5. Anadolu Medya Ödülleri Töreni’nde Yaptıkları Konuşma

30.01.2020

Medya Ödülleri töreninin beşincisi vesilesiyle sizlerle birlikte olmanın bahtiyarlığını duyuyorum.

Bizleri bugün burada biraraya getiren Anadolu Yayıncılar Derneği Yönetimine şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum. İdealistçe ve fedakârca yürüttükleri çalışmalarla halkımızı bilgilendirme faaliyeti yürüten tüm medya mensuplarımıza şükranlarımı sunuyorum. Görevleri başında hayatlarını kaybeden medya mensuplarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.

Bu yılki Anadolu Medya Ödüllerine layık görülen tüm arkadaşlarımızı tebrik ediyorum. “Marifet, iltifata tabidir” sözü mucibince işleri başarıyla yürüten meslek mensuplarının ödüllendirilmesini gayet yerinde buluyorum. Gerek hayatta olan, gerekse ebedi aleme göç etmiş olan bütün bu yazarlarımıza özellikle az önce Nuri Pakdil Abimizi dinledik, Beril Hanımı dinledik, Allah’tan kendilerine tekrar rahmet diliyorum.

Dünya değişirken medyanın yerinde sayması, elbette mümkün değildir. Ülkemizdeki medya kuruluşlarının da tüm mecralarda kendilerini yenileme çabalarını takdirle takip ediyorum. Tabii bu süreçte yeni yeni mecralar ortaya çıkıyor. Mesela sosyal medya dediğimiz ve neredeyse elinde internet bağlantısına sahip cihazı bulunan herkesin içinde olduğu yepyeni bir mecra ile karşı karşıyayız. Ülkemizde eskiden beri basın etiği tartışmaları yapılırken sosyal medya devasa ve tamamen kontrolsüz bir alan olarak adeta hayatımızın tam ortasına düştü.

İletişim duayenlerinin kanal ve kanalizasyon benzetmesi vardır. Doğru mecralarda doğru kanalda yayılan bilgiler, paha biçilmez bir iletişim aracı haline dönüşüyor. Buna karşılık doğruluğu teyit edilemeyen bilgilerin her yere sızdığı bir iletişim atmosferi kanalizasyon haline gelebiliyor. Dünyanın her yerinde yaşanan bu gerçeğin ülkemizde çok daha belirgin ve çarpıcı örneklerine rastlayabiliyoruz. Ülke ve millet olarak Elazığ ve Malatya depremlerinin acısını yaşarken kimi kendini bilmezlerin sosyal medya üzerinden yayınladıkları alçakça mesajlar bunun misallerinden biridir. 15 Temmuz darbe girişimi başta olmak üzere pek çok hayati meselede bu ahlaksızlıkla karşılaştık.

Yalanın, iftiranın, çarpıtmanın, hakaretin kol gezdiği böyle bir mecrada hakikati aramak için sokaklarda elinde fenerle dolaşan Sinoplu Diyojen’in yönteminden çok daha fazlasına ihtiyacımız vardır. Emniyet güçlerimiz ve yargı elbette hukuk çerçevesinde gereken adımları atıyor. Ancak bu konuda en büyük görev siz medya mensuplarına düşüyor. Bizler esası iyiliği emretmek, kötülüğü men etmek olan bir inancın mensuplarıyız. Siyasetçisiyle, gazetecisiyle, eğitimcisiyle hepimize düşen görev iyilikleri, güzellikleri, hayırlı işleri teşvik etmek, kötülüklerin, yanlışların, çirkinliklerin önüne geçmeye çalışmaktır. İster bireysel, ister kurumsal düzeyde olsun güzel ve hayırlı iş yapanları elimizdeki tüm imkânlarla desteklemeliyiz. Buna karşılık ülkemizin ve milletimizin birlik, beraberlik, kardeşlik, dayanışma içinde olması gereken bir dönemde içindeki kini ve nefreti kusanlar mı var? Hemen bunların karanlık yüzlerini faş edip, kendilerini adeta sokağa çıkamaz hale getirmeliyiz. Şayet bu erdemli duruşu yaygınlaştıramazsak iyilikle kötülüğün kadim savaşında safımızı doğru belirleyemeyiz. Bizlere düşen gerekirse Habil gibi ölmek, ama asla Kabil gibi zalimlerin, kötülerin durumuna düşmemektir.

