Ak Parti Grup Toplantısı’nda Yaptıkları Konuşma

14.01.2020

Aziz Milletim,

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

Kıymetli Misafirler,

Sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Grup toplantımızın ülkemiz ve partimiz için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

Bütçe çalışmaları sebebiyle ara verdiğimiz grup toplantılarımıza 1,5 ayı aşkın bir sürenin ardından yeniden başlıyoruz.  Ülke, millet ve parti olarak çok önemli gelişmeleri yaşadığımız bir süreçten geçiyoruz. Daha önce de ifade ettiğim gibi, ülkemizin bu dönemde attığı adımlar, ortaya koyduğu irade, giriştiği mücadele önümüzdeki yarım asrı, hatta bir asrı biçimlendirecek öneme sahiptir. Geçen asra damgasını vuran küresel sistem, tüm bölgeleri ve ülkeleri içine alacak şekilde temelinden sarsılıyor. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri de, iç politika, dış politika ayrımlarının ortadan kalkmış olmasıdır.

Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu, her şeyin birbirini etkilediği bir zamanda yaşıyoruz. Rabbimizin yardımı ve milletimizin desteğiyle şu ana kadar bizi hedeflerimizden kopartacak bir felaketle karşılaşmadık. Türkiye’ye diz çöktürmek, milletimizin zihnine ve bedenine pranga vurmak için her şeyi denediler, ama hamdolsun başaramadılar. Başka bir ülkenin başında olsa asla altından kalkamayacağı nice badireyi milletimizle birlikte göğüsledik ve etkisiz hale getirdik. Bölgemizde Türkiye’yi dışarıda bırakmaya, hakkımızı ve hukukumuzu gasp etmeye yönelik her oyunu çok daha büyük hamlelerle boşa çıkarmayı sürdürüyoruz. Suriye’den Libya’ya kadar sınırlarımız dışında attığımız adımlarda kendi güvenliğimiz ve çıkarlarımızı korumaya, dostlarımızın ve kardeşlerimizin mağduriyetini engellemeye yöneliktir.

Tarihinin hiçbir döneminde sömürge, katliam, zulüm, mazlumu ezme, güçlüye teslim olma lekesi bulunmayan bir millet olarak bize yakışan tavır neyse onu ortaya koyuyor, onu sergiliyoruz.

Askeri güç kullanımının adeta açık artırmaya çıkartıldığı bir dönemde böyle bir duruş sergilemek kolay değildir. Çocuk, kadın demeden milyonlarca masumun hayatının milyar dolarlar karşılığında pazara çıkartıldığı bu utanç tablosundan, Türkiye haysiyet sembolü olarak ayrışmıştır. Bunun için hem Suriye’de, hem Libya’da son dönemdeki gelişmelerle, hem de Irak’ta tarihimizin, medeniyetimizin, ahlakımızın ve elbette ülkemizin bekasının gerektirdiği her şeyi yapmakta kararlıyız.

Bir kez daha altını çizerek söylüyorum; biz Suriye’de, Libya’da, Akdeniz’de macera peşinde değiliz. Hele hele emperyal heveslerimiz hiç yoktur, gözümüz petrol ve para hırsıyla kör olmuş da değildir. Bizim tek amacımız, kendimizin ve kardeşlerimizin hakkını, hukukunu, geleceğini korumaktır. Türkiye’nin güvenliğinin Libya’nın, Suriye’nin, Irak’ın, Balkanlar’ın, Kafkasya’nın güvenliğinden geçtiğini hâlâ anlamamış olanlara diyecek bir sözümüz bulunmuyor. Ama hamdolsun, milletimiz bu gerçeği görüyor ve bizi destekliyor.

Bu vesileyle, Cumhur İttifakı’ndaki ortağımız Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’ye izlediğimiz politikaya verdiği güçlü destek için şahsım, milletim adına şükranlarımı sunuyorum. CHP eski Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal’a da Libya konusunda gösterdiği devlet adamı tavrı için ayrıca teşekkür ediyorum.

Daha dün, Doğu Akdeniz’de herkes var, Türkiye yok, diyen birileri bugün ülkemizin Doğu Akdeniz’de attığı adımlara karşı çıkıyorsa da işte böyle vicdanlı siyasetçiler yapılan işin hakkını maalesef ancak teslim edebiliyor.

Külliyeye giden CHP’li veya Putin İstanbul Havalimanı’na inemedi yalanına sarıldıkları kadar, ülkenin menfaatlerine sahip çıkmayanları ben milletimize havale ediyorum. Hayata geçirdiğimiz milli politikalara destek olan herkese de teşekkürlerimi sunuyorum.

Tarih, bu kritik dönemde kimin nerede durduğunu, kimin ülkenin ve milletin bekası için fedakârlık yaptığını, kimin de zalimlerin ve hainlerin safında yer aldığını kaydediyor. Evlatlarımıza bırakacağımız en şerefli miras, hiç şüphesiz verdiğimiz işte bu destansı mücadeledir. Bundan bir asır önce de milletimiz varını yoğunu ortaya koyarak, İstiklal Harbi verirken birileri manda peşinde koşuyor, birileri Sevr güzellemesi yapıyor, birileri işgalcilere yaltaklanıyordu. İstiklal Harbimize Kafkaslar’dan Afganistan, Pakistan ve Hindistan’a kadar dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerimiz imkanlarıyla ve dualarıyla destek verirken, ülkemizde birileri yine küçük hesaplar peşinde koşuyordu. Sonuçta kazanan millet oldu, kazanan istiklal aşkı oldu. İnşallah gelecekte bugünler anlatılırken saflar aynı netlikte ortaya konacak, ülke ve millet için çalışanlar hayırla yad edilirken ötekiler de hak ettikleri yere kaydedilecektir.

