‘Her İnsan Bir Dünya’ Temalı Programda Yaptıkları Konuşma

10.12.2019

Sayın Rektör,

Doğramacı Ailesinin Değerli Temsilcisi Ali Bey,

Değerli Hocalarım,

Sevgili Gençler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 71. kabul ediliş yıldönümü olan 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Gününüzü tebrik ediyorum.

İnsan, bizatihi varlığıyla doğuştan gelen haklara sahiptir. Yaşama hakkıyla başlayan ve hayatın her alanını kapsayan bu hakların ihlali insana yapılmış en büyük zulümdür. İnsanları cinsiyetine, ırkına, rengine, diline, inancına, meşrebine göre ayrımcılığa tabii tutmak, bu zulüm araçlarından biridir.

Bizim inancımızda Rabbimizin muhatabı tektir, o da insan. Bunun dışındaki tüm ayrımlar sunidir. Elbette kimi uzun boylu, kimi kısa boylu, kimi zayıf, kimi kilolu, kimi düz saçlı, kimi kıvırcık saçlı gibi fıtrattan kaynaklanan farklılıklar olabilir. Ama bunların hiçbiri öz ile ilgili değildir, sadece biçimi anlatır. İnancımızın, tarihimizin, kültürümüzün, coğrafyamızın bize vaaz ettiği insan yaratılmışların en şereflisi olan varlıktır. Meseleye bu şekilde baktığımızda, insan hakları başlığı altında tartışılan konuların hepsi de bizim medeniyetimizin değerlerini ifade eder. Kitabımız Kur'an-ı Kerim, Peygamber Efendimizin Aleyhissalatu Vesselam örnek hayatı ve Veda Hutbesinde ortaya koyduğu ilkeler aslında en büyük insan hakları belgesidir.

Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam Veda Hutbesinde şöyle buyuruyor: “Ey insanlar, Rabbiniz birdir, babanız da birdir, hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmadadır. Allah katında en kıymetli olanınız, ondan en çok korkanınızdır.”

Ahmet Yesevi’den Yunus Emre’ye, Hazreti Mevlana’dan Hacı Beştaş-ı Veli’ye kadar ecdadımız da bu konuda tüm insanlığa ışık tutan tavsiyeleriyle öne çıkmaktadır. Bu bakımdan dünyadaki insan hakları talepleri aslında bize uzak veya yabancı değildir. Dikkat ederseniz, bu konudaki en büyük mücadeleler insana en büyük zulümlerin yapıldığı yerlerde çıkmıştır. Mesela Amerika’sından Avrupa’sına kadar bugünkü Batının, geçmişi en ağır insan hakları ihlalleriyle doludur. Ülkemizin meşru terörle mücadele hakkını insan hakları başlığı altında eleştirenlerin geçmişlerinde soykırımdan sömürgeye kadar her türlü utanç verici leke mevcuttur, tam tersine bizim geçmişte, bugün de böyle bir ayıbımız yoktur. Dünyanın neresinde bir mazlum, mağdur, garip, hakkı, hukuku ihlal edilen insan varsa, tüm gücümüzle biz onların yanında yer aldık, alıyoruz ve alacağız. Suriye’den Filistin’e, Somali’den Arakan’a kadar her yerde bu onurlu duruşumuzla insanlığa örnek oluyoruz.

Hükümetlerimiz döneminde sessiz devrim dediğimiz reformlarla vatandaşlarımızın her anlamda hayat düzeyini yükselttik. Eğitimden sağlığa, barınmadan enerjiye her alanda ülkemize çağ atlattık. Yasakları kaldırdık, özgürlük alanlarını genişlettik, güvenliği ve adaleti tahkim ettik, demokrasimizin üzerindeki vesayet gölgesine son verdik. Ülkemizdeki dini azınlıklara ait vakıfların mallarını iade ettik, tüm haklarını kullanabilmelerini sağladık. Yargı Reformu Strateji Belgesi ve İnsan Hakları Eylem Planı’yla insan hakları alanındaki çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Dün açıklanan Birleşmiş Milletler insani gelişim endeksinde Türkiye artık çok yüksek insani gelişme kategorisinde yer alıyor. Hep önce insan demeye, hep insani yaşat ki devlet yaşasın demeye devam edeceğiz.

Bu kısa giriş konuşmasının ardından da öğrencilerimizin sorularına geçmek istiyorum, sizleri bu noktada daha fazla meşgul etmek istemiyorum. Gençlerimizin heyecanı ve geniş ufkuyla programımızın çok daha verimli şekilde süreceğine inanıyorum.

Teşekkür ediyorum.

SUNUCU- Dilersiniz hemen öğrenci kardeşlerimizden gelen sorular var, onlardan bir tanesiyle başlamak istiyorum. Bir anlamda Türkiye açısından da çok umut verici bir soru olduğunu ifade başlamak isterim efendim. Bir sevgili öğrenci kardeşimiz, cumhurbaşkanı olma yolunda olmazsa olmazlar nelerdir acaba? Gençlere bu konudaki tavsiyeleriniz nelerdir diye sormuşlar. Hakikaten bu kadar büyük bir hedefle açılmış olması bu toplantının bize de mutluluk verdi efendim.

Nedir hakikaten cumhurbaşkanı olmak isteyen bir kardeşimiz var ise eğer bu salonda, o yola girmek istiyorsa, neleri göze almalı, nelere sahip olmalı ve neleri bilmeli, nasıl hareket etmeli?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Öncelikle tabii benim bu genç kardeşlerime vereceğim cevap şu: Hak, hukuk, adalet, bu üç kavram biliyorsunuz bizim olmazsa olmazımızdır. Bir liderin veya bir cumhurbaşkanının da dikkat etmesi gereken, üzerinde hassasiyetle durması gereken konu budur. Bu üç kavramda adeta insanlığın tüm meseleleri saklı, bunları halletmemiz gerekiyor. Ve biz yola çıkarken de dedik ki, ülkemizin ayağa kalkışını dört temel unsur üzerinde sağlayacağız, bu da eğitimdir, sağlıktır, adalettir, emniyettir. İşte bunları hak, hukuk, adaletle birleştirdiğimiz zaman, inanıyorum ki, o cumhurbaşkanı da halkıyla olan bütünleşmesini başarılı bir şekilde sağlamış olacaktır. Ve göreve geldiğimizden bu yana tırmanışımızın arkasındaki en önemli sebep de bunlardır.

İşin tabii ekonomik boyutu ayrıca var ve bu ekonomik boyutta da alınan mesafeler çok açık, net ortada. Bunu ihracatından tutunuz da milli gelirine varınca kadar geldiğimiz mesafeler ortada. Ve ısrarla hep söylediğimiz biliyorsunuz şudur: Türkiye’yi dünyada ilk 10’un içine sokmak. Ve şu anda biz eğer hamdolsun G-20 Zirvesinin üyesi ülkelerden bir tanesi olmuşsak, yani bu 20 ülkeden bir tanesi olmuş, dünyada 17’nci sıraya tırmanmış, Avrupa’da ise şu anda 6’ncı sırada yer alır hale gelmişsek, bunlar da bu gayretle oldu. Ve şimdi hedef G-20’de 16-17’den bizim ilk 10’a girmemiz. Tabii burada satın alma paritesine baktığımızda da rakam daha da yükseklerde, 13’üncü sırada filan bulunuyoruz, ama bu bize yeterli değil, ilk 10’a girmemiz şart.

SUNUCU- Sayın Cumhurbaşkanım, yıllardır sizinle karşı karşıya gelme fırsatını bir yerde bulursam sormak istediğim bir soru vardı, hakikaten siyasi soruların çok ötesinde benim adıma çok önemli ve anlam ifade eden bir soru. Ona çok yakın bir soruyu da yine bir öğrenci arkadaşımız sormuşlar. Türkiye’nin yakın tarihinde ve dünyanın tarihinde beğendiğiniz liderler kimlerdir diye soruyorlar. Ben ona müsaadenizle bir ufak ek yapayım; acaba sizin zihin dünyanızı şekillendiren, sizin zihin dünyanızı inşa etmenizde örnek aldığınız düşünürler, mütefekkirler kimlerdir acaba? Hem liderleri, hem de bu anlamda ön açıcı isimleri soruyorum efendim.

