Marmara Üniversitesi Recep Tayyip Erdoğan Külliyesi Temel Atma Töreninde Yaptıkları Konuşma

29.11.2019

Sayın Bakanlarımız,

Sayın Genelkurmay Başkanım,

Kuvvet Komutanlarımız,

Sayın Rektör, Sayın Milletvekillerimiz,

Marmara Üniversitemizin Kıymetli Mensupları,

Değerli Misafirler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Temelini atmak üzere bir araya geldiğimiz Marmara Üniversitesi Recep Tayyip Erdoğan Külliyesi’nin ülkemize, şehrimize, üniversitemize hayırlı olmasını Allah’tan diliyorum.

Ülkemizin en köklü yükseköğrenim kurumlarından olan Marmara Üniversitemizin bu yeni külliyesi ile çok daha güçlü hale geleceğine inanıyorum.

Kökleri 1883’e kadar giden üniversitemizin halen beş ayrı dilde yürüttüğü eğitim-öğretim faaliyetleriyle dünya çapında bir marka olma yolunda ilerlediğini görüyoruz. Temel atma törenini gerçekleştirdiğimiz bu alanda inşa edilecek külliye, üniversitemizi hedeflerine bir adım daha yaklaştıracaktır. İnşallah bu üniversitemiz yanında ilkokul, ortaokul, lisesiyle birlikte çok daha anlamlı hale gelecektir. Bunu özellikle de tercih ettik, zira bu çevrede üniversitemiz için bir mütemmim cüz diyebileceğimiz ilkokul, orta, lise; bu yok. Ama şimdi üniversitemizle birlikte ilkokul, orta, lisenin de burada olması, buraya çok büyük bir anlam, çok büyük bir güç katacaktır.

Konumu ve mimarisiyle tarihimize, kültürümüze, medeniyetimize yakışır bu eserin üniversitemize kazandırılmasında emeği geçen ve geçecek olan herkese şimdiden teşekkür ediyorum.

Tüm üniversitelerimizin yaptıkları işin ruhuna ve gereklerine uygun mekânlarda faaliyet yürütmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Tabii burada gerçekten bu devasa alanda Savunma Bakanlığımızın, Silahlı Kuvvetlerimizin bugüne kadar bir geçmişi var, şimdi ise farklı bir mekâna taşınıp buranın tamamıyla Marmara Üniversitesi -ki ismiyle müsemma olacak- Marmara Denizi’ne hâkim bir noktada olması gerçekten buraya çok çok farklı bir güç katacaktır.

Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden beri İstanbul’da yetersiz şartlarda faaliyet yürüten üniversitelerimize verdikleri hizmetle mütenasip külliyeler kazandırmanın gayreti içinde olduk. Başbakanlığım ve Cumhurbaşkanlığım döneminde de aynı anlayışla ülkemizdeki tüm üniversitelerimize bu desteği verdik. Ülkemizdeki üniversite sayısını 76’dan 207’ye çıkartırken, sadece skor amaçlı hareket etmedik. En köklüsünden en yenisine kadar tüm üniversitelerimizin yükseköğrenimden beklediğimi işlevleri yerine getirebilecek anlayışa, donanıma, altyapıya sahip olması için de çalıştık. Elbette eğitim-öğretime yapılan yatırımların neticesini almak zaman ister. Ama şimdiden ülkemizin bu alanda kat ettiği mesafeyi görmeye başladık. Biz ülkeyi yönetenler olarak sorumluluğumuzun gereğini yerine getirdik. Şimdi sıra üniversitelerimizi yöneten rektörlerimizde, dekanlarımızda, hocalarımızdadır. Türkiye’deki üniversitelerimizi dünya çapında birer yükseköğrenim kurumu haline getirme görevi hocalarımızın yapacağı akademik çalışmalara, öğrencilerimizin göstereceği gayrete bağlıdır.

