6. Din Şurası Kapanış Programında Yaptıkları Konuşma

28.11.2019

Sayın Başkanlar,

Diyanet Camiamızın Saygıdeğer Mensupları,

Din Şurası’nın Değerli Üyeleri ve Katılımcıları,

Değerli Misafirler,

Çok Muhterem Hocalarım,

Kıymetli Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri selamların en güzeliyle, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi hepinizin, hepimizin üzerine olsun.

6. Din Şûrası’nın ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum. Şûrayı tertip eden Diyanet İşleri Başkanlığımıza, Sayın Başkan ve ekibine, Din İşleri Yüksek Kurulumuza, şûraya katkı sunan tüm akademisyenlere, kanaat önderlerine, yazar, münevver ve mütefekkirlere şükranlarımı sunuyorum.

Sözlerimin hemen başında 15 Temmuz gecesi okudukları salalar ve ezanlarla milletimizi direnişe çağıran tüm din görevlilerimize tekrar şahsım, milletim adına şükranlarımı iletiyorum. Her biriniz o geceki duruşunuzla insanımızın gönlünde taht kurdunuz. Milletimiz sizin mücadelenizi de, sizlere saldıran bazı gafillerin ihanetini de asla unutmayacaktır. Bu vesileyle asırlardır mihrapları imamsız, minberleri hatipsiz, minareleri ezansız, bizleri vatansız bırakmamak için canlarını feda eden aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Rabbim bu ülkeyi ve bu necip milleti her türlü sapkınlıktan, beladan, musibetten, terör eylemi ve ihanetten muhafaza eylesin diyorum.

Din Şûrası’nın kapanış programı münasebetiyle siz değerli ilim, hikmet ve gönül insanlarıyla beraber olmaktan duyduğum memnuniyeti özellikle ifade etmek istiyorum. Ülkemizin dört bir köşesinden gelen her biri kendi alanında temayüz etmiş siz hocalarımla ru be ru görüşmek için şahsım bu fırsatı buldu, bundan dolayı da Rabbime hamd ediyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığımız İslam Dünyası ve insanlık açısından kritik bir dönemde gerçekten anlamlı bir toplantıya ev sahipliği yaptı. 25 Kasım’da başlayan 6. Din Şûrası sırasında oldukça verimli ve kapsamlı fikir alışverişleri gerçekleştirildi. İnanç karşıtı akımlardan din istismarına, dini rehberlik hizmetlerinden aile kurumuna, gençliğe yönelik din eğitiminden manevi danışmanlığa, sosyal medyaya, yurt dışı diyanet hizmetlerine ve İslam düşmanlığına kadar hepsi birbirinden önemli konularda samimi tartışmalar yaşadı. Konunun uzmanlarının teklif ve görüşleriyle Diyanet İşleri Başkanlığımızın hizmet stratejisi belirlenmeye çalışıldı. Eksikler giderildi, varsa yanlışlar düzeltildi, yapılan hayırlı işler tekrar gözden geçirildi. Diyanet hizmetlerinin etkinliğinin ve verimliliğinin daha da artırılması için bazı kararlar alındı. Şûra kararlarının ülkemiz, milletimiz, yurt dışındaki vatandaşlarımız, gönül coğrafyamız ve tüm alemi İslam için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Zaten maddeler 37 olunca dedim, herhalde 100’ü bulacak, ama 37’de kaldı, Rabbim bereketini artırsın.

