Şehir ve Güvenlik Sempozyumu’nda Yaptıkları Konuşma

02.01.2020

Polis Akademisi’nin ve Türkiye Belediyeler Birliği’nin Kıymetli Yöneticileri,

Akademi Dünyamızın Kıymetli Mensupları,

Değerli Misafirler,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Şehir ve Güvenlik Sempozyumu’nun ülkemiz, şehirlerimiz ve tüm insanlarımız için hayırlara vesile olmasını Allah’tan temenni ediyorum. Sempozyumun gerçekleşmesinde emeği geçen tüm arkadaşlarımızı, özellikle şahsım, milletim adına tebrik ediyorum.

Değerlendirmeleri ve teklifleriyle sempozyumun amacına ulaşmasını sağlayacak akademisyenlerimize ve kurum temsilcilerimize özellikle şükranlarımı sunuyorum.

Ülkemizde bundan 90 yıl önce nüfusumuzun dörtte birinden daha azı şehir merkezlerinde yaşıyordu. Bugün ise nüfusumuzun dörtte üçünden fazlası il ve ilçe merkezlerinde ikamet ediyor. Böyle bir dönemde şehir ve güvenlik konusunun daha çok konuşulması, tartışılması, geliştirilmesi gerekiyor.

Esasen şehir kavramının insanlık tarihinde çok önemli bir yeri var. Hatta bizim medeniyetimizde şehir, Cennet tasavvurunun bir parçasıdır. Klasik tarih teorisi, insanlığın güvenlik ve gıda ihtiyacı için yerleşik düzene geçip şehirler kurduğunu söyler. Buna karşılık Şanlıurfa’daki Göbeklitepe’nin keşfiyle bu kabul bir defa kökten sarsılmıştır. İnsanların güvenlik ve gıda için değil ibadet amaçlı olarak yerleşik düzene geçtiklerini ortaya koyan Göbeklitepe, aynı zamanda bilinen şehir tarihini de günümüzden 12 bin yıl öncesine götürmüştür. Bu keşif, arkeolojik önemi yanında insanın yaradılış gayesini ve kabiliyetlerini göstermesi bakımından da çok önemlidir. Şehir ile insan arasındaki ilişkinin derinliğini anlatan Göbeklitepe’nin ülkemiz topraklarında bulunuyor olması, kadim coğrafyamızın kültür ve medeniyet hazinesinin büyüklüğünün de işaretidir.

Ecdadımızın kurduğu şehirlerin –az önce de ifade edildi- ortada bir cami ve onun etrafında sıralanan çarşı merkezli şekillenmesi, coğrafyamızın bu kadim anlayışının bir sonucu olsa gerek. Son dönemde mahalle kültürünü yeniden güçlendirmeye yönelik adımları takdirle takip ediyorum. Bunlardan biri de, bekçilik müessesesinin yeniden ihdasıdır. Bugün sayıları 20 bini bulan bekçilerimiz sayesinde mahallelerimizdeki vatandaşlarımızın geceleri daha huzurlu bir şekilde başlarını yastığa koyabildiklerini biliyorum. Az önce Bakanımızın ifade ettiği gibi bu rakam artık 30 bine ulaşmış vaziyette. İnşallah mahalle kültürümüzün diğer unsurlarını da ihya ederek bu büyük mirası gelecek nesillere aktaracağız. Site kültürü, bizim kültürümüz değil. Ama ne yazık ki şu anda bir site kültürü anlayışı ülkemizde egemen olmaya başladı.

Değerli Arkadaşlar,

Tarihin akışına yön veren medeniyetlerin hepsi de şehirlerde inşa edilmiştir. Her medeniyet kendi inanç, ahlak, sanat ve felsefe anlayışı çerçevesinde şehirleri geliştirmiş, sorunlarını tespit etmiş ve çözümler üretmiştir. Şehirlerin güvenliği ise, o da bunların arasındadır. İlk zamanlarda genellikle harici tehditlerden kaynaklanan güvenlik ihtiyacı zamanla çeşitlenmiştir. Dışarıdan gelebilecek saldırılar karşısında insanoğlu kimi zaman şehrin etrafına surlar inşa ederek, kimi zaman hendekler kazarak tedbir almaya çalışmıştır. Bugün İstanbul, Kudüs, Diyarbakır, Dubrovnik gibi hala ayakta kalan surlarıyla ünlü pek çok şehir bulunuyor. Tabii gün gelmiş Fatih’in İstanbul’u fethinde olduğu gibi aşılmaz zannedilen surlar aşılmış, geçilmez denilen hendekler geçilmiştir. Şehirlerin güvenlik sorunları bazen de içerideki sıkıntılardan kaynaklanmıştır. Büyük bir nüfusu nispeten küçük bir alanda güven, huzur, refah içinde yaşamak ve yaşatmak öyle zannedildiği kadar da kolay değildir. Çeşitli sebeplerle şehirlerde yaşanan kargaşaların çok büyük insani ve fiziki maliyetleri ortaya çıkmıştır. Deprem, yangın ve hastalık gibi tabii afetler de şehirleri ciddi manada sarsmıştır. Ekonomik sebepler yanında güvenlik ve tabii afet kaynaklı sorunlar yüzünden tümüyle terk edilen nice yerleşim yerleri vardır.