Değerli Kardeşlerim,

Suriye’de gerçekleştirdiğiniz harekâtlarla sınırlarımız boyunca kurulmaya çalışılan terör koridorunu parçalayıp attık. Bu vesileyle, Barış Pınarı Harekatında onların şahsında tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum, gazilerimize şifalar diliyorum. Ve bu vesileyle tüm şehitlerimize gelin birer Fatiha okuyalım.

Amerika’dan Rusya’ya, İran’dan Avrupa ülkelerine kadar herkesin içinde olduğu Suriye sahasında en küçük bir kazanım için dahi büyük mücadeleler vermek gerekiyor. Terör örgütünü sınırlarımızdan uzaklaştırmakla sorunu tümüyle çözmediğimizin biz elbette farkındayız. Ama ilk aşamayı başarıyla tamamladık, şimdi hem kazanımlarımızı tahkim etmek, hem de terör örgütünü tamamen ortadan kaldırmak için çalışıyoruz. Barış Pınarı Harekâtı bölgesinde terör örgütü küçük çaplı da olsa hâlâ saldırılarını sürdürüyor. Türkiye olarak imzaladığımız mutabakat metinlerinde bize verilen sözlerin tam manasıyla yerine getirilmesi şartıyla biz ahdimize bağlıyız. Şu anda maalesef bize verilen sözler ile sahadaki durum arasında yer yer oldukça ciddi düzeylere varan farklılıklar bulunuyor. Muhataplarımıza ülkemize yönelik tehditlerin sürmesi halinde harekâtlarımıza kaldığımız yerden devam edeceğimizi açıkça söylüyoruz. Türkiye’nin Suriye’deki varlığı kendi güvenliği yanında bu ülkenin toprak bütünlüğünü ve halkın tamamının huzurunu sağlamaya yöneliktir. Bu ülkede konjonktürel çıkarları için bulunanlarla bizim aramızda işte böylesine temel bir fark vardır.

Suriye’deki gelişmeler bizim için beka meselesi vasfını sürdürdüğü müddetçe geri adım atmamız mümkün değildir. Son dönemde İdlib’de yaşanan gelişmeler bölgedeki her adımın ülkemizi nasıl doğrudan ilgilendirdiğini bir kez daha gösterdi. Rejimin artan saldırılarından kaçan ve sayıları 400 bini bulan İdlib’li kardeşlerimiz ülkemiz sınırlarına doğru harekete geçti. Üç yaşında, dört yaşında, beş yaşında, kadın, yaşlı demeden o çocukların çırılçıplak ayaklarıyla o çamur yollarda nasıl çırpındıklarını televizyon ekranlarında hep birlikte izliyoruz değil mi? Vicdanı olanların acaba bu tabloya seyirci kalması mümkün mü, olmaması gerekir. Ama vicdansızlar var mı bu dünyada? Var. Ama elhamdülillah Türkiye gibi, bizler gibi vicdan sahibi olanlar da var. Bizler Kızılay’ımızla, AFAD’ımızla bu bölgede şu anda bir taraftan çadırları dikiyoruz, diğer taraftan gıda yardımlarını gönderiyoruz ve diğer taraftan da onların güvenliği için ne yapabiliriz bunun çalışması, bunun gayreti içerisindeyiz. Onları kendi başına bırakamayız. Dolayısıyla lojistik desteğinden tüm orada onları bu kar-kışta yalnız bırakmamak için biz sizin yanınızdayız diyoruz. Niye?

Değerli Kardeşlerim,

Bu bizim insani, vicdani, ahlaki, hepsinden öte İslami görevimizdir. Türkiye zaten yaklaşık dört milyon Suriyeliye şu anda ev sahipliği yapıyor. Biz geldiğimizde bunları Suriye’ye göndereceğiz, diyenlere sesleniyorum; işte bu ifadeler sizlerin vicdanının kilometre taşlarıdır. Biz bu kardeşlerimizi kendi evlerine döndürmenin, ama bütün altyapıyı yapmak suretiyle, hani güvenli bölge denildi ya, Obama’ya bu teklifi yapmıştık, Sayın Trump’la da bunları konuştuk. Ama hep lafta, hadi yapalım diyoruz, ama adım atılamıyor. Ben bunu Sayın Putin’e de söyledim, Merkel’e de söyledim, Macron’a da söyledim ve bunlarla ilgili yaptığımız hazırlıkları, plan-proje bazındaki bütün kitapları, kitapçıkları kendilerine takdim ettik. Dedik, bak biz dersimizi çalıştık, her şeyimiz hazır. Gelin bu plan-proje noktasında hep birlikte adım atalım. Burada uluslararası donörler toplantısı mı yaparız, burada nereden ne gibi destekler gelecek bunları görelim, biz de bu işin inşaatını üstlenir ve süratle bu bölgede inşaatları yaparız. Bütün altyapısıyla yaparız; okullarıyla, evleriyle, hastaneleriyle, mabetleriyle, her şeyiyle bunu yaparız. Türkiye’de bu güç var. Ama gelin para noktasında da sizler bize gereken desteği verin. Henüz olumlu bir netice yok. Olsa da-olmasa da bizim şu anda da zihinsel bir arka planımız var. İnşallah şöyle biraz daha mesafe alalım, aldıktan sonra onunla ilgili adımı da atacağız.

Ve dünya, hâlâ Suriye’de, Suriye’nin İdlib’inde seyirci, bir çözüm arayışı içinde değil. Bunların tek çözümü ne biliyor musunuz? Varil bombalarını bu savunmasız insanlara atmaktır; yaptıkları hep bu. Siz bomba yağdırıyorsunuz. Nedir bu hal? diye sorduğunuzda da söyledikleri; bunlar terörist. Ya bunlar senin vatandaşın, 4 yaşındaki çocuktan terörist mi olur, 5 yaşındaki çocuktan terörist mi olur? İnsaf edin, gelin bu işi birlikte çözelim dediğimizde cevap aynı; bunlar terörist.