Birikimleriyle, değerli görüşleriyle şûraya katkı sunan tüm hocalarımıza, ilim adamlarımıza, mütefekkirlerimize hassaten teşekkür ediyorum. Şûra kararlarının kapsamlı istişareler sonucunda ortaya çıkmış olmasını da ayrıca önemsiyorum. Zira istişare bir Peygamber geleneğidir. Bir konu hakkında işin ehline başvurarak danışmak ve fikir almak, Allah Resulünün Aleyhissalatu Vesselam benimsediği ve ümmetine öğrettiği bir usuldür. Resulü Ekrem Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam, “İstişare eden pişman olmaz” buyurarak bizlere hem tavsiyede bulunmuş, hem de müjde vermiştir. Asrı Saadetten bugüne kadar Müslümanlar da şûra geleneğini ayakta tuttukları müddetçe başarıdan başarıya koşmuşlardır. İstişare kültürün terk edildiği dönemlerde ise ümmet olarak hep birlikte geriledik, geriye düştük, mevzi kaybettik. Son iki asırda yüzleştiğimiz pek çok sıkıntının gerisinde şûraya hak ettiği değerin verilmemesi vardır. Kendi meselelerini özgürce konuşmayan, tartışmayan Müslümanlar maalesef başkalarının yönlendirmesine, kimi zaman da manipülasyonuna açık hale gelmiştir. İstişare kültüründen uzaklaştıkça vahdetin yerini giderek tefrika almıştır. Ne yazık ki İslam ümmeti zamanla biraraya gelme, ortak iş yapma, sorunlarına müşterek çözüm üretme zeminlerini de kaybetmişlerdir.

Bugün bile Kudüs, Filistin, İslam düşmanlığı, terörle mücadele, adalet, insan hakları dahil pek çok meselemizde bu eksikliği görüyoruz.

Müslümanlar sıkıntılarına devayı din kardeşlerinde değil yabancılarda, Batılılarda, Batı başkentlerinde arıyor. Mezhep, meşrep ve çıkar eksenli yaklaşımlar, İslam ümmetini ortak bir paydada buluşmaktan alıkoyuyor. Kişisel kavgalarını ümmetin maslahatının üstünde gören bir anlayışın Müslümanlara verebileceği hiçbir şey yoktur.

Türkiye olarak ülkemize dair konularda, gerekse İslam İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası platformlarda şûra geleneğini tekrar ihya ederek bu zihniyeti değiştirmeye çalıştık.

Müslümanların kutsallarına yönelik saldırılar karşısında harekete geçerek İslam dünyasının ortak tavır almasını sağladık. Kurumlarımızın inanlar arasında bir vahdet ve meşveret mekanizmasına dönüşmesi için çaba harcadık.

İslam dünyasının üzerine serpilmiş ölü toprağını temizlemek için her alanda çalışmalar yürüttük. Yıllardır örselenmiş Müslüman özgüvenini yeniden diriltmek için içeride ve dışarıda çok büyük mücadeleler verdik. Sadece konuşmakla, sadece karar almak da yetinmedik. İstişareler neticesinde aldığımız kararların hayata geçirilmesi için de gayret sarf ettik. Tecrübelerimiz bize aşılması gereken en büyük sorunumuzun karar almak değil alınan kararların uygulanması olduğunu gösteriyor. Fiiliyata dökülmeyen her karar, aslında yok hükmündedir.

Biz Türkiye ve devletimizin kurumları olarak böyle bir yanlışa düşmemeye özen gösteriyoruz. Aldığımız kararların her platformda icraata dönüşmesi için aşama-aşama takibini yapıyoruz.

6. Din Şûrası’nda sizlerin katkılarıyla alınan kararların önümüzdeki dönemde hayata geçirileceğine inanıyorum. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı’mızdan tüm devlet kurumlarımıza örnek olacak bir süreç yönetimi bekliyorum. Özellikle bununla ilgili oluşturulacak bir heyet bu 37 maddenin gerçekten kronolojik olarak takibini yapmalı ve uygulama ne durumda? Gerçekten uygulamaya dikkat ediliyor mu, hassasiyetle bu takip ediliyor mu; bunun adım adım takibini yapmalıyım. Kıymetli kardeşlerim; her beş senede bir düzenlenen dil şûrası çağımızın meselelerine İslami ve insani bakış açısıyla çözümler sunmayı hedefleyen bir platformdur.

6. Din Şûrası’nın sosyokültürel değişim ve Diyanet Hizmetleri gündemiyle toplanması son derece isabetlidir.

Zira bizim inancımızdan din sadece belli mekanlara, haftanın belli günlerine hasredilmiş bir olgu değildir. Dinimiz İslam hayatımızın tüm alanlarını kuşatan, kucaklayan, ihata eden ve kurallar, yasaklar manzumesidir.

Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz.

Bir Müslüman olarak günün 24 saati, yılın 365 günü ömrümüzün sonuna kadar Müslümanca yaşamakla emrolunduk. Kur’an inananlar için dünya ve ahiret saadetinin anahtarı, Peygamberimiz Aleyhisselatu Vesselam ise bekarlığı, gençliği, evliliği, aile reisliği, dostluğu, savaşçılığı, idareciliği ile bizim rehberimizdir.

Allah Hatemül Enbiya olan Resulü Ekrem Efendimizle birlikte dinini tamamlamış ve kemale erdirmiştir. Rabbimiz ayrıca Kur’an’ı biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz buyurarak kutsal kitabımızı muhafazası altına almıştır. Dinimiz İslam ve mukaddes kitabımız Kur’an Rabbimizin bu ilahi müjdesi gereğince kıyamete kadar caridir, bakidir, mahfuzdur. Zaman ve şartlar değişse de İslam’ın nasları değişmeyecektir. Nerede ve hangi zamanda yaşarsak yaşayalım kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac, zekat bizler için farzdır ve öyle kalacaktır. Faiz, yalan, zulüm, kibir, iftira, tecessüs, zan, hırsızlık, masumu öldürmek ise yasak olmaya devam edecektir. Hangi sebeple olursa olsun Kur’an’ın emirlerini yok saymak, hafife almak veya hükümsüz kılmak bir Müslüman’a yakışmaz. Dolayısıyla, dinde ekleme, çıkarma, yani bidat olmaz. Bana uymuyor, zamana uymuyor, hoşuma gitmiyor, aklım almıyor bahanesiyle kimse nasları inkar edemez. Çünkü bir Müslüman dinini hayatın şartlarına göre değil, hayatını inancının esaslarına göre uyarlamakla mükelleftir. Şayet insan inandığı gibi yaşamazsa, bir süre sonra yaşadığı gibi inanmaya başlar. Din kişinin hayatına nüfuz etmezse, kişi zamanla yapıp ettiklerini dinleştirme yanlışına düşer. Bunun için İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz.

Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz. Elbette bu süreçte aşırılığa, ifrata ve tefrite de kaçmayacağız. Özellikle dini hayattan tecrit eden, sadece belli kalıplara, belli şekillere, belli davranışlara hapseden dogmatik bir anlayışa itibar etmeyeceğiz. Dinimizin özüne sıkı sıkıya sahip çıkarak yüzümüzü daima geleceğe dönecek, hep ileriye doğru gideceğiz.

Kardeşlerim,

İslam’ı çağlar üstü kılan hasletlerden biri içtihada imkân vermesidir. İçtihat kapısının açık olması dinin insanın önüne çıkacak her yeni soru, sorun ve meseleye cevap üretebilmesi demektir. İçtihat kapısının kapandığını iddia etmek, dinle hayat arasındaki muhkem bağı da yaralayacaktır. Bilhassa dinle insanın irtibatını koparmaya yönelik girişimlerin arttığı bir dönemde bu konuda yeni bir tavır alınması gerekiyor. Akif’in ifadesiyle asrın idrakine söyletmeliyiz İslam anlayışı işte bunu ifade etmektedir. İnsanlık olarak gönül ve zihin dünyamızı etkileyen, hayatımızın her alanını kuşatan büyük bir değişim sürecinden geçiyoruz. Ferdi tutum ve davranışlardan aile ilişkilerine, sosyal hayattan eğitime, üretimden tüketime, siyasetten ticarete hemen her alanda bu değişimin yansımalarını, kimi zaman da sancılarını görüyoruz. Modern insan sahip olduğu onca teknolojiye, iletişim aracına, imkana, güce rağmen hiç olmadığı kadar yalnızdır. Aşkın ve mukaddes olan sosyal hayattan çekilirken insani insan yapan kadim değerlerde itibarsız hale geliyor. İnsan sadece kendi fıtratına değil, ailesinden çevresine, içinde yaşadığı toplumdan, dünyadaki diğer varlıklara kadar pek çok şeye yabancılaşıyor. Bencillik, modern bireyin hem kabusu hem de belirleyici karakteri haline dönüşüyor. Maalesef bireysellikle beraber aile, dostluk, akrabalık ve kardeşlik bağları daha da zayıflıyor. Aynı apartmanın çatısı altında olanların birbirine herhalde ne kadar yabancı olduğunu gördüğümüz bir dünyada yaşıyoruz, böyle değildik geçmişte. Bırakın apartmanı, mahalleler birbiriyle komşuydu, ama şimdi böyle bir şey yok.