Günümüz dünyasında da pek çok farklı ülkede milyonlarca, hatta on milyonlarca insanı birarada yaşatan şehirler mevcuttur. Öyle ki bugün dünyada nüfusu 10 milyonun üzerinde olan şehir sayısı 40’a yaklaşmıştır. Bu kalabalık nüfusa ilave olarak teknolojinin de gelişmesiyle şehirlerin altyapı ve üstyapı ağları oldukça karmaşık hale gelmiştir.

Böylesine büyük şehirlerin elbette güvenlik hizmetinin anlamı da değişmiştir. Şehir ne kadar büyükse, güvenlik sorunları da o derece yüksek ve fazladır. Nitekim sempozyumumuzun konu başlıklarına baktığımda bu çeşitliliği gördüm. Artık şehirlerimizin dış güvenliğini surlar ve hendeklerle koruyamayacağımız, içerideki düzeni de sadece kolluk gücüyle sağlayamayacağımız bir yere gelmiş durumdayız. Öyleyse bu yeni duruma karşı yeni yaklaşımlar, yeni fikirler, yeni yöntemler geliştirmemiz gerekiyor. Bu tür çalışmaların şehirlerimizin geleceğinde ihtiyacımız olan güvenlik düzeninin oluşturulmasına katkı sağlayacağına inanıyorum.

Her ülke ve toplum kendi ihtiyaçlarına uygun çözümleri kendisi üretmelidir. Aksi takdirde başka toplumların kendi ihtiyaçlarının ürünü olan çözümlerin kullanılması gerekiyor. Bu da beraberinde pek çok uyum sorununu getiriyor. Her alanda olduğu gibi şehirlerimizin güvenliği konusunda da dünyadaki tüm örnekleri inceleyecek, ama sonuçta kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz.

Değerli Arkadaşlar,

 Günümüz dünyasında şehirleri tehdit eden unsurlar artık çok farklılaştı. Bugünün şehirleri, trafik, çevre, altyapı, imar, enerji, gıda, sağlık, insan kaçakçılığı, uyuşturucu gibi pek çok sorunla aynı anda mücadele etmek zorundadır. Siyasi krizler, terörizm, işsizlik, yoksulluk, insan hakları, bütün bunlarla beraber insan hakları ihlalleri, etnik ve dini gerilimler, çevre kirliliği gibi konular şehirlerin merkezinde yer aldığı insanlığın ortak sorunlarıdır. Birbirinden farklı unsurların biraraya gelmesiyle kalabalık hale gelen şehirler her geçen gün daha da büyüyor. Cinayet, hırsızlık, uyuşturucu satışı, kumar, fuhuş gibi bilinen suç yöntemleri yanında şehirleri bekleyen başka tehditler de ortaya çıkıyor.

Yakın tarihimizde dünyanın pek çok yeriyle birlikte ülkemizde de şehirlere ciddi zararlar veren kaos dalgaları yaşanmıştır. Mesela İngiltere’de 2011 yılında, İstanbul’da 2013, Paris’te 2018 yılında yaşanan büyük sokak eylemleri -tabii daha devam ediyor- şehirlerin karşı karşıya bulunduğu önemli bir tehlikeyi açıkça ortaya koymuştur. Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Güney Amerika’da çok ciddi sonuçlara yol açan toplumsal eylemlerin merkezi de daima şehirler olmuştur. Şehir nüfusuna göre oldukça küçük sayılabilecek organize grupların tüm hayatı felç edebilecekleri eylemler yapabildikleri gerçeğiyle şunu bilelim ki karşı karşıyayız.