Çeşitli kurumlar tarafından hazırlanan ilk 500, ilk 100 listelerinde ülkemizden öyle bir elin parmağı kadar değil, göğsümüzü kabartacak düzeyde üniversitelerin yer almasını bekliyoruz. Bunun için öncelikle köklü bir anlayış değişikliğine ihtiyacımız bulunuyor. Bu anlayış değişikliğini sizlere bir anekdotla ifade etmek istiyorum. Merhum Süheyl Ünver Hocası Akil Muhtar Özden’e “Biz sizin yarınız kadar olabilsek yeter” diyerek hürmet etmek ister. Bunu işiten Hoca hiddetlenerek “Sen benim yarım, senin taleben senin yarın, onun talebesi onun yarısı, bu böyle olmaz, sen beni geçmelisin” diye cevap verir. Evet, üniversitelerimizdeki her bir hocamız kendi hocasını geçecek, başarılar ortaya koyacak ki hedeflerimize ulaşabilelim. Bunun için üniversite hocalarımızın ufkunun genişlemesini, azimlerinin bilenmesini sağlamalıyız. Üniversitelerimizin başarıları ülkemizin en büyük gururu, övünç kaynağı olmalıdır. Cumhurbaşkanı olarak bu konuda üzerimize düşen her görevi yerine getireceğimizin bilinmesini istiyorum. Ama bir kez daha altını çizerek ifade ediyorum ki asıl görev, asıl sorumluluk, asıl iş hocalarımıza düşüyor. Üniversitelerimizdeki tüm hocalarımıza inanıyorum, güveniyorum. Mezunu olmaktan iftihar ettiğim Marmara Üniversitemizin de bu büyük atılımın öncüsü olacağına yürekten inanıyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Dünyadaki rekabet, medeniyet mücadelesinde öne geçme rekabetidir. Çünkü medeniyet uygarlık ve şehirlilik anlamları yanında doğrudan toplumların gelişmişlik düzeylerine işaret eden bir kavramdır. Mesela Kamûs-ı Türkî’de medeniyet kavramı ilim, teknik, sanayi ve ticaretin nimetlerinden gerçek anlamda yararlanarak bolluk, rahatlık ve güvenlik içinde yaşama olarak belirtiliyor. Üzerinde yaşadığımız coğrafya kadim Yunan, Roma, İslam ve Türk medeniyetlerinin mirasıyla zenginleşerek bugünlere gelmiştir. Biz kendi inancına ve kültürüne uygun olması şartıyla iyi olan, estetik olan, faydalı olan, hayırlı olan her değeri bünyesine katmaktan asla imtina etmeyen bir milletiz. Ülkemizde pek çok mütefekkir tarafından üzerinde düşünülmüş, tartışılmış bir kavram olan medeniyet bizim mücadelemizin de merkezinde yer alıyor. Ülkemizde yıllarca –bu çok önemli- şark ve garp medeniyetleri tartışması yapılmış, bunların birbirlerinin karşıtı gibi gösterildiğine özellikle şahit oluyoruz. Medeniyet kavramını eserlerinde en çok kullananlardan biri olan Mehmet Akif, şarklılık ve garplılık meselesini bakınız nasıl anlatıyor: Memleketimizde iki sınıf halk görüyoruz. Ne varsa şarkta vardır, garba doğru açılan pencereleri kapamalıyız diyenler, ne varsa garpta vardır harimi ailemizi bile garplılara açık bulundurmalıyız, bu tür iddiaya kadar varanlar bana öyle geliyor ki ne varsa şarkta vardır diyenler yalnız garbı değil şarkı da bilmiyorlar. Nitekim ne varsa garpta vardır davasını ileri sürenler yalnız şarkı değil garbı da tanımıyorlar.

