2. Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresinde Yaptıkları Konuşma

20.09.2019

Saygıdeğer Rektörler,

Değerli Misafirler,

Akademi Dünyamızın Kıymetli Mensupları,

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi’nin ikincisinin ana teması olan ‘Şehirlerin Dili Programı’nın gerçekleştirilmesinde emeği geçen üniversitelerimizin, Türkiye Belediyeler Birliğimizin, Türkiye Dil ve Edebiyat Derneğimizin kıymetli yöneticilerini tebrik ediyorum.

Avrupa’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyadan bildirileriyle bu toplantıya katkı sağlayan tüm bilim, edebiyat ve sanat insanlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Şehirler malum mekanla insanın buluştuğu yerlerdir. Medeniyetler de şehirlerde inşa edilmiştir. Her medeniyet kendi inanç, ahlak, sanat ve felsefe anlayışı çerçevesinde şehri tanımlamış ve şekillendirmiştir. Bu sebeple şehirler içinde yaşayanların kendi şeklini verdiği bir kaba benzetilmiştir. Tarihe baktığımızda kimi şehirlerin içinde eğlence için insanların katledildiği arenalarıyla öne çıktığını görüyoruz. Kimi şehirler cadı suçlamasıyla insanların yakıldığı meydanlarıyla üne kavuşmuştur. Kimi şehirler ise, yüzbinlerce canın telef edilerek yükseltildiği devasa yapılarıyla tarihin sayfalarına kaydedilmiştir. Bizim medeniyetimiz ise, önce insan diyen bir tasavvurun eseri olarak inşa edilmişlerdir. Yahya Kemal’e göre bizim devlet kurma ve askerlik dışında dünya ortalamasının fevkinde olan üç büyük sanatımız vardır. Bunlar; mimari, şiir, musikidir. “Hüner bir şehr bünyâd etmektir; reâyâ kalbin âbâd etmektir” Fatih bu mısralarıyla aslında bizim şehirlerimizin kuruluş amacını da ifade ediyor. Devleti ve şehri yaşatmanın yolunun insanı yaşatmaktan geçtiğini ifade eden bir medeniyetten söz ediyoruz. Farabi buna, “erdemli şehirler” diyor. Camileriyle, medreseleriyle, kütüphaneleriyle, şifahaneleriyle anılan şehirleri inşa ve imar eden bir ecdadın torunlarıyız biz. Biz farklıyız, bizim öyle dediğim gibi arenalar vesaire, bununla ilgili olarak da bazı dostlara öyle dedim; kapalı spor salonuna arena adını veriyorsunuz, hiç düşünüyor muyuz bu ismi verirken? Ve bunların birçoğunun ismini böyle değiştirdik, ne demek arena? Roma’yı biz arenalarıyla tanıyoruz, ama bizim ecdadımız bu şeyleri inşa etmedi. İstanbul, Edirne, Bursa, Konya başta olmak üzere tarihe mal olmuş bütün şehirlerimiz insan merkezli olarak kurulmuştur. Her sokağı, her caddesi, hatta her taşı insanı yansıtan bir anlayışla şekillenen şehirlerimiz sahip olduğumuz zengin kültürün, derin fikriyatın ve bu noktada gerçekten özgün, estetik anlayışın bir tezahürüdür. İnsanı tanımanın, anlamanın, iyi insan yetiştirmenin mekandan bağımsız bir şekilde tahayyül edilemeyeceğini bilen eller bu şehirleri yükseltmiştir. Bu sebeple Buhara, Semerkand, Tebriz, Kudüs, Medine, Bağdat, Şam, Kurtuba, hülasaten medeniyetimizin tüm şehirleri dünyanın her tarafından alimleri, fazilet ve irfan sahibi insanları kendisine çekmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettiğinde bu şehir 13. yüzyıldaki Latin istilası sebebiyle ağır yara almış durumdaydı. İstanbul’u yeniden ayağa kaldıran ve eşi bulunmaz bir şehir haline getiren yöneticileriyle, mimarlarıyla, kültür ve sanat erbabıyla bizim ecdadımızdır. Daha Amerika keşfedilmemişken, daha Paris’in, Londra’nın esamesi dahi okunmazken İstanbul her alanda dünyanın merkeziydi. Avrupa’da insanlar içlerinde şeytan var, diye cayır cayır yakılırken, İstanbul’da bırakınız insanları güvercinler, kediler-köpekler bile şefkatle bağırlara basılıyordu.

Bugün işte böylesine büyük bir hazinenin içinden şehirlerin dilini konuşuyoruz. İşte şurada Süleymaniye, şurada Gülhane Parkı, buralarda güvercinlikleri görüyoruz. Ecdadımız bunları mimarisinde tasavvur etmiş ve mimarinin içerisine onu da yerleştirmiş.