Modern çağın hastalığı denilen stres yaygınlaşırken, yeni sıkıntılar, yeni sosyal problemler türerken sosyal çözülme de giderek hızlanıyor. Özellikle gençler arasında ekran bağımlılığı gibi daha önce hiç duyulmamış yeni bağımlılık türleri ortaya çıkıyor. Artık apartman daireleri arasındaki ilişki değil, maalesef evet dijital sistemdeki akrabalık bağları gelişmeye başlamış durumda. Hakla batılı karıştıran amorf inanç sistemlerinin genç kuşaklar arasında rağbet görmesinden endişe ediliyor. İstikbalimizin teminatı olarak baktığımız evlatlarımız çoğu Batı menşeili, Batılı zihin ürünü sapkın akımlar karşısında ne yazık ki savunmasız kalıyor. Paylaşmanın yerini bencilliğin, dayanışmanın yerini yıkıcı rekabetin, diğerkâmlığın yerini umursamazlığın, mahremin yerini teşhirciliğin, tevazuun yerine kibrin, merhametin yerini vicdansızlığın, evliliğin yerini gayrimeşru ilişkilerin aldığı zorlu, sıkıntılı, garip bir dönemin içindeyiz. Bu manzarayı hiçbirimizin bilhassa da sizler gibi sorumluluk sahiplerinin uzaktan seyretme lüksü yoktur. Hepimizin bildiği gibi kainat boşluk kabul etmez. Hak ve hakikatin geri çekildiği alanı batıl hemen işgal eder. Sahih din anlayışı öğretilmezse sapkınlık zemin kazanır. Tarih boyunca istismara konu edilmiş en kıymetli değerlerden biri de hiç şüphesiz din ve dindarlık olmuştur. 15 Temmuz gecesi 251 insanımızı şehit eden FETÖ ile İslam dünyasını kana bulayan DEAŞ, Eş-Şebab ve Boko Haram gibi terör örgütleri bunun en son örnekleridir. Bu örgütler cihat, hilafet, darülislam, şehadet gibi kavramları çarpıtarak genç dimağları ifsat etmişler, şer odaklarının ekmeğine yağ sürmüşlerdir. Bu bakımdan dinimizin o cihanşümul sabiteleriyle hayatın gerçekleri arasında güçlü ve muhkem bir bağ kurulması önem arz ediyor. Yaşanan hayatı, değişimi ve sosyal gerçeklikleri nazarı dikkate almayan bir din tasavvurunun etkisi de sınırlı olacaktır.

Bugün sosyal hayatta yüzleştiğimiz pek çok problemin arkasında İslam’ın doğru bilinmemesi ve doğru anlaşılmaması vardır. Görevi ilim ve irşat olan Diyanet İşleri Başkanlığımız zamanın ruhunu doğru okumak, anlamak ve doğru yönetmekle mükelleftir. Türkiye’de güçlü bir Diyanet camiamız var. Bugün 150 bini aşkın kadrosuyla Diyanet camiamız, her şeyden önce bu gücüyle mütenasip bir tebliğ görevini yerine getirmesi gerekir. Ülkemizin dört bir yanında mevcut olan Diyanet camiamızın bu görevi yerine getirmek suretiyle inşallah ülkemizdeki bu sapkın gidişleri de bizim merkeze alarak sıratı müstakim üzere inşallah gelişmeleri sağlamaya vesile olması lazım. Her kesimden insanımızın, bilhassa gençlerimizin karşılaştığı sıkıntılara, buhranlara, zihnini kurcalayan sorulara Kur’an, sünnet ve siret ışığında cevaplar üretmek zorundadır. Bunun yolu ise içtihat müessesini yeniden ihya etmektir.