Hayata tek bir medeniyet, yani sadece batı medeniyeti penceresinden bakanlar için bu yaklaşım elbette anlamsızdır. Nitekim ülkemizde batılılaşmak, batı medeniyetine dahil olabilmek için dinimizi değiştirmemiz gerektiğine dair tartışmaların bile yapıldığı dönemler olmuştur. Milletin inancı, milletimizin kadim değerleri bazı çevreler tarafından medeniyet yolunda en büyük engel olarak görülmüştür. Hâlbuki bu coğrafya inancıyla ilgili hassasiyetlerine dokunulmaması şartıyla hem imkânı, her değeri, her birikimi kucaklama kültürüne sahiptir. Esasen dinimizde bize öğrenilmesi farz olan ilmin bir rivayete göre Çin, bir rivayete göre Sin’de bile olsa aranması ve alınması gerektiğini öğütlüyor. Tabii buradaki Çin bugünkü bir ülkeyi değil, dönemin şartlarına göre dünyanın en uzak bölgesini ifade ediyor. Yine ilmin Müslümanın yitik malı olduğu ve nerede bulursa, alınması gerektiği tavsiye ediliyor. Hayrın ilim ve hikmette olduğuna inanan insanlar olarak bu tavsiyeler bizim rehberimiz olmalıdır.

İslam dünyasının içinde bulunduğu sıkıntıların sebebi nasıl İslam değilse, ülkemizin geçmişte yaşadığı krizleri de milletimize ve kültürümüze mal edemeyiz. Başımıza gelenlerin nedeni son birkaç asırdır medeniyet ufkunu yitirmiş, özgüvenini kaybetmiş, Batı karşısında ezik, kendi kültürüne karşı nobran, kendisi üretmek yerine kopyalamayı bilim diye yutturmuş bir zihniyetin üzerimize karabasan gibi çökmüş olmasıdır. Dün kapanış oturumuna iştirak ettiğimi 6. Din Şûrası’nda bu meselenin dini boyutu üzerinde durdum, şimdi de üniversitemizin en önemli temsilcisi olduğu ilim pınarlarının niye gürül gürül akmadığının muhasebesini yapıyoruz. Aynı tartışmayı sanayiden teknolojiye kadar her alanda sürdürmek mümkündür.

Rahmetli Aliya İzzetbegoviç, -çok çok önemli bu- birçok konuşmamda bunu hep ifade etmişimdir, biz savaşı öldüğümüz zaman değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz, derken, asıl medeniyet telakkimizi anlatıyordu. Kendimiz olmayı, kendimiz üretmeyi, kendimiz düşünmeyi bırakıp başkalarına benzemeyi hayatımızın merkezine yerleştirdiğimiz gün kaybetmeye başladık. Madem yitik kaybedildiği yerde aranır, öyleyse yeniden düşünmeye, yeniden çalışmaya, yeniden üretmeye, yeniden ilim sancağını en yükseğe taşımaya hazır olmalıyız.

Üniversitelerimizden beklentimiz, medeniyet davamızı her türlü ön yargıdan arınmış olarak insanlığın tüm birikimini kullanarak güçlendirmeyi, yükseltmeleri ve yüceltmeleridir. Başka yerlerde üretilen bilginin ezbercisi, kopyacısı, tekrarcısı değil, bizatihi bilginin membaı haline gelen üniversitelere sahip olmanın hayaliyle yaşıyoruz. İnşallah bu hayali gerçeğe dönüştüreceğimiz günlerin de yakın olduğuna inanıyorum.

Marmara Üniversitesi’nin şu anda fiziki mekân olarak inşa edileceği, temelini atacağımız bu mekân gerçekten ismiyle müsemma, Marmara Denizi’ne nazır ve kendi mimari üslubumuzla inşa edilecek olan bu eser hakikaten sadece ülkemizin değil, dünyanın da müstesna eserlerinden bir tanesi olacak.

Değerli Kardeşlerim,

Türkiye, son 17 yılda yaşadığı büyük dönüşümün ardından sadece bilim alanında değil, her konuda çok farklı bir kulvara girmiştir. Milletimiz bu değişimi kendi hayatında da bizzat görüyor. Ülkemizi eskiden beri takip eden yabancılar da bu değişimin Türkiye’yi nereden nereye taşıdığını her fırsatta ifade ediyor. Her ne kadar içeriden birileri sürekli kriz tellallığı yapsa, dışarıdan birileri de ülkemizin tökezlemesini beklese de, hamdolsun hedeflerimize doğru adım adım ilerliyoruz.