Milletimiz bin yıldır yaşadığı bu coğrafyada her imtihan döneminde hamdolsun safını doğru seçmeyi başarmıştır. Tıpkı Çanakkale’de, tıpkı İstiklal Harbi’nde, tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi gerekirse canını ortaya koymuş, ama asla zalimlere boyun eğmemiştir. Medya mensupları olarak sizlerin de aynı anlayışla hareket ettiğinize inanıyorum. Arkasında millet olanın sırtı yere gelmez. Sizler halka bu güveni, bu itimadı, bu hissiyatı verirseniz emin olun milletimiz hepinizi de el üstünde tutar, baş tacı eder. Aksi takdirde siyasetçi de olsanız, medya mensubu da olsanız, ticaret erbabı da olsanız bir süre sonra foyanızın ortaya çıkması ve yerle yeksan olmanız mukadderdir. Rabbim hepimizi işini hakkıyla ve hayırlısıyla yapanlardan eylesin diyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Türkiye geçtiğimiz 17 yılda demokraside ve ekonomide kat ettiği büyük mesafenin ardından dünyada çok farklı bir yere geldi. Ülke olarak artık küresel sistemin birinci liginde mücadele ediyoruz. Dün bırakınız bölgesini ve dünyayı kendi sınırlarının içini bile tam manasıyla kontrol edemeyen bir Türkiye vardı. Geçmişte yaşadığımız krizlere bir bakın, neredeyse tamamına yakınının küresel gelişmelerle ilgisi olmadığını görürsünüz. 1994 krizini, 2001 krizini hatırlayın, aynı şekilde 1960 ve 1980 darbeleri ile 28 Şubat dönemini hatırlayın. Hepsinde de krizlerimizi kendimiz ürettik, kendimiz yaşadık, bedelini kendimiz ödedik. Dışarıdan tesirler yok muydu? Elbette vardı, ama bunların etkisi bizim zayıflığımızdan kaynaklanıyordu. Hamdolsun ülkemizi bu kısır döngüden çıkarmayı, gerçek anlamda dünya ile entegre etmeyi başardık. Demokraside ve ekonomide ölçeklerimiz geçmişle kıyaslanamayacak derecede değişmiştir, büyümüştür, güçlenmiştir. Bu sayede 2008 küresel finans krizinin ülkemizi teğet geçmesini sağladık. Bu sayede üzerimize salınan envaı çeşit terör örgütüyle başa çıkabildik. Bu sayede sınırlarımızın karadan ve denizden kuşatılarak ülkemizin tecride maruz kalmasının önüne geçebildik. Bu sayede muhtıra girişimleriyle, darbe girişimleriyle demokrasimize kurulan tuzakları kur ve faiz oyunları ile ekonomimize kurulan tuzakları aşabildik. Her ne kadar birileri hala Suriye’de ne yaptığımızı, Doğu Akdeniz’de neyin peşinde olduğumuzu, Libya’da ne aradığımızı anlamıyor olsa da milletimiz her şeyin farkındadır.

Önceki gün, yani 28 Ocak tarihi Misak-ı Milli Beyannamesi’nin açıklanışının 100. yıldönümüydü. Lafa gelince cumhuriyetçiliği kimseye bırakmayanların Misak-ı Milli ruhundan bile habersiz olduklarının en somut ispatı bugün takip ettikleri siyasettir. Eğer Misak-ı Milli’yi yürekleriyle kabullenmiş olsalardı, orada çizilen sınırlar içindeki halkın tüm unsurlarıyla bölünmez bir bütün olarak kabul edildiğini göreceklerdi. Bu belgenin neredeyse her maddesinde milli iradenin üstünlüğüne, milletin tercihlerine saygı gösterilmesine atıfta bulunuluyor. Misak-i Milli ile Mondros’u yırtıp atmıştık. Bugün yürüttüğümüz siyasetle de bizi yeni Mondros’lara mecbur bırakmak isteyenlerin oyunlarını bozuyoruz.

Bugün de bizim tek muhatabımız ve hesap merciimiz millettir, milletimizdir. Bu anlayışla kimin ne dediğine değil sadece milletimizin bize hangi istikameti gösterdiğine bakıyoruz. Üstlendiğimiz sorumluluğun ve verdiğimiz sözün gereği olarak Türkiye’yi 2023 hedeflerine ulaştırmak için gece-gündüz çalışıyoruz.