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Şimdi tabii çok zor bir soru sordun, bunların altından kalkmak öyle kolay değil. Ama ben bunun tabii geçmişinden bugüne bakmak gerekir. Her şeyden önce bizim için önder, rehber diye baktığımız zaman şöyle geçmişten bugüne dediğimizde tek önderimiz, tek rehberimiz Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa’dır. Çünkü hak, hukuk, adalet dediğimiz zaman her şey onda var. Ve ardından tabii gerçekten adaletin de timsali olarak 40. Müslüman Hazreti Ömer çok çok önemli, o da adaletiyle tabii timsal olmuş ve Hazreti Ömer bu yönüyle çok büyük önem arz ediyor. Ve şöyle çağımıza doğru yaklaştıkça, tabii Osmanlı’da, Selçuklu’da örnek liderlerimiz var. Tabii geliyoruz, Cumhuriyetin kuruluşunda aynı şekilde Gazi’nin önemi var. Bunlar dönemlerin adeta inşasını temin etmişler, dönemlere damgalarını vurmuşlar, bu bakımdan büyük önem arz ediyor.

Bu şu anda yaşayan liderler noktasına baktığımızda da, vallahi şu andaki liderlerle falan tabii bakıyorum, oturuyoruz konuşuyoruz falan, biraz dara-zora giriyoruz. Tabii bölgesel olarak öyle liderler var ki gerçekten gizli ajandası yok, ama öyle liderler de var ki gizli ajandaları var.  Mesela Körfez’de doğrusu ben mesela bir genç, dinamik olması hasebiyle mesela Şeyh Temim’i beğenirim. Çünkü özellikle nerede darda kalan, fakir-fukara bir ülke varsa onların yanında. Şöyle tabii Avrupa’ya girdiğimiz zaman, Avrupa’da şu anda ciddi manada bir lider krizi var, lider boşluğu var. Yani Avrupa’da şu lider örnektir diyebilecek cesareti bulamıyorum. Fakat Başbakanlığımın ilk dönemlerinde beğendiğim bir lider, Almanya’nın Şansölyesi Schröder’dir. Sosyal demokrat bir lider olarak gerçekten ben Schröder’den dürüstlüğünden çok şeyler aldım ve Almanya için o aslında önemli bir liderdi. Onun ayrılması, mesela reformları yapmıştır, reformların bütün verimliliğini Şansölye Merkel şu anda kullanmıştır. Ama gerçekten önemli bir isimdi.

Üzerinde spekülasyonlar olmasına rağmen mesela İtalya’da Berlusconi benim yine beğendiğim liderlerden bir tanesi olmuştur. Biz İtalyanlarla mesela işbirliğini o dönemde çok başarılı götürdük ve Agusta Westland firmasıyla şu andaki Atak helikopterlerimizi onun sayesinde adımlarını attık ve şimdi İtalyanlarla ortak olarak yürüttüğümüz bu proje bizim için çok çok önemli bir projeydi. Aynı şekilde yine şöyle bu dönemlere baktığımızda hakikaten işbirliği yapma gücü itibariyle de İtalya’da Berlusconi ile attığımız bu adım, ama öbür tarafta hakikaten şöyle Afrika’ya doğru uzandığımızda da Afrika’da yine işbirliği yapabilme noktasında olduğumuz veya olabileceğimiz liderler aslında var. Fakat Afrika hâlâ bunun farkında da değil, orada böyle bir sıkıntı var.

Son dönemde de doğrusu, seversiniz-sevmezsiniz, yani Sayın Trump bu noktada önemli bir isim, gizli ajandası yok. Ne biliyorsa bunu çok açık, net söyler. Saklısı, gizlisi bu noktada yok. Bana karşı da çok açık, net söyler. Ben de kendisine karşı çok açık söylerim.

Bir diğer isim de Rusya Devlet Başkanı Putin’dir, o da bu noktada aynı şekilde ikili görüşmelerimizde birbirimize karşı gizli ajandamız yok ve attığımız adımları da şu anda birbirimize karşı çok açık, net oyunlarımızı oynuyoruz, adımlarımızı atıyoruz ve bölgede barışı inanıyorum ki yine de beraber sağlayacağız.

SUNUCU- Sayın Cumhurbaşkanı, aynı konu üzere devam edelim isterseniz. Şimdi sizin çok hasbi bir insan olduğunuz zaten tüm Türkiye, hatta dünyanın önemli bir kısmı tarafından malum. Konuşmalarınızda gerçekler neyse onları gayet net biçimde ifade ediyorsunuz gayet kati bir dille. Az önceki vermiş olduğunuz yanıttan da anlıyoruz ki bu çerçevede eğilip bükülmemek, omurgalı olmak ve gizli gündem taşımama, doğrudan yaklaşım sizin açınızdan çok büyük önem taşıyor. Ve sık sık az önceki filmde de izlediğimiz üzere dünyada mazlumların haklarını dile getiriyorsunuz, ölen insanlarını, insan haklarını hatırlatıyorsunuz konuşmalarınızda. Peki, bu liderlerle, dünya liderleriyle karşı karşıya geldiğinizde aynı netlikte onlara da bu konuları onların karşısına da getiriyor musunuz; bu ölen insanları Aylan bebeği örneğin hatırlatıyor musunuz?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN - Şimdi Deniz Bey, fakirin en büyük özelliği bu. Bir defa herhangi bir olanı hatırlatmamak veya gizli tutmak dürüst bir siyasetçiye yakışmaz. Örneğin, son dönemde bir NATO Zirvesi yaşadık ve bu NATO Zirvesi’nde gerek ikili görüşmelerimde olsun, Genel Kurul’da olsun bütün düşüncelerimizi A’dan Z’ye terörle ilgili olsun, ülkemize yönelik olsun hepsini dile getirmek suretiyle anlattık. Ve bunun dışında bir dörtlü zirve yaptık. Bu dörtlü zirvede de İngiltere, Almanya, Fransa ve şahsım bu dörtlü zirvede çok açık, net ne söylediysem her zaman bunu orada da gündeme getirdim; yani Sayın Macron olsun, Sayın Merkel olsun. Zaten İngiltere Başbakanı gerçekten bu noktalarda çok açık, samimi bir insan, biraz Türklük var ya, Çankırı’dan gidiş var. Bundan dolayı da hakikaten yani çok açık oynuyor. Ve oradaki görüşmemizde de bu dörtlü zirvede bunu açıkça o da ortaya koydu, ben de ortaya koydum. Ve ertesi gün de Zirvede, Genel Kurul’da görüşmelerimizi açıkça paylaştık, ayrıca da tabii ikili görüşmelerimiz oldu. Fakat Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 20’ye yakın dünya lideriyle yine biraraya geldik, ikili görüşmelerimiz oldu. Bu ikili görüşmelerimizde de her şey açık ve net, kim olursa olsun onlarla, bunları paylaştım. Eğer bunları zaten açık ve net paylaşmazsak, netice almamız mümkün değil. Mesela şimdi çok açık, son dönemlerde biliyorsunuz bir sıkıntı yaşıyoruz, nerede? Akdeniz’de, daha önce Ege’de. Yunanistan’ın Başbakanı Sayın Miçotakis’le biraraya geldik, yaklaşık 1,5 saat görüştük ve bu görüşmede son gelişmeleri hiç gizli değil açık, net, ne söylemem gerekiyorsa kendilerine bunları söyledim. Peki, gizli kalırsa ne olur? Onunla sadece siz sancı çekersiniz, başka bir şey olmaz. Ama açık, net ortaya koyarsanız sancıyı o çeker. Biz de bunu böyle yapmak durumundayız. Ve attığımız bu adımlarla da şu ana kadar aldığımız neticeler ortada.