Bu süreçte artık tehdit kriterlerimiz de değişti. Geçmişte ülkemiz için çok büyük kriz, sıkıntı, sorun kaynağı olan nice mesele, artık rutin gündemin bir parçası olmanın ötesine geçemiyor. Yaşadığımız her tecrübe, ülkemizin önündeki bir engeli daha aşacak formüller geliştirip, hayata geçirmemize vesile oluyor. Engellere takılıp kalmak yerine, onları bertaraf edecek bir anlayışı ve iradeyi her alanda yerleştirdik. Kazandığımız her başarı bir sonraki hedefe ulaşma kararlılığımızı daha da perçinliyor. Artık kendisine güvenen, gücüne inanan, hedeflerine kilitlenen, tuzakları bozan bir Türkiye var. Allah’ın yardımı ve milletimizin desteğiyle geldiğimiz bu seviye bizden sonraki nesiller için yeni başlangıç noktası olacaktır. Biz Türkiye’yi 230 milyar dolar milli gelirden, 36 milyar dolar ihracattan, eğitimiyle, sağlığıyla, ulaştırmasıyla, enerjisiyle, ticaretiyle adeta tel-tel dökülen bir yerden almıştık. İşte böyle bir ülkeden bugün belgesinde ihracatta 780 milyar doları aşan bir ülke konumuna geldi ve dünyada adeta parmakla gösterilen kendi vatandaşları yanında tüm dostlarının umudu haline dönüşmüş bir Türkiye’ye ulaştık.

Arnavutluk’ta deprem oldu, şimdi gelirken Çevre ve Şehircilik Bakanımla onu konuşuyorduk, buraya bir 500 konut yapabilir miyiz? Ve yapalım, dedik. Şimdi Arnavutluk’a inşallah Çevre ve Şehircilik Bakanlığımız TOKİ olarak, orada en uygun yerde ekiplerimiz çalışmalarını yapacak ve 500 konutu Türk kardeşleri olarak orada inşa etmiş olacağız. Bu nedir bu? İşte bu az önce bahsettiğim medeniyetimizin bize yüklediği mesuliyettir. Türk kardeşleri Arnavut kardeşlerine ne yapacak? 500 konutu orada inşa edecek. Bir ayrım var mı? Yok. Arnavut’muş, şuymuş, buymuş, böyle bir şey var mı? Yok. Nedir? Ama bizim bir kardeşlik hukukumuz var ve bu kardeşlik hukukumuzun gereği. Birilerini beklemeyeceğiz, birileri oraya girmeden şu anda nasıl kargo uçaklarımız, tırlarımız, orada çadırları kurduysalar, aynı şekilde şimdi de konutlarımızla biz bir an önce orada inşaatlarımızı yapacak ve kısa zamanda orada bu kış mevsimi içerisinde zorda kalanlara, darda kalanlara özellikle yardım elimizi uzatacağız.

Ne diyor şair:

“Sana senden gelir bir işde dâd lâzımsa

Zaferden ümidin kes gayrdan imdâd lâzımsa.

Yüksel ki yerin bu yer değildir,

Dünya gelmek hüner değildir.

Bize gayret yaraşır, merhamet Allah’ın.

Hükmü ati ne fakirin, ne de şeyhin şahındır.”

Evet, biz Türkiye’yi gayrıdan ümit beklemek yerine, kendi gücü ve inancıyla yoluna devam eden bir ülke haline getirdik. Şayet bu büyük değişimi gerçekleştirememiş olsaydık, ne demokrasimizi güçlendirebilirdik, ne ekonomik saldırılar karşısında bu denli direnç gösterebilirdik, ne de sınırlarımıza dayanan teröristlerin başını ezebilirdik.