Saygıdeğer hocalarım; FETÖ ve DEAŞ tecrübesi her türlü din istismarına karşı samimi bir mücadele içinde olmamızı gerekli kılıyor. 15 Temmuz ihaneti sonrasında insanlarımız arasında oluşan teyakkuz halini iyi yönetmemiz gerekiyor. İçinde bulunduğumuz vasatı yeniden bir silkinme, toparlanma, sahih İslam anlayışıyla bağlarımızı güçlendirme vesilesine dönüştürmeliyiz. Dinini sağlam kaynaklardan öğrenen bir mümin, aklını ve idrakini bir başkasına kiralamayacak, din istismarcısına fırsat vermeyecektir.

Üzülerek belirtmek isterim ki; şu an İslam dünyasını tehdit eden en önemli sıkıntılardan bir diğeri de taifecilik fitnesidir. Kişinin mezhebini dinleştirmesi, diye tarif edeceğimiz bu fitne, Suriye ve Irak’taki olayların da etkisiyle en yaygın dönemlerinden birini yaşıyor. Avrupa’nın dört asır önce yaşadığı 30 yıl savaşlarına benzer bir kavga, çok daha yıkıcı bir şekilde bugün yakın coğrafyamızda vuku buluyor. Irk, dil, mezhep, meşrep farklılıkları öne çıkartılarak, Müslümanlar arasındaki fay hatları daha da keskinleştiriliyor. Böylece aynı dine, aynı Peygambere, aynı Mukaddes Kitaba inanan, her gün beş vakit aynı kıbleye yönelen kalpler arasına nifak tohumları ekiliyor. Şiilik veya Sünnilik amel ve itikada dair farklı yorumlar olmanın ötesinde belli çevreler tarafından adeta ayrı bir din gibi yansıtılmaya çalışılıyor. Batıda pişirilen, son dönemde ülkemize ihraç edilmeye çalışılan Ali’siz Alevilik gibi kimi yıkıcı projelerin toplumumuz içinde pohpohlanmasının gerisinde yine bu senaryolar var.

Açık ve net söylüyorum; Alman Devleti Ali’siz Aleviliğe çok ciddi bedeller ödemek suretiyle İslam dünyasında, özellikle de ülkemizde bir bölünmenin tohumlarını ekmek istiyor. Oysa bizim milletimiz Hulefa-i Râşidîn arasında asla bir ayrım yapmaz. Benim kayınbiraderlerimin bir tanesinin adı Hüseyin’dir, bir tanesinin adı Hasan’dır, bir tanesinin adı da Ali’dir. Bunu şimdi acaba bu Şiilere sorsak, kaç tanesi kayınbiraderlerinin adını böyle koymuş? Böyle bir ayrım bizde yok. Çünkü biz Hazreti Hüseyin’i de, Hazreti Hasan’ı da, Hazreti Ali Hazreti Ali Radıyallâhu Anh Efendimizi de niye severiz? Çünkü bunlar Sevgili Peygamberimizin en yakınlarıydı ve bundan dolayı da İslam için verdikleri mücadeleyi iyi biliriz, bunun için de onları severiz.

Bu millet, Hazreti Ebu Bekir’i, Hazreti Ömer’i, Hazreti Osman’ı ne kadar severse, Ali-ul Murtaza Efendimizi de aynı şekilde sever, hürmet eder. Hazreti Ali Efendimizi başka şekilde göstermek, ancak onun kutlu hayatından ve imanından nasibini almamış mahfillerin işidir. İşte son günlerde bazı evlerin kapılarına bazı işaretler konuluyor; niye? Ülkemizi bölmek, parçalamak için.