Arkadaşlar,

Öyle veya böyle, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bizim şu andaki bu Grup Toplantı Salonumuzdan dünyaya sesleniyorum; nereye kadar bu duyarsızlığınız devam edecek? El ele verip bu mazlumların, bu mağdurların yanında ne zaman yer alacaksınız? Birleşmiş Milletler ne zaman acaba bu konuda görevinin bilincinde adımını atacak? Onlara da bunu söyledik, ben bir taraftan söylüyorum, Dışişleri Bakanım bir taraftan söylüyor. Bütün bunlara rağmen atılan bir adım yok.

Karşımızda halkının tamamını temsil eden meşru bir yönetim olmadığı için İdlib’deki süreci Rusya’yla yürütüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Rus muhataplarımızla hem telefonla hem yüz yüze hem heyetlerimiz vasıtasıyla gerçekleştirdiğimiz yoğun görüşmeler neticesinde İblib’de yeni bir ateşkes ilanına hamdolsun muvaffak olduk, inşallah kalıcı bir ateşkes olur. Bundan önceki ateşkesleri bozan hep rejimdi, ancak bu defa durum farklı. Ateşkesin sınırlarımıza yığılan 400 bin insanın yeniden kendi evlerine dönmesini sağlayacak şekilde yürütülmesi şarttır. Siyasi sürecin ilerlemesini engellemeye çalışan rejimi şiddete ve kan dökmeye dayalı yöntemlerden vazgeçirmek herkesin sorumluluğudur. Gerekirse rejimin ateşkesi bozma girişimlerini bizzat önlemekte kararlıyız. Artık herkes bu işin şakasının olmadığını Türkiye’nin yaparım dediği bir şeyi mutlaka yapacağını görüp kabul etmelidir.

Diğer yandan Suriye’de, İdlib başta olmak üzere bizim kontrolümüzde olan veya olmayan her yerdeki mazlumlara yardım ulaştırılmasına destek vermeyi boynumuzun borcu olarak görüyoruz ve Birleşmiş Milletler yardımları da büyük ölçüde ülkemiz üzerinden Suriye’ye ulaşıyor. Suriye rejimi bizim muhatabımız olmadığı için bu yardımları kendi sivil toplum kuruluşlarımız ve uluslararası yardım örgütleri eliyle doğrudan mağdurlara ulaştırma prensibiyle hareket ediyoruz. Cilvegözü, Öncüpınar buralardan girerek bunu gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bir taraftan Akçakale’yi de açmanın gayreti içerisindeyiz. Ama ne yazık ki, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Akçakale’yle ilgili olumsuz bir karar çıktı, şimdi onu da olumlu hale çevirmenin ayrıca görüşmelerini yapıyoruz ve bu kapıları değerlendirerek istiyoruz ki, bir an önce bu mazlum, bu mağdur insanlara bu yardımları ulaştıralım. Bu konuda tıkanıkların çözümü için taraflarla görüşüyoruz. Tamamen insani duyarlılıklara dayalı bu meselenin çözümü için herkesi siyasi saiklerle değil, vicdanıyla hareket etmeye davet ediyoruz. İklim şartlarının zorlaşmasıyla iyice sıkıntıya düşen milyonlarca insanı yüzüstü bırakmadık, bırakmayacağız. Rabbim bırakınız dostlarımızı, düşmanlarımızı dahi böyle bir imtihanla karşı karşıya bırakmasın diyoruz. Ülkemizden Suriye’ye yönelik insani yardımlar için yeni kapılar açılmasının gayreti içindeyiz. Bu yöndeki çabalarımızı istediğimiz neticeyi alana kadar sürdüreceğiz. Suriye meselesi insanlığın zalimle mazlum arasında safını seçmesini gerektiren bir safhaya ulaşmıştır. Dünün zalimlerini nasıl bugün nefretle anıyorsak, bugün masum Suriye halkının acılarına seyirci kalanları veya yarasını deşenleri de insanlık vicdanı aynı şekilde yaftalayacaktır. Biz gerekirse bedel ödemek pahasına, inancımızın ve tarihimizin bize gösterdiği yerde durmaya devam edeceğiz.

Değerli Arkadaşlar,

Gündemimizdeki bir başka önemli mesele de Libya’daki gelişmelerdir. Türkiye’nin Libya’ya ilgisinin sadece ekonomik, askeri, diplomatik ve siyasi sebeplere bağlı olduğunu sananlar yanılıyor, hem de çok yanılıyor. Libya harita üzerinde biraz uzak gözükebilir, ama bizim için yabancı bir yer asla değildir. Barbaros’un yadigarı Libya asırlar boyunca Osmanlı’nın önemli bir parçası olmuştur. Türkiye ve Türk milleti olarak Libya ve Libya halkıyla çok derin tarihi, insani, sosyal bağlarımız vardır, bunun için Libya’da yaşananlara kayıtsız kalamayız. Kimse bizden, ülkemizden yardım isteyen Libyalı kardeşlerimize sırtımızı dönmemizi bekleyemez. Libya’yı kana ve ateşe bulayanlar sadece yönetimi ele geçirmeye çalışmıyor, aynı zamanda ülkemize karşı kinleri de sergiliyor. Bu ülkede darbeci Hafter’e tabi olmayan Arap kardeşlerimiz var, Hafter onları yok etmek istiyor. Bu ülkede Hafter’in hedef aldığı Berberi, Amazigh, Tuareg kardeşlerimiz var, Hafter onları da yok etmek istiyor. Libya’da Hafter’in etnik temizliğe tabi tuttuğu Barbarosların, Turgut Reislerin torunları olan ve sayıları bir milyonu aşan Osmanlı bakiyesi Köroğlu Türkleri de var, Hafter onları da yok etmenin peşinde. Kuzey Afrika boyunca her yerde olduğu gibi Libya’daki ecdat torunlarına sahip çıkmak en başta gelen görevlerimizden bir tanesidir. Irak’taki ve Suriye’deki Türkmenler, Balkanlar’daki Türkler, Kırım’daki kardeşlerimiz, Kafkasya’daki Ahıskalılar neyse, Libya’daki Köroğlu Türkleri de odur.