Şimdi Libya’da bir adım attık değil mi? Libya’da attığımız bu adımda karşımızda birileri bütünleşmiş. Kimler? Yunanistan, Mısır, İsrail, Güney Kıbrıs. Biz ise Libya’yla beraber olduk. Aslında Kaddafi döneminde başlayan bir süreçti bu. Kaddafi döneminde başlayan bu süreç, Kaddafi’nin ölümüyle o zaman akamete uğramıştı. Şimdi ise biz Sarraj’la bu adımı attık. Hafter denilen bir adam var ortada, bunun uluslararası bir kimliği yok, uluslararası bir temsili yok. Uluslararası şu anda tanınırlığı olan Sarraj, biz de onu muhatap aldık, onunla masaya oturduk konuştuk ve neticede de imzalar atıldı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçti, şimdi de Birleşmiş Milletler’e ayrıca gönderdik ve bundan sonra yolumuzu almaya devam edeceğiz.

Ve hatırlayın, bizim bir tane sondaj gemimiz yoktu, sismik araştırma gemimiz yoktu. Yani dünyadan kiralamaya kalkarsın vermezler, ama şimdi bizim iki tane sondaj gemimiz var, iki tane sismik araştırma gemimiz var. Şimdi üçüncü sondaj gemisini almak için de pazarlıkları yapıyoruz. Biz bunları boşuna almadık ki, bunlarla şu anda Doğu Akdeniz’de bütün araştırmalarımızı yapacağız ve yeni çekilen bantla da bu bant üzerinde Libya’nın menfaatlerini, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin menfaatlerini burada korumanın adımlarını atacağız. Ve bunlar uluslararası deniz hukukuna uygundur, uluslararası hukuka uygundur ve yaptığımız her şeyi de hukuk çerçevesinde yapıyoruz.

SUNUCU- Efendim, bu çerçevede öğrenci arkadaşlarımızdan gelen iki soru var, ben onları birleştirip sizlere arz etmek isterim.

Birincisi; Doğu Akdeniz’de Libya’yla yapılan anlaşma gibi kıyısı olan diğer ülkelerle anlaşma yapılması olası mıdır?  Hani birtakım iyi ilişkilerimizin olduğu ülkeler söz konusu yine Kuzey Afrika’ya baktığımızda?

Yine bir başka soru da; son günlerde gündeme gelen Libya’yla alakalı Türkiye’nin olası adımları nelerdir, asker gönderme bir seçenek olabilir mi? diye sormuş öğrenci kardeşlerimiz.

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Şimdi Değerli Arkadaşlar, kazan-kazan esasına dayalı olarak biz Akdeniz’deki bütün kıyıdaş ülkelerle her türlü adımı beraber atabiliriz. Yeter ki burada yani ben de kazanayım, sen de kazan, bu anlayışa sahip olsun. Yoksa hepsi benim olsun; hayır, bu mantıkla olmaz. Adil bir şekilde, dedik ya hak, hukuk, adalet, bu şekilde burada birlikte kazanma noktasında bizim en ufak bir tereddüdümüz yoktur. Ve bu noktada da biz kıyıdaş ülkelere bunların bilgilerini sürekli veriyoruz.

SUNUCU- Başka ne adımlar atılabilir Libya konusunda, asker göndermek gibi bir olasılık var mı?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Asker gönderme konusunda, biliyorsunuz şu anda Rusya’dan Wagner denilen bir güvenlik şirketi söz konusu, bu şirket oraya güvenlikçilerini göndermiş vaziyette. Eğer Libya bizden böyle bir talepte bulunursa, böyle bir talepte bulunması halinde biz Libya’ya da hele hele bu askeri güvenlik anlaşmasını yaptıktan sonra biz oraya da aynı şekilde elemanlarımızı yeteri derecede neyse gönderebiliriz, bunlar bizimle böyle bir güvenlik anlaşmasını, bir mutabakat metnini de imzaladıktan sonra zaten önümüzde de herhangi bir engel söz konusu değildir.

SUNUCU- Efendim, yine insan hakları meselesine dönmek istiyorum müsaadelerinizle. Öğrenci arkadaşlarımızın bu konuyla ilgili bence çok önemli soruları var, birtakım noktaları faş etme konusunda önemli bir vesile olduğunu düşünüyorum.

Örneğin, Avrupa Birliği’ni insan hakları açısından ne derece önemli görüyorsunuz demiş bir öğrenci arkadaşımız.

Bir başkası; Batılı devletler kendilerini demokrasi timsali, insan haklarının savunucusu olarak dünya kamuoyuna lanse ederken Suriyeli mültecilere karşı yaptıkları vicdana sığmayan tutumları nasıl değerlendiriyorsunuz? diye devam etmiş bir başkası.

Birkaç soruyu birleştirerek soruyorum genelde aynı çerçevede oldukları için.

Ve bir diğeri de, buna bağlı olarak günümüz Türkiye’sini insan hakları açısından dünyanın neresinde görüyorsunuz diye sormuşlar efendim.

Bağlantılı oldukları için ben üçünü birleştirerek sizlere arz etmek istedim.

Buyurunuz.

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Şimdi değerli arkadaşlar, öncelikle biliyorsunuz bizim Avrupa Birliği ile sürecimiz fiili olarak 59’da başlamıştır, ama resmi olarak 63’te başlamıştır. Bakınız 1963’ten bu yana süreç çok açık, net ortada. Bütün bunlara rağmen Avrupa Birliği hiçbir zaman bize samimi yaklaşmamıştır, şu anda hâlâ samimi yaklaşmıyor. Son zamanların bir örneği olduğu için vereyim, o da şudur: Barış Pınarı Harekâtı’nda sürekli Avrupa Birliği üyesi ülkeler ve koalisyon güçleri içerisinde yer alan ülkeler ne yazık ki sürekli bizi telefonla arayıp, “Sizin işte Suriye’de ne işiniz var?” Hatta bu dörtlü zirvede İngiltere’de aynı şeyi söylediler, bu sizin de merak ettiğiniz sorunun ayrıca bir cevabıdır. Ben kendilerine dedim ki; ya sizin orada ne işiniz var? Almanya, senin sınırın var mı? Yok. Fransa, senin sınırın var mı? Yok. İngiltere, senin sınırın var mı? Yok. Ya bizim orada 911 kilometre sınırımız var, biz devamlı taciz ediliyoruz, oradan bize havan toplarıyla, füzelerle saldırılar oluyor, bizim şehitlerimiz var, tabii ki biz orada olacağız, bundan tabii daha ne olabilir? Peki, ne zaman çıkacaksınız? Siz ne zaman çıkarsanız, biz de bu teröristlerden orayı ne zaman temizlersek, o zaman çıkacağız. Ama bizim Suriye’nin topraklarında gözümüz yok. Bize mevcut topraklarımız yeter. Fakat şu anda malum, bizim ülkemizde değerli arkadaşlar, 4 milyon mülteci var. Bunların yaklaşık 3 milyon 500 bini Arap’tır ve bunun yanında bir 100-150 bini Arami, Keldani, bunlardandır. Bir 300 bini de Kürt’tür ve toplamda 4 milyonu ülkemizde misafir ediyoruz. Biz bunları derdest edebilirdik, gönderebilirdik, ama göndermedik. Niye? Varil bombalarından kaçan bu insanları biz nasıl göndeririz? Aynı şey bizim de başımıza gelebilirdi. Peki, biz ne yapacaktık, biz nereye sığınacaktık? Şu anda bu insanlar bize sığınmışlar, biz de bunlara şu anda ev sahipliğini yapıyoruz; bundan daha doğal, daha tabii bir şey olamaz. Ve bütün bunlara rağmen Avrupa Birliği üyesi ülkeler bu sorularında hâlâ devam ediyorlar. Ve ilk Başbakan olduğum dönemde ne yazık ki Avrupa Birliği’nin yaklaşım tarzı daha olumlu gibiydi. O dönem tabii Almanya’nın başında da Schröder vardı. Ve Fransa’nın başında da Chirac vardı. Hakikaten liderler zirvesine o zaman biz de katılıyorduk. Fakat daha sonra Chirac gidip de onun yerine Sarkozy gelince, öbür tarafa da Merkel gelince dengeler değişti ve hemen bir operasyon yaptılar, bu operasyonla Türkiye’yi, Hırvatistan’ı, üçüncü bir ülke olarak bir ülke daha vardı, bizleri liderler zirvesine davet etmediler. Daha sonra da Türkiye’nin dışındaki iki ülkeyi Avrupa Birliği’ne dahil ettiler, ama Türkiye’yi yine dahil etmediler.