Açık ve net söylüyorum; Türkiye’de bizim devlet olarak, yönetim olarak böyle bir problemimiz, böyle bir sorunumuz yoktur. Bu kapılara bu işaretleri koyanların üzerinde tüm güvenlik teşkilatlarımız özellikle çalışmaktadır ve bunlar yakalandığı zaman da hesabı sorulacaktır.

Milli bünyemize mugayir bu tarz projelerle insanlarımızın arasına nifak tohumları ekilmesine rıza göstermeyiz. İşte bunları geçmişte Çorum’da yaşadık, Maraş’ta yaşadık, onlarca evladımızı bu provokasyonlara kurban vermiş bir millet olarak bu tarz girişimlere karşı hepimiz uyanık olmalıyız. Diyanet İşleri Başkanlığımızın son dönemde Alevi vatandaşlarımızla ilgili attığı kucaklayıcı atılımları yakından takip ediyorum. 82 milyonun Cumhurbaşkanı olarak birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi perçinleyecek bu çalışmaları gönülden destekliyorum. Önümüzdeki dönemde muhabbetimizi güçlendirecek bu tarz faaliyetlere daha fazla ağırlık vermemiz gerektiğine inanıyorum. Bizim artık kapımıza gelene dini anlatalım anlayışından, buradan şimdi dönüyoruz, yüce dinimizi anlatmak için her kapıyı çalma dönemi başlıyor.

Bu süreçte şu gerçeği hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamız gerekiyor: Siz yaralı gönüllere dokunmaz, onları tamir etmezseniz, başkaları zehirli oklarıyla o kalpleri parçalayacaktır. Görevini samimiyetle yapan hocaların dolduramadığı boşluğu muhakkak Pensilvanya’daki şarlatan gibi din tüccarları kapatacaktır. Şayet insanlar, bilhassa da gençler dini alandaki susuzluklarını sahih kaynaklardan gideremezse FETÖ ve DAEŞ gibi sapkınların pençesine düşecektir.

Kardeşlerim,

Allah’a hamdolsun, 10-15 yıl öncesine kıyasla tüm bunları hayata geçirebileceğimiz önemli imkânlarımız bulunuyor.

Ve şunu açık, net söylüyorum: Bakınız Pensilvanya’daki olayı sıradan değerlendirmeyin. Pensilvanya’daki olay bir projedir ve bu proje Türkiye üzerinde oynanan bir oyunun alametifarikasıdır. Defaatle söylememize rağmen, kolilerce dosyaları, mahkeme kararlarını kendilerine vermemize rağmen, Amerika yönetimi hâlâ bu adamı vermiyorsa bunun arkasında nelerin olduğunu herhalde benim milletimin, aklıselim insanların düşünmesi lazım, her şey çok açık, net ortada. Sadece Charter Scholl’lardan FETÖ okullarına Amerika’da 750 milyon dolar yılda para ödeniyor Amerikan Hazinesi’nden;  bu bize bir şeyler anlatmıyor mu? Bize bir şeyler anlatması lazım. Bunları süratle, defaatle her zaman söylememize rağmen hala kendimize gelmiyoruz.

Türkiye artık 1940’ların, 1970’lerin, 12 Eylül’lerin, üzerimize karabasan gibi çöken 28 Şubat’ların Türkiye’si değildir. Tek parti yıllarında olduğu gibi, tek parti yıllarında olduğu gibi İslam’ı gerilik emaresi olarak gören faşist zihniyet ülkemizde tarihe karışmıştır. Ezan sesine hasret kaldığımız karanlık dönemler inşallah bir daha geri gelmemek üzere kapanmıştır. Gerici, yobaz, takunyalı diyerek insanımızın inancıyla kavga edenler, son 17 senedir hep olduğu gibi kaybetmeye mahkûmdur. Hiçbir güç insanımızı ruh kökünden, inancından, kadim değerlerinden koparamayacaktır. Bu millet ne pahasına olursa olsun bir daha asla 27 Mayıs’ların, 28 Şubat’ların, 15 Temmuz’ların yaşanmasına izin vermeyecektir.