Değerli Dostlar,

Tabii başarı çıtasını yükseltmenin, aynı zamanda mücadele cephesini genişlettiğinin de farkındayız. Türkiye’yle ilgili hazım sorunu yaşayanların giderek arttığını görüyoruz. Bugün gazetelerde yine okudum, son örneği NATO tartışmalarıdır. 3-4-5 Aralık İngiltere’de Londra’da NATO Liderler Zirvesi’ni yapacağız, daha oraya gitmeden işte birileri bir şeyler konuşmaya başladı. Hiç risk almayan, hep kazanmaya alışmış kimi ülkeler Türkiye’nin kendi hakkını, hukukunu, sınırlarını, egemenliğini koruma çabalarına tahammül edemiyor. Hele hele bunların içinde Fransa Cumhurbaşkanı son açıklamaları bu hastalıklı, bu sığ anlayışın örneklerinden biridir. Ne diyor? NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir.

Sayın Macron, bak Türkiye’den sesleniyorum,

NATO’da da söyleyeceğim, önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir, çünkü bu ifadeler ancak senin türündeki beyin ölümü gerçekleşmiş olanlara yakışır. Sen bir defa NATO’ya karşı yerine getirmen gereken vecibelerini yerine getirmiyorsun, hava atmaya gelince hava atıyorsunuz. NATO’ya ödemen gereken paraları bile doğru dürüst ödemezsin, ama hava atmaya gelince hava atarsın. Türkiye’yi NATO’dan çıkarmak-çıkarmamak; ya bu senin haddine mi? Böyle bir şeyin kararını senin verme yetkin var mı? Türkiye’nin Suriye’de herhangi bir oldubittiye gitmediğini en iyi kendisi biliyor.

İşte buyur, şimdi biz Libya’nın resmi yönetimiyle imzalarımızı attık ve şu anda artık Türkiye-Libya Akdeniz’de ortak iş birliğine girebilecek noktaya bu anlaşmayla geldi. Ne diyeceksin? Kimse sana bakmıyor. Henüz daha acemiliğin var, bunları gider, bunu gidermeden bu işler olmayacak. Biz Suriye’den ülkemize yönelen tehditleri ve bunlara karşı vereceğimiz cevapları herkes gibi Fransa Cumhurbaşkanı’na da defalarca anlattım, ama anlamıyor, inanın çok tecrübesiz. Ve terörle mücadele nedir bilmiyor, işte onun için Sarı Yelekliler bütün Fransa’yı işgal etti, istila etti. Niye çözemiyorsun? Hadi çözseydin, çözemezsin. Onların hakkını, hukukunu kendi vatandaşın değil mi, koruyamıyorsun, koruyamazsın.

Ülkemizin bu konudaki haklı hassasiyetlerini hiçe sayıp en küçük bir ilgilerinin olmadığı Suriye’de tırnak tutturmaya çalışan Fransa’nın ta kendisidir. Senin Suriye’yle ne işin var ya? 911 kilometre bizim Suriye’de sınırımız var, bizim Adana Mutabakatı denilen bir anlaşmamız var, bizim Suriye’ye girme hakkımız terörle mücadelede var. Peki, senin hangi anlaşmayla oraya girme hakkın var? Ne işin var senin Suriye’de, ne yapıyorsun sen orada? Koalisyon güçleri diyorsan, biz aynı zamanda koalisyon güçlerinin de içindeyiz. Ama senin orada bulunmaya hak ve salahiyetin yok, seni rejim de oraya zaten davet etmiş değil. Siz durumdan vazife çıkardınız, geldiniz girdiniz oraya, yaptığınız iş bu. İstediğiniz kadar hoplayın, zıplayın, istediğiniz kadar eveleyip geveleyin, eninde sonunda Türkiye’nin egemenlik haklarına, güvenlik ihtiyaçlarına, terörle mücadelesine saygı duyacaksınız, bunun başka çıkışı yok.