Arkadaşlar, neden? Açık ve net söyleyeceğim, benim bu ifadelerimden çok rahatsız oluyorlar, diyorlar ki, sizin nüfusunuz çok fazla. Aslında gerçek sebep bu değil, gerçek sebep biz Müslümanız. Çünkü Avrupa Birliği üyesi ülkeler içerisinde bir başka halkı Müslüman olan ülke yok, sıkıntı aslında buradan kaynaklanıyor. Ya gerçeği söylesenize, söylemiyorlar.

Bir ara Fransa’nın eski Dışişleri Bakanı vardı, bir özel görüşmemizde, sizi Avrupa Birliği’ne almayacaklar, boşuna uğraşmayın dedi. Niye dedim. Siz Müslümansınız, dedi. Açık, net hesap bu, ama bunu bizim yüzümüze söyleyemiyorlar, kendi aralarında toplandıklarında bunları konuşuyorlar. Fakat biz buna rağmen, ben kendilerine onu söylüyorum, bak eğer biz çekilelim, diye bekliyorsanız biz sabrediyoruz, siz bizi dışladığınız zaman, attığınız zaman, eyvallah, biz çekiliriz, ama biz kendimiz çekilmeyeceğiz, siz göndereceksiniz.  Avrupa Birliği bu.

Ve tabii bundan 17-18 sene önce Avrupa Birliği’ne muhtaç bir Türkiye vardı, şu anda tabii Avrupa Birliği’ne muhtaç olan bir Türkiye yok, artık biz kendi hesabımızı görüyoruz, kendi göbeğimizi kendimiz kesiyoruz. Ve eğitimden sağlığa, savunma sektörüne, bütün bunlara varıncaya kadar her şey bir tarafa, ama altyapısıyla, üstyapısıyla artık değişen bir Türkiye var. Kendileri geldiği zaman, ya biz 10 sene, 15 sene önce buraya geldiğimiz zaman böyle bir Türkiye yoktu.

Değerli arkadaşlar,

Berlin Havalimanı’nı 17 yıldır Almanya yapamıyor, ama biz İstanbul Havalimanını hamdolsun yedi senede bitirdik ve dünyada da şu anda ilk üçün içinde. Bu, Türkiye’nin nereden nereye geldiğini gösteriyor. Bunu hazmedebilirler mi? Hazmedemezler. Onun için biz güçleneceğiz, daha güçlü olacağız, daha güçlü oldukça da inşallah önümüzde kimse duramayacak, hele hele sizler gibi böyle Bilkent’ten mezun olan başarılı gençlerimiz oldukça da, hem devlet kademelerinde, hem özel sektörde inanıyorum ki beyin gücümüz çok daha farklı bir yere varacak, biz de onun için sizin gözlerinize bakıyoruz, bizi mahcup etmeyin.

SUNUCU- Sayın Cumhurbaşkanım, çok sayıda soru vardı, neden Suriye’de, Filistin’de, Arakan’da, Avrupa’da, yani sonradan ihtida etmiş Müslümanlar açısından da birçok insan hakları ihlali gerçekleşiyor, bunlara niye ses çıkartılmıyor, neden sessiz kalınıyor sorusuna gayet net verdiniz yanıtı.

Fakat işin bir başka tarafı var, yani meseleye sadece sesiz kalınmakla kalmıyor Batının tavrı. Örneğin en son Nobel Edebiyat Ödülünde gördük ki, Slobodan Miloseviç; yani her bir Bosnalının hatıratında, ki oraya gittiğimde ben de çok yakından müşahede etmiştim, bir kabus, adeta ismi ağza alınmayacak derecede kötü bir varlıktan bahseder gibi bahsediyor Bosnalı Müslümanlar. Şimdi Peter Handke Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan isim, en büyük destekçilerinden bir tanesi, bunu saklamıyor, gayet açık biçimde dile getiriyor, ifade ediyor. Hatta Bosna’da gerçekleşen soykırıma, o kardeş arasındaki kavga, biz çok karışmayalım diyebilecek kadar artık, nasıl diyelim, üst seviyeye çıkartmışlar bu konuyla ilgili duyarsızlıklarını. Yani sessizliğin ötesinde adeta Nobel Edebiyat Ödülü’nde gördüğümüz üzere, hangi deyim yerindeyse gözümüze sokmaya çalıştıkları bir başka şey daha var. Bunu nasıl yorumluyorsunuz efendim?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Şimdi aslında bu çok önemli bir sınavdı, bu Nobel’in de ne olduğunu ortaya koydu. Nobel kendini tüketmiştir, Nobel kendini aslında bitirmiştir. Nobel tamamıyla siyasi, tamamıyla ideolojik davranan bir kuruluş kurumundadır. Benim için Nobel’in hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur ve zaten Türkiye olarak da bu törene kesinlikle katılmayacağımızı ve sözümün geçebileceği bütün dost ülkeleri de haberdar ettik, kendilerinin de bu törene katılmamalarını özellikle istedik. Niçin? Böyle bir katili ödüllendirmek aslında zulüm ile ortak hareket etmektir. Nobel, şu anda zulme rıza zulümdür ilkesinden hareketle bir defa böyle bir zalime ödül vermekle ona ortak olmuştur. Ve biz bu tür bir şeyi kabul etmemiz zaten mümkün değil. Ki bu adamlar bu adamın destek verdiği adamlar, yani Miloseviç olsun, Karadziç olsun, diğerleri, bunların hepsi zaten mahkum edilmiş olan kişiler. Yani bu adamları, mahkum edilmiş olan bu kişileri metheden, onlara methiyeler düzen bir kişiye siz eğer ödül veriyorsanız, sizin artık uluslararası camiada taktir edilecek hiçbir yanınız kalmamış demektir. Ve onun için de tabii ben bu akşam önemli bir toplantım var, o toplantıda bu konuya özellikle zaten değineceğim.

Ve bizim de Nobel’e artık ideolojik yaklaşımlarından başka hiçbir özelliği olmadığını ortaya koymak suretiyle, bu sadece şu anda verdikleri ödül değil, bundan önceki verdikleri ödüllerde de hep bunlara dikkat etmişlerdir. Mesela, Türkiye’den kalkmışlardır teröriste ödül vermişlerdir. Niye? Mantık budur, anlayış budur ve bundan sonra da yine bunlar bu şekilde devam edeceklerdir. Hiçbir zaman objektif bakalım, bu gerçek manada bir ilim adamıdır, biz bu ilim adamına bunu verelim, örneğin Aziz Sancar Hocamıza vermiş oldukları ödül gibi, orada tartışılacak herhangi bir şey söz konusu değil. Niye? İlmiyle bir defa temayüz etmiş olan bir Hocamızdır, eyvallah, biz de alkışlarız, biz de takdir ederiz. Ama kalkıp da böyle bir teröristleri kalkıp kendi romanına vesairesine yansıtan, orada onu kullananları siz Nobel’e layık görürseniz, bizim de sizi tanımamız zaten mümkün değildir.

SUNUCU- Dolayısıyla ben aslında ikinci sorunun üzerini buna bağlı olarak çizdim, size bir gün Nobel Barış Ödülü verilse tavrınız ne olurdu diye sormuştu öğrenci arkadaşlarımız, gayet net bir cevap geldi aslında, dileseniz…

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Almam.

SUNUCU- Şimdi Bilkent Üniversitesi’nde Sayın Cumhurbaşkanım, çok sayıda uluslararası toplumdan öğrenci de okuyor…

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Çünkü bu Nobel öyle bir şey ki, bakıyorsunuz bir ülkede kişi başkan seçiliyor, cumhurbaşkanı seçiliyor, bir-iki ay içinde hop Nobel Ödülü veriliyor. Dur bakalım, daha bir icraat yok ortada, bu ne acelecilik böyle? Bunları da gördük.