Değerli Kardeşlerim,

Bugün bırakın din eğitimini yasaklayan, bilakis bunu teşvik eden, yaygınlaştıran, önünü açan bir anlayış iş başındadır. İnsanımızın dinini, tarihini, kültürünü öğrenmesi için gereken her türlü çabayı gösteriyoruz. Kur’an-ı Kerim ve Siyer-i Nebi dersleri, 4-6 yaşındaki çocuklara yönelik Kur’an kursları sizlere çok önemli imkânlar sunuyor. Hamdolsun, artık vatandaşımız istediği gün ve saatte Kur’an-ı Kerim eğitim-öğretimi alabiliyor. Bir dönem öğrenci sayısı 60 binlere kadar düşen imam hatip okullarına rağbet günden güne artıyor, şu anda biliyorsunuz 1 milyon 300 bin imam hatip öğrencisi var Din ve irşat görevini ifa noktasında Diyanet camiamızın önünde hiçbir engel, hiçbir kısıtlama bulunmuyor. Hiç şüphesiz bu müspet ortam sizlerin mesuliyetini daha da ağırlaştırıyor.

Bizim sizden beklentimiz, omuzlarınızdaki yükün hakkını vermenizdir. Bunun için her din görevlimizin sıradan bir memur gibi değil, Resulü Ekrem Efendimizin o veciz ifadesiyle, peygamberlerin varisleri gibi hareket etmemiz gerekiyor. Sizden nebevi metotla Kur’an-ı satırdan sadra indirmenizi, yani gönüllere ve zihinlere nakşetmenizi bekliyoruz. Siz hocalarımızdan sadece ülkemiz sınırları içinde değil, yurt dışında da bu hassasiyetle gayret göstermenizi istirham ediyorum.

Bakınız, bugün Türkiye’nin dünyanın 100’e yakın ülkesinde 6,5 milyon civarında vatandaşı bulunuyor. Yurt dışındaki camilerimiz çölün ortasındaki vaha misali milletimize kucak açıyor. İslam düşmanlığının ve Neo-Nazi terörünün adeta veba gibi yayıldığı bir ortamda gurbette yaşayan insanımızı sahipsiz bırakamayız. Bu kardeşlerimizi ılımlı İslam gibi emperyalist projelerin pençesine terk edemeyiz. Bizler nasıl ailemizden, komşularımızdan, camilerimizdeki cemaatimizden mesulsek, yurt dışındaki insanımızdan da sorumluyuz.

Din hizmetinin bu kadar istikrarlı, bu kadar yaygın bir şekilde verildiği bir başka ülke dünyada neredeyse yoktur. Bu açıdan Diyanet modeli diğer İslam ülkeleri için de güzel bir örnektir. Diyanet modelinin tanıtımı için dünyadaki diğer Müslüman alimlerle birlikte çalışılması gerektiğini düşünüyorum.

Şûrada alınan kararların İslam dünyasıyla paylaşılmasında fayda görüyorum. Bunun için İstanbul’un bir ilim merkezi haline gelmesi ve İslam’la ilgili daima referans alınacak bir uluslararası İslam üniversitesinin kurulmasını özellikle önemsiyorum.

Her birinizin üzerine düşen görevin önemini müdrik olduğuna inanıyorum. Sizlerden 14 asırlık medeniyet müktesebatımızı istikbalimizin teminatı olan evlatlarımıza en güzel şekilde aktarmanızı istiyorum.

Rabbim zihin açıklığı versin. Rabbim kalplerinizi, kalplerimizi her daim açık eylesin. Rabbim bu kutlu mücadelemizde hepimizin yar ve yardımcısı olsun.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken, bir kez daha 6. Din Şûrası’nın ve alınan kararların hayırlara vesile olmasını diliyorum. Şûra’nın değerli üyelerine kıymetli katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.

Hepinizi sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum, sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.