Arap’ı, Berberi’si, Amazigh’i, Tuareg’i, Köroğlu Türk’üyle Libya’daki tüm bu kardeşlerimize karşı tarihi sorumluluklarımızın da farkındayız. Onlar geçmişte en zor günlerimizde bizim yanımızda oldular, bizim de bugün zor günlerinde onların yanında olmamız gerekiyor. Nitekim tüm imkânlarımızla Libyalı kardeşlerimizin yanlarına …  Bırakınız diğer unsurları, bu ülkedeki Türk varlığından ve onların etnik temizliğe tabi tutulduğundan bile haberi olmayanları gördükçe inanın milletimiz adına üzülüyoruz. Kendi öz kardeşlerini bile tanımaktan uzak olanların bu milletin davasını gütmeleri elbette mümkün değildir. Hadi bunları bir kenara bıraktık, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Libya’daki mücadelesi mi size bir şey anlatmıyor? Hadi onu da geçtik, Libya’nın Kıbrıs Harekâtı’nda ülkemize verdiği desteği de mi unuttunuz? O zaman bildiğiniz gibi çok çok önemli bir adımı yine Libya bütün askeri depolarında ne var ne yok hepsini ordumuzun emrine sunduğunu, sunacağını söylüyor. Ve bunu şu anda hayatta olan hepsiyle birlikte de Kıbrıs Barış Harekâtı esnasında görevde olan hükümet yetkililerinden onu yaşayanlar çok iyi bilir. Ve değerli kardeşlerim, Libya’nın o gösterdiği alicenaplığı bir kenara koymak mümkün değil. Ve Kaddafi’nin o zaman söylediği şu sözler unutulmaz: Elimdeki bütün silahlar Türk Ordusu’nun emrindedir, emrine amadedir, depolarım açıktır, nerede ne istiyorlarsa gelsin alsınlar, demiştir.

Bu tablolar yaşandı, bunları biliyoruz. Ama şu anda Libya’da ne işimiz var diyenler, unutmayın, bunlar siyasetin cahilidir, bunlar aynı zamanda tarih cahilidir. İnanın Libya nerededir diye sorun, onu da bilmezler, çok farklı yer gösterirler, belki Eymir Gölü’nü gösterirler; durumları bunların bu.

Türkiye’nin Libya konusunda ortaya koyduğu net tavrın Akdeniz’deki siyasi ve ekonomik oyunları bozma yanında işte böyle daha derin bir arka planı vardır. Açık konuşmak gerekirse, şayet Türkiye müdahale etmeseydi bugün darbeci Hafter tüm ülkeyi ele geçirmiş, Libya halkının tamamı zulmün pençesine düşmüş olacaktı. Türkiye ve Rusya olarak başlattığımız inisiyatifle Libya’da ateşkesi sağlamak için epeyce gayret gösterdik, ateşkesi yazılı hale getirmek amacıyla dün Moskova’da yapılan görüşmelerde Trablus Hükümeti son derece yapıcı ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi. Trablus Hükümeti’nin, yani Serrac’ın liderliğindeki Trablus Hükümeti’nin bu müspet tutumuna rağmen darbeci Hafter ateşkesi imzalamaya yanaşmadı. Önce evet, dedi, ama sonra ne yazık ki Moskova’yı terk etti, Moskova’dan kaçtı ve imzalamadı. Ama heyetimiz oradaki o dürüst duruşunu sergileyerek, imzasını arkadaşlarımız attı ve şu anda belge, evrak, her şey bizim elimizde. Biz görevimizi yaptık, şimdi bundan sonrası Sayın Putin ve onun ekibine aittir. Biz hiçbir zaman söylediğimiz sözü inkâr etmeyiz ve burada da söylediğimiz sözün sonuna kadar arkasında durduk, ama ne yazık ki darbeci Hafter aynen darbeciliğinde olduğu gibi burada da kalktı, masada işte bir yalan darbesi yaparak Moskova’yı terk etti. Darbeci Hafter’in ortaya sürdüğü şartlar zaten gerçek yüzünü ve asıl niyetini gösteriyor. Tabii darbeci Hafter’in daha önceki anlaşmalardaki sicilinin hiç de iyi olmadığını gayet iyi biliyoruz. 2015’teki anlaşmada işine gelen kısımları uygulayıp diğer kısımları tanımayan bir zihniyetin bugün ateşkesi reddetmesi şahsen bizi hiç de şaşırtmadı. Ancak bu defa geçmişten farklı olarak işin içinde Türkiye var. Her şeye rağmen dün Moskova’da yürütülen görüşmeleri darbeci Hafter’in gerçek yüzünün uluslararası kamuoyuna göstermiş olması bakımından olumlu buluyoruz.

Pazar günü Berlin’de yapılacak zirvede bu meseleyi Türkiye yanında Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya, Mısır, Cezayir ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin katılımıyla liderler düzeyinde değerlendireceğiz. Bu toplantıyı ayrıca Amerika başta olmak üzere diğer bazı ülkelerden alt düzeyde katılım da olacak.