SUNUCU- Gördük, çok net gördük Sayın Cumhurbaşkanımı. Şimdi Bilkent Üniversitesi’nde çok sayıda uluslararası camiadan okuyan öğrenci de var, çok da iyi Türkçe konuşuyorlar, soruları da var ellerinde, gayet iyi de yazıyorlar, hatta çok da yazılım kurallarına uyduklarını, benim çok önem verdiğim bir şeydir, söyleyeyim, tebriklerimi, takdirlerimi ileteyim.

Yine 2-3 soru var, onları birleştirerek soracağım. Suriyeli misafirlerimizin ya da hukuki tanımıyla geçici koruma statüsü altında olan bireylerin güvenli bölgelere iskânı planını gayet biçimde ifade ettiniz, bununla ilgili hazırlıklar başladı dediniz. Ve bu anlamda Batıdan gelen sözlerin de yerine getirilmediğini hepimiz gayet yakından görüyoruz, Türkiye’nin omuzlarında bunun yükü.

Bir öğrenci arkadaşımız acaba diyor, biraz uzun yazmış, benden de özür dilemiş uzun yazdığı için, ben özetleyerek söylüyorum, Türkiye’nin böyle bir büyük iskân planını gerçekleştirmesi için yeterli imkânı var mıdır? Herhangi bir uluslararası destek söz konusu olabilir mi diye sormuş.

Ve bir arkadaşımız da, ismini de söyleyeyim, Mervan Kolani, bir Suriyeli öğrencimiz burada okuyan, gitmeleri zorunlu mu olacak, isteğe bağlı mı olacak diye sormuş.

Bir de Sayın Cumhurbaşkanım, diyor, hani buradan mezun olduktan sonra ülkem için ne yapabilirim, bana tavsiyeniz nedir? diye sormuş bu Suriyeli kardeşimiz.

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Şimdi sevgili gençler, öncelikle şunu bir defa bilmeniz lazım: Şu an itibarıyla 110 bin Suriyeliye biz vatandaşlık verdik ve 100 binin üzerinde olana da ikamet şu an itibariyle verdik. Ve bu şunu gösteriyor: Biz bu 110 bin vatandaşlığın dışında diğerleri için de bu vatandaşlık sürecini daha da artırma konumundayız. Niye? Çünkü bu insanlar benim ülkemde kaçak-köçek yaşamasın, vatandaşlığını aldığı zaman herhangi bir kurumdan, kuruluştan rahatlıkla gitsin işini bulsun ve orada çalışsın.

Tabii buna Bay Kemal rahatsız olur, çünkü o biz iktidar olursak, olacağı yok ya, bunları diyor, Suriye’ye göndereceğiz diyor. Bombalardan kaçanları biz Suriye’ye göndermedik, öyle bir niyetimiz de yok. Ve vatandaşlık hakkını da aldıkları andan itibaren burada onlar da, bunların içinde doktorlar var, bunların içerisinde mühendisler var, mimarlar var, bunların içinde hukukçular var, yani biz bu noktada kabiliyeti olan insanları niçin kalkıp da tekrar bombalar teslim edelim? Bunların önünü açalım ve bu konuda biz rahatız.

Ve şu an itibarıyla kendi evlerine, kendi topraklarına dönmek isteyenler gönüllük esasına dayalı olarak oralara döneceklerdir. Hele hele şu anda güvenli bölge tezimiz tutarsa, bizim planımız hazır, projelerimiz hazır. Bu plan, projeleri ben uluslararası camiada liderlerle sürekli görüşüm, görüşüyorum, görüşmeye de devam edeceğim, eğer bunu yaparlarsa beraberce 444 kilometrelik Tel Abyad’dan Irak sınırına kadar olan bölgede bu projeleri hayata geçireceğiz ve buralardaki konutlarla ki bir milyona yakın insanı oraya yerleştirebiliriz. Ve bu insanlar gelmesi halinde biz buraya bu insanları yerleştireceğiz ve bu insanlar buralarda kalabilir, asla cebri bir şey söz konusu değil. Ve diğerleri için ise aynı şekilde ülkemizde zaten vatandaşlığı varsa, ikameti varsa çalışanlar olacak ve bunlardan da o şekilde istifade etme yolundayız. İdlib’de aynı durum, Afrin’de aynı durum. Kaldı ki, biliyorsunuz şu anda Cerablus’ta 360 bin Suriyeli gönüllülük esasına dayalı olarak ne yaptı? Geri döndüler ve şu anda Cerablus’ta kendi evlerinde oturuyorlar. Ama öyle bir maalesef kötü propaganda yapıyorlar ki, o propagandada şu var: Diyorlar ki, böyle böyle, işte bunlar geri gönderilmeyecek, bunlar bizim topraklarımızda kalacak. Yok böyle bir şey, ama gönüllük esasına dayalı olarak biz bunları geri göndermekten yanayız ve şu ana kadar da bu Cerablus’ta başarılı oldu. 

SUNUCU- Biz de bizzat müşahede etme fırsatı bulduk Barış Pınarı Operasyonu sırasında, gerek Zeytin Dalı, gerek Fırat Kalkanı bölgelerinde biz de takip ettik, gayet net biçimde oradaki hayatın nasıl normale döndüğü ifade ediliyor, görülüyor çıplak gözle gezdiğinizde.

Şunu da vurgulayalım: Çok yakın zamanda yapılan bir araştırma söz konusu, Türkiye’de geçici koruma statüsü altındaki Suriyelilerin yüzde 60 civarındaki kısmının da gerekli koşullar sağlanırsa ülkelerine dönme konusunda irade beyan ettiklerini, niyet beyan ettiklerini biliyoruz, kamuoyu araştırması. Oysa dünyada en iyi oran bu noktada -geçmişte de benzer çatışmalar yaşandı- yüzde 30 seviyesinde kalıyor. Yani bu anlamda Türkiye’nin de bu çerçevede ne kadar başarılı olduğunu gösteren önemli bir gelişme bu rakamlar da, yani bilimsel yanıtı da, bilimsel tasdiki de var elimizde.

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Burada tabii şu: Suriye’yle, özellikle de kuzey Suriye hattıyla bizim özellikle de güney bölgelerimiz, yani kültürel noktada birbirleriyle birçok ortak yanları olan kardeşlerimiz. Bakıyorsunuz şimdi diyelim Şanlıurfa’da, Gaziantep bunlar kız almışlar, kız vermişler, bu denli birbirileriyle yakın bir adeta entegrasyonları var, bundan dolayı birbirlerine yabancı değiller. Dil noktasında aynı şekilde böyle bir durum söz konusu. Onun için yabancılık çekecekleri bir durum olmadığından dolayı özellikle rahat hareket ediyorlar. Eğer bugün kalkıp 360 bin Suriyeli bir anda Cerablus’a döndüyse bundandır. Aynı şeyi şu anda Tel Abyad ve kalkıp da Irak sınırına doğru olan o bölgede hiç olmazsa 120 kilometrelik bölgede böyle bir adımı atarsak, burada da bunun yapıldığını göreceğiz.

SUNUCU- Efendim, size şöyle birkaç dakikalık bir soluk alma fırsatı bırakalım. Ben özellikle bu ilk bölüme toparladım biraz siyasetle alakalı olan soruları, sizin konuşmanızın da devamı olsun diye.

Sokak röportajlarımız var, insanlara insan haklarını sorduk Türkiye’de, neler düşündüklerini sorduk. Dilerseniz müsaadenizle bir ona göz atalım, ardın devam edelim soru-cevap kısmına.

İşte böyle yanıtlar geldi efendim.