Değerli Arkadaşlar,

Eski Türkiye’nin alışkanlıkları ile bugünkü büyük ve güçlü Türkiye’yi idrak edebilmemiz, anlayabilmemiz, yönetebilmemiz mümkün değildir. Bu gerçek bizi her alanda yeni anlayışlar, yeni stratejiler, yeni yöntemler geliştirmeye mecbur bırakıyor. Tarihimize, medeniyetimize, kültürümüze, sahip olduğumuz kadim mirasa sahip çıkarken sınırlarımız içinde yaptıklarımızı ve sınırlarımız dışında yürüttüğümüz çalışmaları da tüm dünyaya en doğru şekilde anlatmakla mükellefiz. Bugün Batı ülkeleri başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde sürekli ve sistematik bir şekilde Türkiye aleyhinde kamuoyu oluşturma gayretleri olduğunu biliyoruz. Karşımızda çoğu da ülkemizde üretilen yalan-yanlış bilgiler üzerinden Türkiye’yi ve Türk milletini karalamak için canhıraş şekilde çalışan devasa bir mekanizma bulunuyor. Bunun içinde Ermeni lobisi var, Rum lobisi var, PKK var, FETÖ var, DEAŞ var, bir şekilde kuyruğuna bastığımız başka pek çok kesim var. Öyle şeyler yapıyorlar ki gerçeğin böylesine ters-düz edilebilmesi karşısında hayretimizi saklayamıyoruz. En basitinden terör örgütleri ve onlara destek verenlerle zalim rejimler masum sivillere saldırırken görmezden, duymazdan gelenler Türkiye’nin meşru müdafaa gayretlerini kıyasıya eleştiriyor. Bizim yeri geldiğinde kendi canımızı tehlikeye atma pahasına tek bir masumun burnunun bile kanatılmasına asla müsamaha etmemiz, asla sessiz kalmamız mümkün değildir. İşte işgal, katliam, tehcir ithamlarıyla bunları karartanlar çocukları, kadınları, yaşlıları göz göre göre öldürenleri görmezden geliyor.

İşte bu arada ekranlarda bir şey izliyoruz, nedir o? Bakıyorsunuz Filistin’de kadınlar, eşinin silahlarla özellikle sürüklendiğini görünce ona sarılmak istiyor. Ama İsrail’in o malum tipleri bakıyorsunuz silahla tekme tokat gelip o kadınların üzerine gidiyor. Hani bunların kadın hakları, hani bunların kadınlara saygısı? Yeri geldiği zaman bakıyorsunuz İsrail’e karşı bu kadar müşfik davrananlar, İsrail’in bu zulmüne karşı, bu attığı adımlara karşı, zalimce takındığı bu tavırlara karşı niye sessiz duruyorlar?

Şimdi yüzyılın anlaşması diyorlar, yarın asıl konuşmamı yapacağım, yüzyılın anlaşması, ne anlaşması ya; bu bir işgal projesidir, işgal projesi.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda haritayı göstermiştim. 1947 yılında Filistin neydi, İsrail neydi? O günkü Filistin ile bugünkü Filistin’e bakıyorsunuz, tamamen yer değiştirmiş. Utanmadan, sıkılmadan kalkıp şu anda dünyaya diyorlar ki Filistin’e biz şimdi yeni haklar getiriyoruz. Bırakın bu yalanı, kimi aldatacaksınız ya? Hayatınız bunlarla geçmiş. Bir tarafta bakıyorsunuz Trump yanına almış malum kişiyi, karşılarında kipalılar, onlara hitap ediyorlar ve oradan da toplayacakları alkışa bakıyorlar. O alkışlarla siz dünyanın kaderini değiştiremezsiniz. Filistin’in kaderini ise hiç değiştiremezsiniz. Ve Filistin’de, Kudüs’te hep söylüyorum, yine söyleyeceğim; Kudüs, bizim kırmızı çizgimizdir. Ve bugünkü Milli Güvenlik Kurulu Toplantımızda da açıkladığımız basın açıklamasında özellikle bu konuya değindik, yarın da inşallah yapacağım konuşmamda bu konu üzerinde hassasiyetle duracağım. Ama bizim Türk milleti olarak Filistin’e bakışımız, Cennet mekân Sultan Abdülhamit Han neyse, bizim de bugün bakışımız odur.

Değerli Kardeşlerim,

Kudüs, satılık değildir. Dolayısıyla da kimse bir şeyler verelim de siz burayı bize bırakın deme edepsizliğine de girmesinler. Ve ben yine inanıyorum ki yüzlerce, binlerce Filistinli kardeşim oradaki bu mücadeleyi kanları pahasına yine vermeye devam edeceklerdir. Bizler de buna hazırız.

Dünyanın tüm güçlerinin cirit attığı yerlerde Türkiye en temel haklarını savunmak için varlık gösterdiğinde adeta kıyamet kopartılıyor. İstiklalimize ve istikbalimize kasteden darbecileri bağırlarına basanlar verdiğimiz şehitleri ve gazileri yok sayıyorlar. Şu anda Almanya’nın caddelerinde, sokaklarında PKK’lı teröristler cirit atıyor, FETÖ cirit atıyor, DEAŞ cirit atıyor. Lafı geldiğinde de, DEAŞ’lılar sizde diyorlar. Utanın utanın, biz DEAŞ’lıları El Bab’da anında derdest ettik ve şu anda da El Bağdadi’yi yakaladıklarında hava attılar. Biz El Bağdadi’nin en yakınlarını şu anda toparladık ve bizim cezaevlerinde. Biz bu kadar hassasız bu konularda. Terörle mücadelede bu hassasiyetimiz aynen devam ediyor.