Ayrıca, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Afrika Birliği, Arap Ligi gibi uluslararası kuruluşlardan da katılım bekleniyor. Biz Tunus ve Katar’ın da mutlaka bu masada olması gerektiğini ilgili taraflara bildirdik, söyledik. Şu ana kadar istediğimiz neticeyi bu konuda alamadık. Uluslararası toplumun vicdanlı ve ahlaklı davranması halinde Libya’daki krizin kısa sürede sulh yoluna girmesi mümkündür. Ancak coğrafyamızın pek çok yerinde olduğu gibi Libya’da da meseleye sadece petrol kaynaklarına hâkim olma gözüyle bakılırsa daha çok kan akacak demektir.

Önümüzdeki günlerde darbeci Hafter’le ülkenin meşru yönetimi arasında yapılacak tercihleri dikkatle takip edeceğiz. Ülkenin meşru yönetimine ve Libya’daki kardeşlerimize saldırılarını sürdürmesi halinde darbeci Hafter’e hak ettiği dersi vermekten de asla geri durmayacağız. Libya halkını özgürlüğe ve istikrara kavuşturana kadar bu coğrafyadaki varlığımız sürecektir.

Değerli Kardeşlerim,

Sözlerimin başında dünyadaki mücadelenin artık iç politika, dış politika ayrımını ortadan kaldırdığını söylemiştim. Bunun somut tezahürlerinden biri de Kanal İstanbul tartışmasıdır. Bu tartışma ülkemizde icraat yapanlarla tek misyonu yapılanları engellemek olanlar arasındaki farkı bir kez daha göstermiştir.

Bugünkü 15 Temmuz Şehitler Köprüsü inşa edilirken Kanal İstanbul’a verdikleri tepkinin kelimesi kelimesine aynısını söylemişlerdi. Evet, yarım asır önce Boğaziçi Köprüsü İstanbul’un başına gelen en büyük felakettir diyen zihniyet, şimdi de Kanal İstanbul en büyük felakettir kampanyasını sürdürüyor. Bakın değişen bir şey yok, kelimesi kelimesine aynı. Emin olun, Kanal İstanbul’a karşı çıkanların hiçbirinin bu projenin aslında ne olduğu konusunda en küçük bir bilgileri, fikirleri de bulunmuyor. Çünkü öyle bir dertleri yok. Halbuki bu işin ne olduğunu biz de, arkadaşlarımız da defaatle anlattık. Şimdi burada Kanal İstanbul’un ne olduğunu bir kez daha anlatayım ki sonra duymadık, bilmiyorduk, haberimiz yoktu demesinler. Ekranları başında bizi izleyen aziz milletim var. Arkadaşlarım defaatle anlattılar. Ama bir de bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi AK Parti Grup Salonu’ndan anlatalım.

Değerli Kardeşlerim,

İstanbul Boğazı yılda ortalama 45 bin geminin geçtiği, günde 500 bin kişinin iki yaka arasında taşındığı, üzerindeki yük ve insan trafiği baskısının her geçen yıl arttığı bir yer haline gelmiştir. Montrö sözleşmesine göre Boğazdan geçen ticari gemi trafiğini engelleme hakkımız bulunmuyor. Kılavuz kaptan ve römorkör gibi uygulamalar kazaları önlemede maalesef yetersiz kalıyor. Şehrin iki yakası arasındaki deniz trafiğini engellemek de ekonomik ve sosyal olarak mümkün değil.

Ülkemizin gözbebeği İstanbul’u Boğazdaki bu tehlikeli trafikle baş başa bırakamayacağımıza göre yeni alternatifler üretmemiz gerekiyor. Dünyadaki örneklere baktığımızda Kanal İstanbul tarzı su yollarının hem yaygın, hem de oldukça kârlı olduğunu görüyoruz. Kanal İstanbul Projesi işte bu arayışın sonunda ortaya çıkmıştır, üstelik bu proje yeni ortaya atılmış da değildir. Tarih boyunca aynı amaçla hayal edilmiş diğer projeleri bir kenara bırakıyorum, AK Parti olarak bizim de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğum dönemden itibaren İstanbul’da böyle bir Kanal İstanbul Projesi’nin arayışı içerisine girdik. Ne zaman ki Hükümet olduk, ondan sonra da  -ki yaklaşık 9-10 yıllık bir emeğimiz var- bu çalışmayı sürdürüyoruz. 2011 yılında milletimize bu sözü verdik ve adım adım dersimizi çalıştık. Esasen 2023 hedeflerimizden biri olan Kanal İstanbul’u yapmakta geç bile kaldık. Tabii bu tür projelerde çok ciddi ve uzun süren ön hazırlıklar gerekiyor. Bugüne kadar jeolojik, jeoteknik, hidrolojik araştırmalar dalga ve deprem analizleri, trafik etütleri, proje hazırlığı, altyapı deplase ihtiyaçları, çevresel etki çalışmaları gibi süreçleri tamamladık. Bu çalışmalarda 11 farklı üniversiteden ve çeşitli kamu kurumlarından 34 ayrı bilim dalına mensup 200’ün üzerinde bilim insanı görev aldı. Kanal için belirlenen 5 farklı güzergahtan en uygun olanı üzerinde karar verildikten sonra, 304 ayrı noktada 17 bin metrenin üzerinde sondaj yapıldı. Güzergah boyunca 248 jeofizik etüt gerçekleştirildi, laboratuvar deneyleri ve zemin çalışmalarının ardından kanalın modellemesine geçildi. Bunun için kendi alanlarında dünyanın en önde gelen uluslararası firmalarıyla çalışıldı. Mühendislik projelerinin ve ÇED çalışmalarının tamamlanmasıyla bugünkü aşamaya gelindi.

Kanal çalışma alanı 152 milyon metrekareyi bulurken, bunun yaklaşık 3’te birinde kamulaştırma ihtiyacının olduğu görüldü. İnşa maliyeti 75 milyar lira olarak hesaplanan Kanal İstanbul bünyesinde 2 liman, bir yat limanı, bir lojistik merkezi, 7 köprü, 2 demir yolu hattı, 2 hafif raylı sistem hattı yer alacak.