Şimdi bu çerçevede sizin özellikle, Birleşmiş Milletler bugünlerde de gündemde, toplantılara katılıyorsunuz, yanılmıyorsam bu toplantıdan önce de Birleşmiş Milletler Genel Sekreterini kabul ettiniz, çok net bir çıkışınız var, dünya beşten büyüktür, diyorsunuz. Zaten o Güvenlik Konseyi’ndeki beş ülkenin dünyaya yaptıkları da malum. Fakat ortada da bir çıkmaz var, yani mazlumların hakların savunacak bu anlamda uluslararası bir örgüt, bir uluslararası bir yapı eksikliği. Sizce Birleşmiş Milletler belki reforme edilerek, böyle bir hüviyete kavuşabilir mi, kavuşamazsa bunun yerine yeni bir bu anlamda uluslararası, başka bir inisiyatifle yola çıkmış bir uluslararası yapı mı gerekir?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Şimdi değerli arkadaşlar; malum, yani Birleşmiş Milletler Birinci Dünya Savaşı sonrası şartlarda teşekkül etmiş bir yapı. Tabii o günden bugüne dünyada çok şeyler değişti ve hâlâ da değişiyor, yani biz onun günün şartlarında dünyayı değerlendiremeyiz, böyle bir dünya yok artık. Ve dikkat edilirse, daimi üyeler içerisinde beş ülke ve bunların içerisinde İngiltere, Fransa burada bir tarafa ki Rusya’yı da burada bir Avrupa ülkesi sayabiliriz, böyle bir durum var, öbür tarafta bir Çin var, bir diğer tarafta da Amerika var ve bunların da içinde bir tane Müslüman olan ülke yok. Bir defa dini noktada ciddi bir kopuş söz konusu. Ve diğer kıtalara baktığımız zaman, kıtalar noktasında da bu 5 daimi üye ülkenin içinde her kıtanın temsil edildiğini söylemek mümkün değil.

Bizim söylediğimiz, 5+15 deniyor, bu 15 ülke geçici üye, bu geçici üyelerin ise hiçbir burada anlamı, tesiri yok. Karar kimde? Bu beş tane daimi üyede. Hatta hatta onlardan bir tanesinde, yani bir tanesi hayır diyorsa oradan karar çıkmaz. Bu adalet mi? Birleşmiş Milletler’e konuştuğumuz zaman insan hakları diyor Birleşmiş Milletler, adalet diyor, hukuk diyor, ama buradan ne adalet çıkıyor, ne hukuk çıkıyor, ne ezilenlerin haklarını korumak gibi bir şey çıkıyor, bunların hiçbirisi ne yazık ki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yok.

Bunun için biz bir tez ileri sürdük, dedik ki, artık Birleşmiş Milletler’in reforme edilmesi lazım, çünkü dünya beşten büyüktür. Beşten büyük olan bu dünyada şu anda 198 ülke olarak değerlendirdiğiniz zaman, bu beş daimi üye ülke, artı 15 geçici üye, bunlar tamamı 20 olabilir, ama tamamı da ne olur? Daimi üye olur. Ve bu daimi üyeler dönerli bir şekilde görevlerini devam ettirir. Ne yaparlar? Örneğin 10 tanesi bir ikinci yılda bir değişime tabi olur, diğer 10 aynı şekilde daha sonra bir değişime tabi olur ve bu değişimle birlikte bu ülkelerin hepsi de daimi üye olma şansını yakalar. Ve bu 198 ülke bu şekilde bu daimi üye olma şansını yakaladığı zaman, o zaman dünya şunu konuşacaktır: Ha benim de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde bir temsil yetkim var. Ama şu anda temsil yetkisi yok ve çok enteresandır, bir geçici üye olabilmek için atılan kulislerin, yapılan lobi faaliyetlerinin akla hayale gelmez. Mesela şimdi Almanya diyor ki, ben en azından 5+1 veya 5+2, Japonya da istiyor, Hindistan da istiyor, ben de istiyorum, Türkiye olarak biz de daimi üye olalım diyoruz. Bırakın bunları, bütün bu 198 ülkenin tamamı daimi üye olsun veya bu sayıyı 200’e çıkarmanın hedefini belirleyelim ve böylece bütün bu ülkeler daimi üye olma şansını yakalasınlar ve dünya sadece bu beş ülkenin hegemonyası altında ezilmesin. Şu anda gerek kitabım olsun, gerekse attığımız adımlar olsun, gerekse Birleşmiş Milletler’de yaptığım konuşmalar olsun, hepsi bunun üzerine gelişiyor. Ve ikili liderler görüşmelerinde, haklısın, doğru söylüyorsun. Tamam, haklıysak o zaman gelin bu hakkı beraber paylaşalım, bu adımı da beraber atalım. Ama ne yazık ki bu adımı atmaya varamıyor, sıkıntı burada.

SUNUCU- Sayın Cumhurbaşkanım, gene öğrenci arkadaşlarımızdan gelen bir soru, birazcık siyasete ara verelim, başka sorular gelirse eğer, gelmeye devam ediyor, gene döneriz ama. Şimdi sizin almış olduğunuz kararlar, hem Türkiye’yi, hem de bölgeyi, adeta dünyayı etkileyen kararlar. Hepimiz kendi hayatımızda kararlar alıyoruz gün içerisinde binlerce, yüzbinlerce irili ufaklı kararlar. Fakat tabii ki sizin karar alma süreçleriniz az önce belirttiğim gerekçeyle hepimiz adına çok önemli.

Şöyle bir şey sormuş arkadaşımız: Sayın Cumhurbaşkanımız bir konuyla alakalı karar alıyorken nasıl bir süreç takip ediyor? Ne yapıyor. nasıl düşünüyor?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Değerli arkadaşlar; şu anda çok açık, net, bir defa karar alma sürecim kesinlikle, tamamıyla istişare kaynaklıdır. Ve bu istişarede iki ayak vardır; birisi partimin Kabinesidir, bir diğeri ise partimin MYK’sıdır, MKYK’sıdır. Dolayısıyla buralarda bu görüşmeleri yapar, adımı ona göre atarız. Ha bunun dışında biliyorsunuz yeni dönemde ofis ve kurullar oluşturduk, bu ofis ve kurullarda da görüşülmesi gerekli olan konuları oraya delege ederiz ve oralardan da bu tür bilgileri alırız, ona göre de adımlarımızı atarız. 

İstişare edilmeden bu adımlar atılmaz. Yani hani tek adam filan havaları yapıyorlar, böyle tek adam olarak ben ne ülkeye, ne dünyaya yetmem.

SUNUCU- Ben de bizzat şahidim efendim. Yani sadece siyasi anlamda parti çalışmalarında değil başka anlamlarda gerçekleştirilen toplantılarda da bizzat o toplantıya katılan herkesin tek tek fikrini söylemeden karar alma sürecine geçmediğinizi arkadaşlarımız bize iletiyorlar. Fakat bazen ani kararlar almak gerekiyor, o an hareket etmek gerekiyor. İşte bu girişteki filmde Davos’ta Dünya Ekonomik Forumunda yapmış olduğunuz konuşma gibi. Hakikaten yani şu üçüncü ya da dördüncü sıradaydım ben de siz o cümleleri sarf ediyorken Şimon Peres’in suratına karşı. Öyle durumlarda peki nasıl bir karar alma süreci gerçekleşiyor?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Şimdi söylüyorsunuz ya, şimdi orda öyle bir fırsat yok. Orada sizin o ana kadar birikimleriniz, o ana kadar doluluk oranı neyse, zaten liderlik de budur. Siz lider olarak orada gerekli olan adımı atarsınız, gerekli olan kararı kendi dünyanızda da zaten vermişsiniz ve buna göre de orada gerekli cevabı gerekli olan kişiye verme fırsatınız olur. Zaten Davos denilen olay da böyle olmuştur.