Ülkemizde geçmişte şehirlerimizi kimi zaman fiziki, kimi zaman sosyolojik farklılıklarıyla ayırmaya çalışmışlardır. Şöyle geriye doğru bir baktığımızda, 1960’ların ve 1970’lerin Türkiye’sinde bu gerçeği pek çok şehrimizde görebiliyorduk. Gecekondu semtleriyle tarihi veya modern semtlerin arasındaki çok ciddi altyapı ve üstyapı farkları vardı. Aynı şekilde siyasi, etnik ve mezhebi fay hatları kimi zaman kanlı hale dönüşebilen derin bir ayrım sebebiydi. Türkiye’nin her alanda yaşadığı büyük dönüşümden şehirlerimiz de nasibini almıştır. Özellikle son 17 yılda yaptığımız büyük yatırımlar sayesinde Türkiye artık fiziki bakımdan oldukça ileri bir seviyeye ulaşırken, sosyolojik olarak da daha demokratik bir yapıya kavuşmuştur. Bunu Güneydoğu’dan alabilirsiniz, Doğu Anadolu’dan alabilirsiniz ve terörle mücadele ederken bir yandan da terörün altyapısını oluşturan işte bu kentleşme noktasındaki yerlerde de gördük ve oraları ne yaptık? Kökünden kazıdık, yıktık ve oralarda şehirleri yeniden imar ve ihya yoluna gittik. Ülkemizde yeni gecekondu inşası kesinlikle olmadığı gibi, eskilerin de önemli bir bölümü kentsel dönüşüm projeleriyle ortadan kalkmıştır, kalkmaya devam etmektedir.  Hem mevcut nüfusumuzun konut kalitesini yükselttik, hem de sürekli artan nüfusun konut talebini karşıladık, karşılıyoruz. TOKİ’nin öncülük ettiği bu büyük dönüşüme belediyelerimiz ve özel sektörümüz de sahip çıkmıştır. Daha düne kadar tek derdi kafasını sokacak bir çatı bulmak olan insanlarımız, bugün artık çok daha ileri standartlarda konut talebiyle karşımıza çıkmaktadır.

Şimdi buraya bir parantez açalım. O da şu: Şu anda tabii ülkemizin sayılı belediye başkalarımızın aramızda olduğunu görüyorum. Ama benim bir ricam var, o da şudur: Özellikle şehirleşmede inşaatların inşasında, ihyasında bütün mesele sizin kaleminizin ucundadır. Bir defa buradan taviz asla verilmemelidir. Eğer küçük hesaplar yaparsak, inanın şehirlerimize ihanet etmiş oluruz. Burada kararlı duruşumuz şart. Acaba seçimler geliyor, durum ne olur, seçimi kazanır mıyız, kaybeder miyiz, durum ne olur?

Değerli Dostlar,

Hep söylüyorum, bakınız dikey mimariyle şehirlerimize ihanet etmiş oluruz. Yatay mimariyle bir defa hem kendi medeniyetimizi inşa etmiş oluruz, hem de gerçekten şehirleşmenin ne olduğunu dünyaya gösterme imkanını bulmuş oluruz. Bu adımları kararlılıkla atmak ve TOKİ’yle, Emlak Konut’la gerekirse ortaklaşma adımlar atarak tip projeler oluşturmak ve buna göre de bu adımları atmamız lazım. Eğer atmazsak, o zaman çok geç kalmış oluruz. Ve bunu başarmamız lazım. Kibrit kutuları gibi dikilmiş binalarla bir yere varamayız. Bizim medeniyetimize yakışan, bizim gerçekten geçmişimizden aldığımız ilhamla bu adımları atmamız dünyada örnek teşkil edecektir. Biz göğe değil, toprağa daha yakın olmanın gayreti içerisinde olmamız lazım. Zaten sonunda gideceğimiz yer de orası değil mi? Oraya gideceğiz. Öyleyse tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet ortak paydası sayesinde toplumsal farklılıkların gerilim sebebi haline dönüşmesinin de önüne geçmiş olacağız.

Türkiye’nin milli projeleri gerçekten çok geniş ve samimi bir destek zemini bulabiliyorsa işte bu sayededir. İnşallah bu güzel atmosfer içinde 2023 hedeflerimize ulaşana kadar azim ve kararlılıkla çalışmayı sürdüreceğiz. Şehirlerimizin güvenliğini de içine alan bu büyük vizyonu inşallah tamamen hayata geçireceğiz.