Kanal etrafında büyük bölümü de kentsel dönüşüm çerçevesinde sadece 500 bin kişilik konut alanına izin verilebilecek, buna bir tarafta rezerv alan da diye biliriz. Bu 500 bin kişi İstanbul’a dışarıdan gelmeyecek, şehrin kendi içinde bir yerleşim hareketliliği olacak. İnşaat sürecinde ortaya çıkacak hafriyat bu projeye mahsus bir yöntemle değerlendirilerek şehrin olumsuz etkilerden korunması da sağlanacak.

Görüldüğü gibi, bu tüm unsurları ve boyutlarıyla iyi çalışmış, her ayrıntısı düşünülmüş bir projesidir. Öyle zincirleme yapmakla, bilmem ne yapmakla bunu engelleyemezsiniz.

 Projenin finansmanında ve inşasında herhangi bir sıkıntı, sorun yaşamayacağımıza inanıyoruz. Bizim işimiz eser üretmek, onların işi boş boş konuşmaktır. Bunlar Marmaray’a istemezük demediler mi? Bunlar Avrasya’ya istemezük demediler mi? Bunlar Yavuz Selim Köprüsü’ne istemezük, demediler mi? Osman Gazi’ye istemezük, demediler mi? İstanbul-İzmir arasındaki o 4 saat 15 dakikalık o süreci yine istemezük, demediler mi, hatta 3 saat 15 dakika? Giden gidiyor. Ve değerli kardeşlerim; biz bütün bunlara rağmen bunları yaptık mı? Yaptık. Bunlar Nissibi Köprüsü’ne de istemezük demediler mi? Dediler. Yaptık mı? Yaptık. Ve yine biz 6 bin kilometre bölünmüş yolları aldık, 27 bin kilometreye bunları çıkardık, bunlar yine istemezük dediler. Dağları deldik benim Kahramanmaraşlı kardeşim o tünelden geçerken gayet güzel bir şekilde biliyorsunuz teybini de açtı ve bu dağları kimler deldi, diye de gereken cevabı oradan gerekenlere verdi.

Şimdi çok daha enteresan bir şey söylüyorum, Marmaray’dan geçen yolcu sayısı bir günde şu anda ne oldu biliyor musunuz? 500 bini buldu, bir günde Marmaray’dan geçen yolcu sayısı 500 bin. Açtığımız bu yana toplamda geçen yolcu sayısı ne oldu biliyor musunuz? 440 milyonu buldu.

İstanbul Havalimanı konusunda bunların hazımsızlığı yok muydu? Vardı, istemiyorlardı, gene istemezük, diyorlardı. Yaptık mı? Yaptık. Yalan-yanlış resimlerle her tarafı donattılar, halbuki geçtiğimiz yıl kendilerini de aralarında olduğu 51 milyon insan İstanbul Havalimanı’nı kullandı ve yapılan eserin ihtişamını herkes gördü.

Yürekleri kin ve nefret kaplayınca işte böyle göz görmüyor, kulak işitmiyor, dil konuşmuyor, kalp nasırlaşıyor. Ülkenin ve milletin hayrına hiçbir proje, hiçbir fikir, hiçbir eser üretmeyip, sadece Türkiye’nin tökezlemesini, hatta yere serilmesini uman, buradan siyasi rant devşirme peşinde olanlara diyecek söz bulamıyorum.

İstanbul’da şu anda İkitelli’de dev bir hastane yapıyoruz, yaklaşık 2 bin 500-2 bin 600 yatak kapasiteli bir hastane. Oranın raylı sistemini de bundan önce AK Partili belediye yapma sözü vermişti. Şimdi gelmiş, yapmam diyor. Ya istediğin kadar yapmam de, biz o projeyi de hayata geçireceğiz ve onu da süratle yapacağız. Çünkü bu bizim milletimize verilmiş bir sözümüzdür, sen bunu nasıl engellersin ya, buna senin gücün yeter mi? Bütün bunların tedbirleri alınmıştır ve inşallah bu hastanemiz de bu yılsonuna kadar devreye giriyor ve İstanbul’un Avrupa Yakası’ndaki en büyük şehir hastanemiz olacak. Ve böyle, halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi sözünü Kanuni Sultan Süleyman’ın torunları olarak biz yerine getireceğiz.

Kendi ülkesinin başına bir musibet gelmesi için gece-gündüz hevesle bekleyen bu hastalıklı zihniyete hak ettiği dersi her zaman olduğu gibi milletimiz inşallah 2023 ve 2014’te sandıkta verecektir. Biz kendi işimize bakacağız, onları da kendi küçük dünyalarında korkuları ve yalanlarıyla baş başa bırakacağız.

Türkiye’nin tüm büyük projelerini olduğu gibi Kanal İstanbul’u da engellemek isteyenlere rağmen bu abide eseri ülkemize kazandıracağız.

Değerli Kardeşlerim,

AK Parti olarak bir yandan bölgemizdeki ve dünyadaki gelişmeleri ülkemiz lehine çevirmeye, öte yandan eser üretmeye çalışırken, parti faaliyetlerini de ihmal etmiyoruz. Bizim en büyük gücümüz, milletimizle olan gönül bağımızdır, bunu ihmal etmeyeceğiz. Bunun için ülkemizin 81 vilayetinde yaşayan 82 milyon vatandaşımızın her birine ulaşmamız gerekiyor. Her bir vatandaşımıza davamızı, icraatlarımızı ve hedeflerimizi anlatmadıkça partideki görevlerimizi hakkıyla yerine getirmiş olamayız. Kapısını çalmadığımız, elini sıkmadığımız, gönlüne girmediğimiz her vatandaşımız bizim eksiğimizdir. Genel Merkezimizle, Meclis Grubumuzla, il, e ilçe ve belde teşkilatlarımızla seferberlik ruhuyla günün 24 saati, yılın 365 günü kesintisiz çalışmak zorundayız, ancak bu şekilde AK Parti’nin milletin partisi olma vasfını koruyup güçlendirebiliriz.

