Parti döneminde yaşadığı demokratikleşme hamlelerinden biri de, suça karışmış asker kişilerin sivil mahkemelerde yargılanabilmelerinin önünün açılmasıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu önemli düzenlemeyi 25 Haziran 2009 tarihinde grubu bulunan 4 patinin ittifakıyla gerçekleştirmiştir. Bu partilerden biri de Kemal Kılıçdaroğlu’nun Grup Başkanvekilliğini yürüttüğü CHP’dir. Malum durmuş saat bile günde 2 defa doğruyu gösterebilir. O dönem CHP her ne nasıl olmuşsa bu konuda doğru bir tutum sergilemiştir. Hatta bu düzenlemeyle ilgili AK Parti Grup Başkanvekilleriyle görüşmeye gelenlerden biri de Kılıçdaroğlu. Sonuçta Meclis tarihinde ender rastlanan bir uzlaşmayla bu düzenleme komisyondan ve Genel Kuruldan geçip kanunlaşmıştır.

Sayın Elitaş, neredesin? İyi bilir. Düzenlemenin amacı, darbelere zemin hazırlayan, hukukun işlemesinin önüne geçen, ülkemizi uluslararası platformlarda sürekli eleştiri konusu yapan yanlış bir uygulamanın düzeltilmesidir. Suç işleyen kişinin asker kimliğinin ona ayrıcalık tanımasının ne hukukta, ne de demokraside yeri zaten olamaz. Dönemin Meclis tutanaklarına, komisyon ve Genel Kurul görüntülerine, gazete haberlerine verilen demeçlere baktığımızda, CHP’liler başta olmak üzere tüm Meclisin bu düzenlemeyi desteklediğini görüyoruz. Bugün de geriye dönüp baktığımızda, Meclisimizin gayet doğru bir iş yaptığını düşünüyoruz.

Bilindiği gibi, 15 Temmuz’un ardından askeri mahkemeleri ilk derecesi ve yükseğiyle tümden ne yaptık, kaldırdık. Zaman zaman yanlış değerlendirmeleriyle kamuoyunun önüne çıkan eski bir Genelkurmay Başkanı -kendisini gayet iyi tanım- bu düzenlemeyi bahane ederek Meclisimizi toptan itham eden birtakım açıklamalar yapmıştır. 

Şimdi ben özellikle kendi Grubumuza sesleniyorum, burada Parlamentonun hukukunu korumak üzer süratle hepiniz dava açmalısınız, hepiniz dava açmalısınız, çünkü anayasa buna amir. Ve Meclisin yasama yetkisini dışarıdan birilerinin kalkıp da atıp tutmak suretiyle yere çalmaya hakkı yoktur. Maalesef bu açıklamalara CHP’den ve diğer partilerden kimi milletvekilleri de destek vermiştir daha önce aksi kararı aldıkları halde.

Bundan yaklaşık 11 yıl önce tüm partilerin desteğiyle çıkartılan bir düzenlemenin üzerine FETÖ gölgesi düşürülmeye çalışılması, en hafif tabiriyle Meclise saygısızlıktır. Daha da önemlisi, bu düzenlemeye destek veren tüm milletvekillerinin böyle bir ithama maruz bırakılması, yasa dokunulmazlığına ve milli iradenin temsilcilerine yönelik gayet bilinçli bir saldırıdır. Vesayet döneminin hevesi olan bu yaklaşımların kendileri de milletvekili sıfatı taşıyanlar tarafından desteklenmesinin ise anlaşılabilir hiçbir tarafı yoktur.

Ben milletvekili arkadaşlarıma bugün Grup Toplantısı’nda da söylüyorum, Parti Sözcümüz de dün akşam bunu açıklamasında söyledi ve süratle bu Parlamentonun hukukunu hep beraber korumamız lazım ve bu hukukun gereği neyse bunu da yapmamız lazım. Meclisi ve milletvekillerini aşağılayarak sadece darbe ve vesayet zihniyetine hizmet edilebilir. Bu, boru göstermeye benzemez. Bir defa, Parlamentonun hukuku boruyla sindirilemez.

Değerli Kardeşlerim,

Emekli bir askerin peşine düşüp Meclisi, milletvekillerini, yasama dokunulmazlığını izama yeltenenler herhalde kendi geçmişlerinden utanıyorlar, aksi takdirde böyle bir yanlışın içine düşmezlerdi.

CHP’nin geçmişinde hiç şüphesiz utanacak çok işi, eylemi, söylemi vardır, ama müsterih olsunlar, bu konu göğüslerini gere gere savunabilecekleri bir meseledir. 2009 yılında Mecliste görev yapmış tüm arkadaşlarımız başta olmak üzere, tüm milletvekillerimizin bu tür ithamları dile getirenlere karşı hemen dava açarak Parlamentonun ve yasama dokunulmazlığının onurunu savunacaklarına inanıyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Sözlerimi bitirmeden önce bir çağrıda bulunmak istiyorum AK Parti olarak. Elazığ ve Malatya’da meydana gelen depremden etkilenen vatandaşlarımız için bir yardım kampanyası başlattık. Seferberlik ruhu içinde hareket ederek, depremzede kardeşlerimizin yaralarını bir an önce sarmamız gerekiyor.