Değerli Arkadaşlar,

Demokrasi ve güvenlik dengesi özellikle günümüz dünyasında giderek daha çok karşımıza çıkan bir denklemdir. Batı ülkeleri her ne kadar demokrasinin kurallarını koyan ve asli sahibi edasıyla hareket etseler de, zorda kalınca en büyük savrulmayı inanın kendileri yaşıyor. Şu anda Fransa’da yaşananları görüyorsunuz, Paris’in sokaklarının ne hale geldiğini görüyorsunuz. İngiltere’de Londra’nın ne hale geldiğini görüyorsunuz. Aynı şekilde Almanya’da Berlin’de, Duesseldorf’ta buraların ne hale geldiğini görüyorsunuz.

Bakın, açık ve net söylüyorum, inanın bunlar iyi günleri, bunları daha çok büyük musibetler bekliyor. Niye? Güvenlik sorununu tehdit eden ne kadar uyuşturucu olayı varsa, bütün bunların baronları bizdeki terör örgütleriyle beraber çalışıyorlar. Ve biz de bu terör örgütleriyle mücadelemizi kararlı şekilde sürdürüyoruz. Türkiye kendi sınırları içinde, özellikle de şehirlerinde uzunca bir süre neredeyse her gün terör örgütlerinin kanlı saldırılarına maruz kaldı. Hukuk devleti sınırları içinde aldığımız tedbirler ve güvenlik güçlerimizin kahramanca mücadelesi sayesinde hamdolsun bu sıkıntılı dönemi geride bıraktık.

Ülkemizde her gün başımıza gelen olaylardan sadece biri rastgele bir Batı ülkesinde cereyan ettiğinde ise ortaya bambaşka bir manzara çıkıyor. Böyle bir durumda hemen demokrasinin de, hukukun da, insan haklarının da adeta rafa kaldırıldığı bir güvenlik düzenine geçiliyor. Güya kural, düzen ve özgürlük sembolü sayılan Batı şehirleri bir anda açık hava hapishanelerine dönüştürüldü. Bırakınız hukuki hakları, en temel insani haklar dahi işlemiş hale gelmiş, güvenlik kaygısının yol açtığı panik durumu her şeyin üzerine çıkmıştır. Daha kısa zamanda Hollanda’da gördük, Paris’te gördük, polisler kadınları yerlerde nasıl sürüklüyorlar, ellerindeki coplarla bayanları nasıl dövüyorlar, insanları nasıl dövüyorlar. Bütün bunlar oralarda yaşananlar, bunları ekranlarda izledik. Ama Türk polisi buna benzer bir şeyi yapmış olsa, bunlar dünyayı ayağa kaldırırlar. Bu gerçekleri hem göreceğiz, hem de bunları halkımıza anlatacağız. Amerika’dan Avrupa’ya kadar tüm Batı dünyasında bu çarpık durum tekrar tekrar yaşanmıştır. Amerika’da ellerini otomobile dayattırıyor, silahı arkadan ateşliyor, bunları da görüyoruz. Bizde böyle bir şey polisimiz yapabilir mi? Hayır. Bütün bu gerçekleri de görmemiz lazım. Acımasızdır, bu noktada insafları yoktur. Ama bunların dünyada yargılanması veyahut da bunları şöyle bir değerler silsilesi içerisinde bir yere oturtmak öyle her babayiğidin de kârı değildir.

Bugün dünyada teknolojinin tüm imkânları, özellikle de şehirlerin güvenliği için seferber edilmiştir. Şimdi bir kavram ortaya çıktı, nedir bu? Akıllı şehir. Bu yaklaşımla insan hayatını kolaylaştırmak, bunun için de geliştirilen teknolojik altyapı, güvenlik risk öne çıktığında tam tersi yönde kullanılabilmektedir. Elbette güvenlik önemlidir, terörizme ve suça karşı her türlü önlemi almak, devletlerin vatandaşlarına karşı en önemli sorumluluğudur, ama bu konuda ilkeli davranmak da en az mücadelenin kendisi kadar önemli olmalıdır. İstanbul sokaklarına kaosa sürüklemeye çalışanların yanında yer alırken, aynı eylemde Paris’te, Londra’da, Berlin’de, New York’ta yaşandığında kimsenin gözünün yaşına bakmazsanız, kimse sizin samimiyetinize inanmaz. Bugün Batı demokrasisinin içine düştüğü en büyük açmaz işte bu çifte standarttır. Aynı ilkesizliği mülteciler konusunda da gösteriyorlar. Türkiye, 81 vilayetine dağılmış yaklaşık 4 milyon Suriyeli olmak üzere 5 milyonun üzerinde kişiye kucağını açarken, kendi şehirlerinde yabancı istemeyenlerin insani duyarlılıklarının da inandırıcılığı kalmaz. Hâlbuki onlar bu mazlumlara sahip çıkmak için gereken maddi imkânlara bizden çok daha fazlasıyla sahip. Niye kapılarını açmıyorlar, niye buyur etmiyorlar? Onların işine gelmez.  Ama biz, işte az önce de söylediğim gibi medeniyetimizin, inancımızın bize emri gereği bu konuda kapılarımızı açtık ve o varil bombalarından kaçanları şu anda misafir ettik.