NATO için Fransa ne anlam ifade ediyor bilemeyiz, ama Türkiye hem askeri katkısı, hem siyasi desteğiyle bu kurumun en önemli üyesidir. Ülkemiz bu stratejik önemiyle en çok Avrupa’nın korunmasına katkı veriyor. Şayet Türkiye olmasa dünyanın dört bir tarafındaki teröristlerin Avrupa’ya yığılacağından, bölgemizde mücadele ettiğimiz tehditlerin doğrudan Avrupa’ya yöneleceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Türkiye’nin güvenliği, Avrupa’nın güvenliği demektir. Ülkemiz güvende değilse, Avrupa’nın güvenliğinin de pamuk ipliğine bağlı olduğu asla unutulmamalıdır. Bunun için Fransa başta olmak üzere ülkemizin güvenlik kaygılarına duyarsız kalan, hatta tam tersi işler yapmaya çalışanlara bu gerçekleri bir kez daha hatırlatıyoruz. Neyse ki NATO’da ve Avrupa’da aklıselim sahibi mantıklı, tutarlı, tecrübeli siyasetçiler var da, Fransa’nın sergiledi türden hezeyanlar anlamsız kalıyor.

Buradan bir kez daha tekrarlamak istiyorum; Türkiye, Suriye’den topraklarımıza yönelik tehditler tamamen bitene, bölgedeki son terörist de imha edilene kadar harekâtlarını sürdürecektir. Herhalde televizyonlarda oradaki Kandil’deki teröristbaşlarının teröristlerle ne tür pozlar verdiğini okumuşsunuzdur, görmüşsünüzdür değil mi? Ne halde olduklarını görmüşsünüzdür. İşte son kadın terörist ki, en önemlilerinden bir tanesiydi, o da malum vuruldu ve onunla beraber tabii yanında da 6 terörist daha vuruldu. Bütün bunlarla şu anda gerek ordumuzun, gerek tüm bu noktadaki silahlı güçlerimizin bu bölgedeki operasyonlar gerçekten SİHA’larımızla, F16’larımızla çok çok farklı bir burada gündem ortaya koydular. Ülkemize verilen, ancak şu ana kadar tutulmayan sözler için ilanihaye bekleyecek değiliz. Hâlâ topraklarımıza ve himayemiz altındaki bölgelere yönelik alçakça saldırılar oluyor. Daha önceki gün sınır karakolumuzdaki askerlerimiz biliyorsunuz şehit edildi. Aynı şekilde Tel Abyad’da bombalı araçta 17 masum sivil maalesef şehit edildi. Benzer terör eylemleri Rasulayn ve diğer bölgelerde yaşandı. Bu duruma seyirci kalacak değiliz. Güvenli bölgeden ve ötesinden ülkemize yönelen tehditler makul bir sürede bertaraf edilemezse bu işi bizzat kendimiz yapmakta tereddüt göstermeyiz. Türkiye’nin istiklali ve istikbali söz konusu olduğunda söylediği her şeyi yapacak gücü, kararlılığı, imkânı olduğu herhalde artık iyice görülmüş, kabul edilmiştir.

Değerli Kardeşlerim,

Bu duygularla bir kez daha temelini attığımız külliyemizin ülkemize ve milletimize, üniversitemize hayırlı olmasını diliyorum. Bu güzide eserin bir an önce tamamlanarak, hizmete girmesini temenni ediyorum. Ve eserin özellikle mimari noktada emeği geçen Mimarımız Hilmi Şenalp Bey’e, başka emeği geçen de var mı bilmiyorum, herhalde yardımcıların da vardır. Tüm mimari heyete şahsım, milletim adına çok çok teşekkür ediyorum.

Tabii şimdi bundan sonraki süreçte müteahhit firmamız da burada yoğun bir çalışma ortaya koyarak inşallah süratle eserimizi bize kazandıracaklar.

Evet, Çevre Şehircilik Bakanımıza bir sorayım, ne zaman ilk etabı bitireceğiz?

2023’ün sonuna kadar dediğinde olmaz, bunu yazılı kayda almanız lazım, ben yazılısını göreceğim, tamam? Yazılısını istiyoruz hem müteahhitle, hem mimarlarımızla, altta imzaları da olsun, bunları görelim. 

Üniversitemizin yönetimine, hocalarına ve öğrencilerine başarılar diliyorum. Sizlere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.

Kalın sağlıcakla.