Tekrar söylüyorum; partimizdeki hiçbir görev kimsenin tapulu malı değildir. Her birimiz milletimize hizmet etmek için bize emanet edilmiş görevlerimizi hakkıyla yerine getirmekle mükellefiz. İşinin hakkını veremeyenin yerini bunu yapabilecek olan alır. Siyasette görev üstelenecek yeni kadroları yetiştirme sorumluluğu da yine bize düşüyor, AK Parti Siyaset Akademisi’ni biz bunun için kurduk. İlk olarak 2008 yılında başlattığımız AK Parti Siyaset Akademisi’nde bugüne kadar 18 dönemde yaklaşık 74 bin kişi eğitim gördü. Bunlar arasında şu anda Genel Başkan Yardımcılığı, milletvekilliği, belediye başkanlığı, il başkanlığı görevlerinde bulunan arkadaşlarımız var. Kapılarımız ülkesine siyaset yoluyla hizmet etmek isteyen her yaştan, her görüşten, her eğilimden vatandaşlarımıza açıktır. Siyaset Akademimizin yeni dönemi için kayıtlar dün itibarıyla başladı ve 27 Ocak tarihine kadar sürecek. Bu dönem 38 ilde açılacak siyaset akademisinin eğitimleri 2 ay sürecek. Siyaset, sosyoloji, iletişim, ekonomi, dış politika gibi temel alanlarda akademisyenler ve tecrübeli siyasetçilerimiz birikimleriyle katılımcıların zihinlerinde yeni ufuklar açmaya çalışacaktır. Bu dönemdeki Siyaset Akademisi’nin sloganı, “siyaset akademide başlar, Türkiye’nin geleceğinde yerini al” olarak belirlendi. Artık bir marka haline gelmiş olan siyaset Akademisi’nin bu dönemde de milletimizin yoğun teveccühüne mazhar olacağına inanıyorum.

Amacımız, bu eğitim vesilesiyle aklıselim, kalbi selim ve zevki selim sahibi bir nesil yetiştirilmesine katkıda bulunmaktadır. AK Parti siyaset Akademisi’nin yeni eğitim döneminin bu gayeye uygun şekilde gerçekleşeceğine ve neticeleneceğine inanıyorum. Milletimizle birlikte inanarak, emek harcayarak, geçmişi bilerek, geleceğe bakarak, engeller karşısında yılmadan, yılmayarak azimle hedefimize kilitleneceğiz. Aşkla çalışanın yorulmayacağını bilerek, yol arkadaşlarımızla tek yumruk olarak, kalbimizin rehberliğine güvenerek, aklımızla hareket ederek yeni zaferlere koşacağız. İnancın olduğu yerde umudun tükenmeyeceğini, imanın olduğu yerde imkanın bitmeyeceğini unutmadan kendimiz, ailemiz, ülkemiz, tüm kardeşlerimiz için hep birlikte inandığımız yolda yürüyeceğiz.

Değerli Arkadaşlar,

Bin yıldır ortak vatanımız olan bu toprakları korumak için bugüne kadar çok mücadele ettik, çok kan döktük, çok şehit verdik. Şair ne diyor: “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Evet, biz millet olarak bu toprakları kanımızla yoğurarak vatan yaptık. Bugün de arkalarında envaı çeşit gücün bulunduğu terör örgütlerine karşı aynı hassasiyetle vatanımızı savunuyoruz, istiklalimize ve istikbalimize sahip çıkıyoruz. Bölücü terör örgütü 35 yılı aşkın süredir askerimizin, polisimizin, korucumuzun, öğretmenimizin, din görevlimizin, en çok da Kürk kardeşlerimizin kanını dökerek varlığını sürdürdü. Baskıyla, tehditle, kandırarak dağa çıkardığı binlerce Kürt gencinin kız-erkek demeden katili de bu örgütün ta kendisidir.

Diyarbakır anneleri evlatlarına kavuşmak için yaktıkları ışıkla terör örgütünün işte bu karanlık yüzünü ifşa ettiler. Ama bakıyorsunuz ki Ana Muhalefet, bunların ikizi durumunda olan malum partiyle tiyatro izliyorlar. Ve tiyatroyu da kimle beraber izliyorlar veya kimin eserini orada canlandırıyorlar? Şu anda terörden cezaevinde yatan şahsın eserini orada sergileyerek, kalkıp bunu birlikte izliyorlar. Zaten bunlar dün Ankara’dan İstanbul’a da beraber yürümemişler miydi? Beraber yürüdüler. Şimdi de işte, hani diyordu ya tiyatro diye, ya sizin kendiniz tiyatrosunuz, siz kendiniz tiyatrosunuz. Eğer sıkıyorsa çık Diyarbakır’a git, oradaki annelerin gözyaşlarına ortak ol. Onların yavrularını da beraber omuz omuza dirsek temasında yürüdüklerin kaçırdı. Hadi git oraya, niye gidemiyorsun? Git. Böyle bir şeyi yapamaz, onların böyle bir derdi, böyle bir sıkıntısı yok. Onlar sadece işte katillerle beraber omuz omuza yürürler, zalimlerle beraber omuz omuza yürürler.