Dün çıkmış konuşuyor, diyor ki, Kızılay’ın bir çadırını bile 2 gün kaldım görmedim. Ya senin gözün var, ama göremiyorsun. Ve girdiği çadırda bile kendisine göre sol tarafta, solcu ya, ama buna rağmen görmüyor, orada Kızılay’ın amblemi var görmüyor, sağ tarafta AFAD’ın var, herhalde AFAD’ı gördü.

Ülkemiz genelinde yürütülen yardım kampanyasına AK Parti Grubu olarak biz de en güçlü biçimde destek vereceğiz. Bu amaçla Ziraat Katılım’ın Kızılay Şubesinde bir hesap açtık, milletvekillerimizden bin liradan az olmamak üzere açılan bu hesaba 21 Şubat Cuma gününe kadar katkıları yapmalarını bekliyoruz. Ve ayrıca, Türkiye genelinde de teşkilatlarımızın bu kampanyaya katılma iradeleri mevcuttur, katılma hakları mevcuttur, isteyen aynı şekilde bu hesaba katılımda bulunabilir.

Zira ağır hasarlı bina sayısı 10 bin civarında ve biz süratle bunları Allah’ın izniyle yapıp, inşa edeceğiz. Kırsal kesimde olan bütün yıkılmış binaları da tek kat olarak yanlarında ahırlarıyla beraber onları da inşa edeceğiz.

Değerli Kardeşlerim,

Tabii bunlar bizi birileriyle karıştırıyorlar çok anlattık, ama kulak var duymuyor. Bu millet Sakarya, Kocaeli, Bolu, Düzce bu depremleri de yaşadı, ama orada evet kimler vardı biliyorsunuz ve bitiremediler. Biz geldik oradaki bütün o yıkık binaları her şeyi yine biz bitirdik. Biz Van depremini aynı gece oraya vararak tespitlerini yaptık ve Van depremindeki bütün o enkazları süratle kaldırarak orada yeni şehirler inşa ettik. İpek Yolundan tutunuz ta Edremit’e, Erciş’e varıncaya kadar oraları sıfırdan inşa ettik. Şimdi oralar adeta denize nazır oldu Edremit, Erciş giderken hakeza öyle. Bütün buraları altyapısıyla, üstyapısıyla hallettik. Şimdi şu Elazığ’da Fethi Sekin Hastanesi olmamış olsaydı arkadaşlar, halimiz ne olurdu ya? Bu sahra hastaneleriyle filan olacak iş değildi. Ama Fethi Sekin Hastanesi 1.000 üzerinde yatağıyla hamdolsun bütün gelenlere anında müdahale etme imkânını bulduk. Bu bir gerçeği ifade ediyor, aynı şey Malatya’da. Ufku olan, geleceği gören bir devlet işte şehir hastaneleri niye var diyenlere en güzel cevap. Bu kadar büyük hastaneleri niye yapıyoruz ya diyenlere en büyük cevap. Ve şu anda işte Fethi Sekin Hastanesi’ne gittiğimde huzur buldum. Niye? Çünkü bütün o depremden gelmiş kardeşlerimiz orada huzur içinde yatıyorlardı, müdahaleleri yapılıyordu, bir taraftan ameliyatlar aşağıda devam ediyordu. Tabii bu onlara psikolojik olarak da çok ciddi bir destekti, Rabbim beterinden korusun. Ama biz tedbirle esbaba tevessülle mükellefiz, gerisi Allah kerim.

Değerli Kardeşlerim, bundan sonra da özellikle süreci yakından takip ediyoruz, esnaflarımıza gerekli desteği veriyoruz. Ve gerek İçişleri Bakanım, gerek Çevre Şehircilik, bugün de Hazine ve Maliye Bakanımız oradalar, esnaflarla görüşmeleri filan yapacaklar, onlara ne gibi destekler vereceğimizi açıklayacaklar. Dolayısıyla esnafımızın da yalnız olmadığını kendilerine ilk elden ifade edecekler. Aile, Çalışma, Sosyal Politikalar Bakanımız da özellikle SSK ile ilgili veya SGK’yı ilgilendiren konularda verilecek destekleri bu noktada açıklayacaklar ve bu şekilde inşallah bu badireyi en kısa zamanda atlatmış olacağız.

Bu düşüncelerle sizlere veda ederken bu haftaki Meclis çalışmalarında her birinize Mevla’dan başarılar diliyorum. Rabbim yar ve yardımcımız olsun diyor, hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum.

İnşallah bugün yüzde 85 oy aldığımız buradan Delice’ye gidiyorum. Ve Delice’de Deliceli kardeşlerimle buluşuyorum.

Sağ olun, var olun.