Peki, biz bu durum karşısında ne yapacağız? Cumhurbaşkanı sıfatıyla şahsım başta olmak üzere tüm arkadaşlarımızla her fırsatta muhataplarımıza gerçekleri anlatıyoruz, uluslararası camiada çekinmeden anlatıyoruz. Fakat siyasetçiler ve medya ile onlar üzerinden geniş toplum kesimlerine bu gerçekleri gösterme hususunda ciddi sıkıntımız var. Bunun için hep birlikte bir iletişim seferberliği başlatmalıyız. Resmi beyanların ve kanalların kamuoyu oluşturmada etkisi, sivil inisiyatiflere göre daha sınırlı kalıyor. Bu bakımdan medya mensuplarımız başta olmak üzere sivil girişimlerden daha güçlü destek bekliyoruz. Her birimiz kendi kontaklarımızı, kendi etki alanımızı, kendi imkânlarımızı sonuna kadar kullanarak, Türkiye’nin ve Türk milletinin her alandaki duruşunu doğru bir şekilde dünya kamuoyunun gündemine taşımalıyız. Yurt dışında gazeteciler gazetecilere, iş insanları iş insanlarına, bilim insanları bilim insanlarına, öğrenciler öğrencilere, vatandaş vatandaşa hakikatleri anlattığında kısa sürede ülkemizle ilgili olumsuz havanın dağılacağına inanıyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Medya için yasama, yürütme ve yargının ardından dördüncü güç tanımlaması yapılır. Çünkü medya, işlevi itibariyle toplumun hakkını, hukukunu, çıkarını koruma gibi bir kamu görevi yürütür. Sınırlı bir alanda, ama çok hayati görevler ifade eden yerel medya ise, sistemin adeta kılcal damarları gibidir. Ulusal medyayı besleyen de yine yerel medya mensuplarıdır.

Ülkemizde eskiden beri hem yerel, hem ulusal düzeyde siyaset ve bürokrasi kurumları ile medya arasındaki ilişkilerde hep sıkıntı yaşanmıştır. Siyasetçinin medyayı kontrol altında tutmak istemesi de, medyanın siyasetçiyi yönetmeye kalkması da yanlıştır. Herkes kendi işini yaptığı, bunu da kurallar dahilinde ve şeffaf bir şekilde yürüttüğü zaman her şey çok daha sağlıklı yürüyecektir.

Medya mensuplarının doğrudan ve dolaylı ticari kazanç hırsı, ideolojik saplantısı, bireysel hesabı kamu görevinin önüne geçtiğinde halkın gözündeki değeri de azalmaya başlar. Aynı şekilde siyasetçi ve bürokrat da kamu görevini bireysel çıkarlarına alet etmeye başladığında milletin gözünde hızla irtifa kaybeder. Herkes kendi işini en doğru şekilde yaptığında bu işten taraflarla birlikte milletimiz de kazançlı çıkacaktır.

Bazı toplumlar sistemle ayakta durur, bazıları vicdanla ayakta durur. Biz hem sistemimizi en iyi şekilde kurmak, hem de vicdanlarımızı daima tetikte tutmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde bize ne bu coğrafyada, ne bu dünyada kimse hayat hakkı tanımaz. Türkiye ve Türk milleti olarak bize yağmurlu havada bir bardak su vermeyecek sırtlanlarla dolu bir iklimde hem hedeflerimize ulaşmanın, hem de tüm dost ve kardeşlerimize destek vermenin mücadelesini sürdüreceğiz. Bunun için hep bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, kardeş olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız diyoruz.

Bilhassa yaşadığımız şu süreçte “ben” diyen herkes kaybeder. Kendimizin ve evlatlarımızın geleceği her alanda ve her zaman “biz” dememize, bu şekilde hareket etmemize bağlıdır. Bizden önceki kuşak yeni kurulan bir ülkenin tüm yükünü omuzlamıştı. Biz kuruluştan yükselişe geçen dönemin sancılarıyla kıvrandık. İnşallah evlatlarımıza her bakımdan güçlü bir Türkiye bırakmakta kararlıyız. Bu yolda birlikte yürüdüğümüz herkesten Allah razı olsun diyoruz.

Anadolu Yayıncılar Derneği olarak sizleri de kendi alanınızda yürüttüğünüz çalışmalarla bu sürece çok daha fazla destek vermeye davet ediyorum.

Bu duygularla derneğimizin ödüle layık gördüğü tüm medya mensuplarını bir kez daha tebrik ediyorum. Sizlere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. Kalın sağlıcakla.