Terör örgütü sadece sınırlarımız içinde kan dökmekle kalmadı, sınırlarımız dışından da aynı vahşete devam etti. Ana Muhalefetin başı ise onları savunuyor, hâlâ savunmaya devam ediyor. Teröristler çukur eylemleri sırasında etek giyip yüzlerine yemeni takarak, saklanmışlardı. Barış Pınarı Harekâtı başladığında ise korkakların ne olduğunu bir daha gördük. Operasyon alanı dışındaki sınır şehirlerimize Suriye topraklarından attıkları bombalarla gösterdiler. Kahraman güvenlik güçlerimizin ve Suriye Milli Ordusu’nun karşısına çıkmaya cesaret edemeyen hainler sivilleri hedef aldılar. Bu saldırılarda 22 sivil vatandaşımız şehit oldu, 189’u da yaralandı. İşte bunlardan biri de değerli kardeşlerim Mardin Nusaybin’de şehit olan Mehmet Şirin Demir kardeşimizdi. Şimdi önümde gördüğünüz şu saksı onun kabrindeki topraktan alınmış bu saksı yapılmış ve kızı da bunu bana getirdi. Ben şimdi kızını da huzurlarınıza davet etmek istiyorum.

Esnaf olan Mehmet kardeşimiz sınır ötesinden atılan bir havan mermisiyle yaralananlara yardım ederken, ikinci havan mermisinin hedefi olmuş ve şehadet mertebesine erişmiştir.

Bu vesileyle sivil, güvenlik görevlisi ve Suriye Milli Ordusu mensubu tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı, gazilerimize sağlık ve afiyet diliyorum.

Mehmet kardeşimiz şehadetinden bir süre önce kızı Gülay’a bir çiçek hediye etmişti. Gülay kızımıza babası şu ifadeyi kullanmış, Gülay da bana bunu söyleyince gerçekten burada bir dervişlik yatıyor demiştim, o ifade de çok anlamlıydı. Yarası olmayanın yâri olmaz. Evet, Gülay kızımızın bir baba yarası var, ama işte bu salonda onun yarasına yarenlik eden her kökenden, her şehirden, her meşrepten yüzlerce kardeşi de var.

Gülay kızımız görevi gereği gittiği 81 vilayetimizden aldığı topraklara babasının mezarından getirdiği toprağı da ilave ederek gözü gibi baktığı işte bu çiçeği bize hediye etti. Kızımız 81 vilayetten bu toprakları toplarken babası ona bu ülkenin her yeri senin memleketin, vatanına, bayrağına sahip çık, diye nasihat etmişti. Biz de şehidimizin ve onun biricik kızının emaneti olan birliğimizin, beraberliğimizin, kardeşliğimizin sembolü gördüğümüz bu çiçeği, evimizin ve kalbimizin en mutena köşesine yerleştirdik.

Şehit yakınlarımız ve gazilerimiz başımızın tacıdır. Onların her meselesiyle ilgilenmek en başta gelen görevimizdir. Bazı gazilerimizin vazife malulü aylığıyla ilgili teknik sıkıntılar vardı, bu sıkıntıları çözecek yasal düzenleme en kısa sürede o da Meclis’e geliyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından kuruluşuna karar verdiğimiz Türkiye şehit yakınları ve gaziler dayanışma vakfının yönetimi de bu arada oluşturuldu. Şehit yakınları ile gazilerimiz aileleri için kullanacakları kaynak da vakfımızın hesabına aktarıldı. İnşallah bundan sonra şehit yakınlarımız ve gazilerimizle ailelerine verilecek hizmetler bu vakıf üzerinden yürütülecek.

Şimdi ben şöyle kısa bir selamlama yapmak üzere, hadi bakalım buyurun.

GÜLAY DEMİR-  Herkese merhaba. Öncelikle beni kabul ettiğiniz için, şu anda kendi evimde hissettiğim kadar rahat olduğum için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum, öncelikle tabii Cumhurbaşkanımıza.

Tabii babam ve diğer tüm şehit ve gazilerimiz üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki, ama sanırım burada ne söylersem söyleyeyim kelimeler mahcup kalacak, boynu bükük kalacak.

Kürt çocukları üzerinden evet senelerce tiyatrolar yapıldı, filmler çevrildi. Ama artık bilmeliler ki o tiyatrolarda perdeler kapandı, filmler vizyona artık girmiyor. Kürt çocukları kendi senaryolarıyla kendi filmlerinin kahramanları oluyorlar.

Ben Türkiye’nin incisi Mardin’e doğup, büyümüş bir Kürt kızıyım. 81 ilin her toprağı benim memleketim. Türk bayrağı altında okudum. Bilmiyorum ne kadarına gücüm yeter, ama nefes aldığım süre boyunca babamın bana vermiş olduğu, öğretmiş olduğu bütün ilkeleri uygulayacağıma buradan söz veriyorum. Ben babamdan birçok şey öğrendim. Evet yaram var, ama elhamdülillah yarama yarenlik edenler de var. Ondan en çok teşekkür etmeyi öğrendim, affetmeyi öğrendim. Gücü kendimden, sadece vicdanımdan almayı öğrendim. Bir insanın kalbini kırmanın da bir insanın canını almak kadar günah olduğunu ben yine babamdan öğrendim.

Ben bugün buradan bütün cesur şehit çocuklarına babaları ardından ayakta durmayı başarabilen yiğit kızlara selamlarımı gönderiyorum. Mazlumlar için inşirah var, zalimler için yaşasın Cehennem.

SAYIN CUMHURBAŞKANI: Evet, biz de zalimler için yaşasın Cehennem diyerek yolumuza gayretle, azametle inşallah devam edeceğiz. Ve bu güzel çiçeği de biz yine aynı şekilde saklamaya devam edeceğiz, sağ ol. Bu duygularla sözlerime son verirken bu haftaki Meclis çalışmalarında başarılar diliyorum.

Ve şimdi de konuşmamızın başında ifade edildiği gibi partimize katılmak isteyen belediye başkanları var farklı siyasi partilerden, onların katılım törenine geçiyoruz.