SUNUCU- Şimdi şunu biliyoruz ki Türkiye’yi yöneten isim olarak gerek Başbakanlığınız sürecinde efendim, gerek Cumhurbaşkanlığınız sürecinde şunu gayet net bir şekilde müşahede ettik ki gayet açık ve net biçimde hangi icraatı gerçekleştireceğinizi önceden söylüyorsunuz, ondan sonra o icraatı gerçekleştiriyorsunuz. Yani şöyle bir dönüp tarihe baktığımda kendi adıma düşünüyorum, işte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade etmeden önce, yani daha evvelden ifade etmemiş olduğu ve hayata geçirdiği bir şey var mı? Yok, kendi adıma ben hatırlamıyorum. Eğer hatırlayan birisi varsa salondan hatırlatabilir bana. Bu niye önemli? Şu açıdan:  Çünkü birçok noktada gayet, hani siyaset açısından elinizi açık ediyorsunuz. Bundan hiç çekinmiyor musunuz Sayın Cumhurbaşkanım?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Şimdi değerli arkadaşlar, 40 yıllık bir siyasi hayatımız var. Bu 40 yıllık siyasi hayatımızın içerisinde de tabii ki yaşadıklarımız var, tecrübelerimiz var. Yani her şeyden önce bunlar bizim için bir birikim. Yani biz siyaset mektebinde 40 yılımızı adeta geçirdik, böyle bir noktaya da böyle geldik. Bunlar da tabii bize ister istemez bu tür sorular geldiğinde cevap verme yetkisini, ehliyetini veriyor, onun rahatlığı içerisinde biraz da bu cevapları verme şansımız oluyor.

SUNUCU- Yani antrenmanlıyız zaten 40 yıldır, yani o bir üç saniye değil ustanın dediği gibi, arkasında bir de 40 yıl var.

Peki, gene şöyle bir soru geldi efendim: Pek çok ülke dolaştınız, farklı farklı insanları gördünüz, farklı anlar, farklı duygular yaşadınız. Fakat bu hani kendi aile hayatınızdan sormuyorum, çünkü bu soru sorulduğunda en mutlu olduğunuz yer neresi diye sorulduğunda sizden gelen yanıt hep aileyle alakalı oluyor. Bu değil, onun altını özellikle çizeyim, ama dünyada gördükleriniz, izledikleriniz, müşahede ettikleriniz, yaptığınız konuşmalar, temaslarınız sırasında sizi öyle gerçekten en çok mutlu eden şey ne oldu? Hah işte bu, gerçekten bu, yaptığımız boşa gitmemiş, görülmüş dediğiniz bir an var mıdır?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Şimdi yani öyle bir soru ki bu, her ülkenin değerli arkadaşlar, kendine has birçok özellikleri var. Mesela öyle bir ülkeye gitmişsinizdir ki bu ülkeye 20 yıl önce gittiğinizde ülke farklıdır. Ama 10 yıl önce gittiğinizde bu ülke gelişmişliğiyle çok daha farklı bir konuma gelmiştir. Örneğin Belediye Başkanıyken gittiğim ülkelere bakışım farklıdır, Başbakanken gittiğim ülkelere bakışım farklı olmuştur, Cumhurbaşkanıyken gittiğim ülkelere bakışım farklı olmuştur. Şimdi bunları birbirinden bu şekilde tefrik edemiyoruz. Örneğin, o ülkelerden bize gelenler de bize baktıkları zaman aynı şekilde bakıyorlar. Diyorlar ki, örneğin ben 20 yıl önce Türkiye’ye geldiğimde Türkiye şöyleydi, ama şimdi Türkiye bambaşka, İstanbul’u tanıyamadım diyor, öbürü Ankara’yı tanıyamadım diyor. İşte Kapadokya’ya gittim, orayı tanıyamadım diyor. Kayseri’ye gittim, tanıyamadım diyor. Niye? Sürekli bir değişim, sürekli bir dönüşüm var. Eğer bu değişim dönüşüm bu ülkelerde zaten olmuyorsa, bu ülkeler yerinde sayıyor, dolayısıyla yok olmaya veya ölmeye mahkum. Şimdi bu gittiğim ülkelerde de durum böyle. Mesela 20 yıl önce veya 25 yıl önce gittiğim bir Çin’le bugünkü Çin çok çok farklı, bugünkü Çin’i tanıyamazsınız. 20 yıl önceki Çin başkaydı, ama bugün bambaşka. Aynı şekilde belki çok daha farklı gelecek, Amerika dahi öyle. Şimdi Amerika’da bakıyorsunuz bir Manhattan’a girdiğiniz zaman adeta boğuluyorsunuz, böyle bir durum var. Niçin? Yani oralardaki özelikle inşaat sektörünün içerisinde olan hocalarımız bu işleri çok daha iyi bilirler. Bakıyorsunuz o devasa binalar, biz mesela Türkiye’de dikey mimariye malum karşıyız, ama dikey mimarinin de tehdidi altındayız. Şimdi bir Manhattan’da dikey mimari hakim ve orada hava sirkülasyonu diye bir şey adeta yok, böyle bir durum söz konusu. Fakat Washington’a dönüyorsunuz, orada hava böyle değil. Orada bakıyorsunuz villalar vesaire falan, bu tür yapılanmanın hakim olduğu bir durum. Aynı şekilde Almanya, Fransa, hepsinde değişik bir gelişme var, değişik bir yapılanma söz konusu.

Bütün bunlarla birlikte bu değişim-dönüşüm süreci içerisinde bu ülkelerdeki liderlerin geliş-gidişlerine göre de çok şey değişiyor. Ve sosyal hayatta da insanlara bakışlarının da çok değiştiğini görüyoruz.

 Mesela şu anda, yani ben kalkıp da insan haklarını konuştuğumuz için bir Almanya’da insan hakları noktasında her şey çok çok rahat, çok çok huzurlu diyemem, Fransa’da diyemem. Buyurun, Sarı Yelekliler konusunu nereye yerleştireceksiniz? Şu anda işte dün akşam televizyonlarda izliyorum, baktım ki bir bayanı yerde sürüklüyorlar; hani nerede insan hakları? İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi diyoruz, nerede? Yok. Aynı şey bakıyorsunuz Almanya’da, aynı şey diğer Batı ülkelerinde. Ama lafa geldiği zaman kimseye bırakmıyorlar. Şu anda Sarı Yelekliler olayı bir defa Fransa’nın gerçekten geleceğiyle ilgili olarak bir kara leke, bunu izah edemezler. Ama Türkiye’de bir Gezi olayı olduğu zaman yer yerinden oynadı, biz böyle bir şey yapmadık kimseye. Onların polisinin ben dün akşam ekranlarda izlediğim o sivillere yaptığı davranışı bizim polisimiz yapsa kıyamet koparırlar, bizde böyle bir durum söz konusu değil. Onun için olayı sadece maddi açıdan değil, madden ve manen her türlü gelişimiyle ele almak öyle zannediyorum ki çok daha faydalı olacaktır.

SUNUCU- Şimdi kim şey yapmış söylemeyeceğim, ama Sayın Cumhurbaşkanım KYK borçlarının silinmesi gündeminizde var mı? diye soruyor bir öğrenci kardeşimiz.

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Bilmiyorum buna nasıl baskı diyelim yani? Değerli arkadaşlar, bu şu anda bizim gündemimizde, değerlendirmesini şu bütçe müzakerelerinden sonra inşallah masaya yatıracağız ve öğrencilerimizin lehine olacak bir adımı da tabii inşallah atacağız. Tabii burada özelikle kredi konusundaki derdimiz tabii şimdi krediyi her müracaat eden alıyor, ama daha sonra ödemek üzere alıyor. Tabii burs konusu ödeme sorunu yok, böyle bir durum var. Şimdi bu atılacak adımda bütün tabii borçlu olanların beklentisi biliyorsunuz tamamıyla bu borçların silinmesi süreci olacaktır. O zaman burada bir başka tercih tabii gündeme gelecektir. O da nedir? Demek ki, o zaman kredi olayı ya kalkacaktır, sadece burs verme noktasına gidilecektir. Onun çalışmasını, onun değerlendirmelerini yapıp, adımımızı da ona göre inşallah atacağız.

SUNUCU- Cumhurbaşkanlığı Kütüphanemiz ne zaman hizmete girecek diye sormuş bir öğrenci arkadaşımız. Ben de çok önemsediğim için özellikle bu soruyu size arz etmek istedim efendim.