Ve bunun yanında şu anda İdlib’de olanlar işte aynı şekilde devam ediyor, 200-250 bin şu anda mülteci sınırımıza doğru hareket halinde. Şu an itibarıyla karşılıklı bazı tedbirlerle engellemeye çalışıyoruz, ama iş kolay değil, zor. Karşınızda kim var? İnsan var. Biz insana karşı bu noktada Batının yaptığı gibi bariyerler veya dikenli teller oluşturamayız. Aynı şey bizim de başımıza gelebilir, geldiği zaman ne yapacaksak işte şu anda da biz bunun çok daha adil olanının, insani olanını yapmak durumundayız. Son dönemde yaşananlar gösterdi ki; onların keseleri dolu olabilir, ama gönülleri çoraktır çorak, bunu böyle bilesiniz. Türk milleti, gönül zenginliğiyle tüm Batıya, hatta Arap dünyasının önemli bir bölümüne insanlık dersi vermiştir. Bunu niye söylüyorum? İşte Arap Ligi biraraya geldi, Türkiye’yi dışlayıcı kararlar aldılar. Ya biz kimi misafir ediyoruz? Şu anda ülkemize gelen 4 milyon mültecinin neredeyse kahir ekseriyeti, tamamına yakını Arap, Suriye’den gelen Araplar. Bunların içinde 350 bin de Kürt var. Türkiye’de benim Kürt vatandaşlarımın temsilcisi olduğunu söyleyenlerin bir defa Kürt vatandaşlarımın temsilcisi olmakla yakından uzaktan alakası yok. Onları da şu anda giydiren, bakan, yediren, içiren, sağlık imkânlarını sağlayan yine biziz. Aynı şekilde Arap kardeşlerimizle ilgili yine biziz. Ama utanmadan bu kararı Arap Liginde alabiliyorlar. Niye? Çünkü dertleri başka, o detaylara girmeyeceğim.

Değerli Kardeşlerim,

Kendi insanınıza ve size sığınanlara verdiğiniz değer ölçüsünde güvendesiniz demektir. Bugün Türkiye’de işte bu diğerleriyle birlikte 5 milyonu aşkın yabancı misafire rağmen hamdolsun şehirlerimizde kayda değer bir güvenlik sorunu yaşanmamıştır. Bu iklimi, baskının ve zorun değil vicdanın ve merhametin gücüyle sağlıyoruz. Elbette sıkıntılarımız, zorluklarımız var. Ama hamdolsun hepsinin üstesinden gelecek imana da, imkâna da sahibiz. Çünkü biz Türkiye’yiz, tek başına bu sıfat dahi bize başka hiç kimsede olmayan bir güç ve üstünlük sağlamaya yeterlidir.

Değerli Arkadaşlar,

Bir şehre ait olmak, hem şehrin maddi ve manevi bütün birikimlerine sahip çıkmayı, hem de huzur ve güveni sürdürülebilir kıymak için sorumluluktan kaçınmamayı gerektirir. Hiçbir unvanı olmayan vatandaşından Cumhurbaşkanı’na kadar bu mesuliyet zincirini kesintisiz olarak kurmadan hedeflerimize ulaşamayız. İşte bu sempozyumun da zaten böyle bir anlayışla düzenlendiğini düşünüyorum.

Yarın akşama kadar sürecek programın şimdiden başarılı geçmesini ve hayırlara vesile olmasını diliyorum. Malum, Mekke ile Medine arasındaki hukuk neyse, inanıyorum ki bu sempozyumda ortaya çıkacak olan hukuk da bu olacaktır.

Emeği geçen herkesi bir kez daha tebrik ediyorum. Sizleri sevgiyle saygıyla selamlıyorum, kalın sağlıcakla.