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Ali Bey, muhteşem bir kütüphane yaptık, tek kelimeyle. İnanıyorum ki öğrencilerimiz o kütüphanemize geldikleri zaman şimdi demin bir soru sordun ya yani bu ülkelerdeki durumlar nedir, nasıl değerlendiriliyor? İşte bizim Cumhurbaşkanlığı Kütüphanemize gelen farklı ülkelerden insanlar da kütüphanemizi gördükleri zaman onlar da Türkiye nasıl değişmiş diyecekler ve yani gün sayıyoruz. Öyle zannediyorum ki çok kısa bir zaman içerisinde hedefimiz aslında 29 Ekim’di oraya yetiştiremedik, ama şimdi gün sayıyoruz. Müteahhit firmamız bütün çevre düzenlemelerini de bitirmek suretiyle bize şimdi açabiliriz dediği anda inşallah 2020’nin ilk müjdesi bu olacak.

SUNUCU- İnşallah. Şimdi efendim, yine bir yabancı, daha doğrusu uluslararası camiadan yabancı demek pek hoş olmadı, bir öğrenci kardeşimizin sorusu Kazakistan’dan Karlygash Kanatova. Sayın Cumhurbaşkanım diyor, bir insan olarak sizin en büyük hayaliniz nedir diyor. Şimdi tabii ki bir dava adamı olarak o hayalin çok büyük olasılıkla memleketle, dünyayla alakal olacağını tahmin ediyorum, o yüzden bir başka soruyla birleştirerek devam etmek istiyorum. 20 yıl sonra size göre nasıl bir dünya, nasıl bir Türkiye hem hayalinizde hem de pratikte gördüğünüzde efendim?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Öncelikle tabii hedefimiz inşallah ülkemizi dünyada ilk 10’un içerisinde görmek ilk hedefimizdir, bu işin maddi bakışıdır. Ve ilk 10’un içerisinde olan Türkiye bizim için çok çok önemli. Bu bizim belirlenmiş olan hedefimizdi ve bu hedefe doğru inşallah yürüyoruz.

Tabii diğer soru ise bizim için o da çok çok anlamlı. Bunun için de tabii bizim ömrümüz vefa eder-etmez, ama bir 2023 hedefimiz var malum. Ondan sonra bizim bir 2071 hedefimiz var. Bunlara da yürürken ona tabii ömrümüz vefa etmez, ama gelecek nesil, gelecek kuşaklar bizim özelikle dünyada Türkiye’nin belirleyici bir güç olma konusunda aldığı mesafeyi yaşayacaktır. Nasıl bir dünya? Yani zulmün egemen olmadığı, barışın egemen olduğu bir dünya hep hayalimizdir, bunu başarmamız lazım. Özellikle de işte birçok ülkelerde hâlâ emperyalizmin o hâkim ruhunu görüyoruz bundan kurtulmamız lazım. Özellikle mesela bir Afrika’ya baktığımız zaman, oralarda kişi başına milli gelirin nerelerde olduğunu görüyoruz. Yani Türkiye’nin 20 yıl önceki durumu onlarda yok, çok daha kötüydü. Ama şimdi biz bunların hepsini aştık ve iyi bir yere geldik ve biz şu anda uluslararası donörler camiası içerisinde en az gelişmiş ülkelere en büyük desteği veren ülke değerli arkadaşlar, bilmenizi istiyorum, Türkiye’dir, bir numarayız. Bizden milli gelir itibariyle çok çok zengin olan ülkelerin hiçbirisi bizim bu yaptığımızı yapmıyor, ama biz bunu yapıyoruz ve yapmaya da devam edeceğiz. Bakın şimdi Arnavutluk’ta deprem oldu. Arnavutluk Başbakanı NATO Toplantısı’nda anlatıyor, hepsine mektup yazdım diyor. Var mı bir ses diyorum, henüz yok diyor. Ama biz Kızılay’ımızla, AFAD’ımızla Arnavutluk’tayız ve şu anda Çevre Şehircilik Bakanımı heyetiyle oraya gönderdim, 500 konut biz şimdi Arnavutluk’ta inşa etmeye başlıyoruz. Niye? Biz onlara şu anda bu yardımı yapmazsak, bu insanlar bu kış mevsimini nasıl atlatacaklar? Dolayısıyla dedik ki iki tür konut yapalım; bir çelik konstrüksiyon prefabrik konutlar yapalım, bir de diğer normal konutlar yapalım. Ama dedim, kesinlikle zemin+1 olacak, yüksek olmayacak ve bu konutlarla Arnavutluk’ta inşallah bu depremin olduğu Durres bölgesini hemen bir çözüme kavuşturalım. O da tabii, yani 6 aydan önce zor olur, daha erken de olabilir gerçi çelik konstrüksiyonlarda, ama 6 ayı hedefleyelim ve buna göre bu konutları yapalım. Diğerleri daha henüz bu işe yaklaşmadılar. Bizim mesela şu andaki hesabımız 50 ila 100 milyon dolar arasında bu sadece konutlar için atacağımız adım. Bunun yani kılı koparmak bile olmayacak ülkeler var, adım atmıyorlar. Adım atsalar Başbakanı rahatlatacaklar.

Geçen İslam İşbirliği Teşkilatı Toplantısı’nda, orada da çağrımı yaptım. Aile Sosyal Çalışma Bakanları Toplantısı oldu İslam İşbirliği Teşkilatı’nın, orada da bu çağrımı yaptım. Bugün değilse ne zaman? Türkiye’ye bu yakışır, biz de yakışanı yapacağız.

SUNUCU- Efendim, son olarak; şimdi gençlerin insan hakları denildiği zaman talepleri belli, özgürlük diyorlar en başta, ondan sonra diğer talepleri, eğitim hakkı, haberleşme hakkı gibi talepleri geliyor, bunları çok net ifade ediyorlar. Peki, bu çerçevede sizin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak insan hakları çerçevesinde gençlerden beklentiniz nedir?

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN- Konuşmamda zaten beklentimi herhalde ifade ettim. Ben gençlerimizden şunu bekliyorum, özellikle benim dört tane kelimem var, çok önemli: Oku, düşün, uygula, neticelendir. Okuyacağız, yetmez. Ama okuduğumuzu düşüneceğiz. O da yetmez, uygulayacağız, hayata geçireceğiz. O da yetmez, neticelendireceğiz. Yani bu dört aşamayı gerçekleştirdiğimiz takdirde başarıyı yakalarız. Ve sevgili gençler, Rabbimiz bize okumayı emrediyor. Okumayı emrederken tabii bir de Sevgili Peygamberimiz de bize biliyorsunuz iyi ahlakı emrediyor. Bizim gençlerimizin içinden asla terörist çıkmamalı. Diyarbakır’da annelerin nasıl ağladığını görüyorsunuz. Dün akşam mutlu oldum, çünkü bu kaçırılan gençlerden bir tanesinin annesiyle konuştum, onun mutluluğuna erdim, meğerse o da annesiyle İçişleri Bakanlığımız vasıtasıyla irtibatı kurdular ve şu anda herhalde annesine ulaşmıştır, çünkü bu sabah Diyarbakır’a, annesine dönecekti. Ve annesinin o mutluluğu hakikaten her şeyin üstündeydi. Ve düşünün, bu gençler, 13-14 yaşında dağlara kaçırıldı. İçinizde anne adayları var, baba adayları var, evladından mahrum olan annenin durumunu düşünün. Bu gençler nasıl bu hale getirildi? Biz bilgisayarıyla hareket eden bir nesil olarak, kalem kitapla hareket eden bir nesil olarak Türk neslini, Türk gençliğini görelim istiyoruz ve dünyada da başı çeken bir nesil olsun bizim gençliğimiz istiyoruz ve biz de sizin hizmetkârınız olalım diyoruz. Fiziki mekanlar işi bitirmiyor. Fiziki mekanların içerisinden yetişecek olan nesiller işi bitiriyor. Bunun için biz sizlere sırtımızı bu noktada dayayacağız ve sizlerle beraber de geleceğin ilk 10 içerisindeki Türkiye’sini kuracağız, mesele insan konuşmamda ifade ettiğim gibi.

Çok teşekkür ediyorum.