Değerli Misafirler,

İbn-i Haldun şu güzel ifadeyi kullanıyordu: “Coğrafya kaderdir” diyor. İnsana bu hasletleri kazandıran en önemli unsurun da yine yaşadığı coğrafya olduğu bir vakadır. İnsan ve şehir arasındaki etkileşim her zaman çift yönlü olmuştur. Yine Hacı Bayram Veli Hazretleri ne diyor: “Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm / Ben dahî bile yapıldım taş ü toprak âresinde.” İnsanın şehri kurması, güzelleştirmesi gibi şehir de içindeki insanı inşa etmiş ve geliştirmiştir. Eşrefoğlu Rumî de şöyle diyor: “Her şey bir merdiven gibidir, kişi onunla yukarı da çıkabilir aşağı da inebilir.” İşte bizler de kaderimize uygun şekilde bir şehrin içinde doğarız, bir şehrin içinde yaşarız, orada hayatımız nihayete erer. Şehrin bizi yukarı çıkarması veya aşağı çekmesi bizim tercihlerimize bağlıdır. Bu sebeple şehirlerimizi birer mektebe, sakinlerini de o mektebin talebelerine benzetebiliriz. Şehre hakim olmayı değil ondan bir şeyler öğrenmeyi talep ettiğimiz takdirde kendimizi geliştiririz. İstanbul başta olmak üzere kadim şehirlerimizin her biri ders almasını bilenler için birer okuldur, birer mekteptir. Mekan ile insanın en isabetli yerde buluşmasıyla kurulan şehirler, insanın imar faaliyetlerine de, medeniyet teşekkülüne de kolaylık sağlar. Ümran dediğimiz yaşanabilir şehirler sadece emniyet, barınma ve gıda ihtiyacını karşılayan mekanların çok ötesinde bir ahenge sahiptir. Bu ahengi, yani şehir ile sosyal hayat, şehir ile tabiat arasındaki uyumu bozduğunuz zaman o belde ümran olmaktan çıkar.

Kurucusu olduğum partinin fikriyatını ve icraatını eğer sembol bir kelimeyle anlatmak gerekirse, biz de buna İbn-i Haldun gibi ümran derdik, böyle başladık. Sorumluluk üstlendiğimiz her yerde hem gönülleri ve zihinleri, hem de mekanı ve çevreyi ümran kılmanın gayreti içinde olduk. Bunu yaparken de tabiat ile insan, şehir ile çevre buluşmasını en ideal şekilde sağlamaya çalıştık. İyi insan yetiştirmek için buna mecburuz. Şehir de insanın yetiştiği toprağa benzer. Bunun için önce kendimizi tanımamız gerekiyor. “Men arefe nefsehu, fekad arefe rabbehu”, yani kendini tanıyan Rabbini de tanır.

Peki, bir insan kendini nasıl tanıyabilir? Kent kelimesi şehir kelimesi kadar içimizi ısıtmasa da, kafiyeli bir ifadeyle şöyle söyleyebiliriz: Kendini tanımak isteyen kentini tanımalı. Şehirlere ruh veren, o şehirlerle birlikte anılan insanlardır. Abide şahsiyetlerin diliyle, şahsiyetlerin her biri kendi üslubunu geliştirir. Ulu zatların gölgesi şehirlerin en güvenli limanlarıdır. Anadolu şehirlerinin tamamında bunu görebilirsiniz. Bugün edep ve erkan üzerine kurulu bir Anadolu irfanından bahsediyorsak, Kırşehirli Hacı Bektaş-ı Veli, Ankaralı Hacı Bayram-ı Veli, Kastamonulu Şeyh Şaban-i Veli gibi büyüklerimiz sayesindedir. Mesela Bursa, evvel emirde Ulu Camiidir, yeşildir, Emir Sultan’dır, Emir Buhari’dir, Somuncu Baba’dır. Edirne’nin Selimiye, Urfa’nın Halilurrahman, Sinop’un Alaaddin Camii, Malatya’nın Ulu Camii, Diyarbakır’ın Hazreti Süleyman Camii ve oralara adeta ruh veren abide zatlar şehirlerimize damgalarını vurur.

Keşke Ahmet Hamdi Tanpınar beş şehirle kalmasaydı, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul ve Ankara’nın yanında diğer şehirlerimizi de yazsaydı. İşte o zaman dünya şehir monografileri arasında eşi bulunmayan beş şehir yerine en az 75 şehirlik hazinemiz olurdu. Günümüzde de bilgisi, tecrübesi, mücadelesiyle her şehrimize farklı bir renk ve ahenk kazandıran şahsiyetler mutlaka vardır.

Bununla birlikte, Moğol saldırılarından bu yana medeniyetimizin kadim şehirlerinin sürekli saldırı altında kaldığı ve büyük bir tahribat gördüğü bir hakikattir. Bilhassa son bir asırdır yaşadığımız sıkıntılar, şehirlerimizin rengini ve ahengini epeyce soldurmuştur. Şehirleri çirkinleşmiş, ruhsuzlaşmış, fiziki ve manevi olarak yıkıma uğramış bir medeniyetin öne çıkma imkanı yoktur. Elimizdeki binlerce yıllık medeniyet mirasının gücü sayesinde bu kayıpları kısa sürede telafi edebileceğimize ben yürekten inanıyorum. Nitekim son yıllarda ülkemizin her yerinde şehircilik alanında çok ciddi bir hassasiyetin geliştiğini görmekten memnuniyet duyuyorum.

Az önce Ekrem Bey’in ifade ettiği millet bahçelerine bu kadar iddialı girişimizin sebebi buradan kaynaklanıyor. Hep söylüyoruz ya, betonlaşmaya karşı bir çıkış. İşte millet bahçeleri bu betonlaşmaya karşı bir çıkış olduğu gibi, bütün ailelerin, çocukların gerçekten yatıp yuvarlanabilecekleri yerler ve onların da bir köşesinde millet kıraathaneleri olsun ki oralarda da gelsinler kitaplarını okusunlar, derslerini çalışsınlar istiyoruz; bu bir çıkıştır. İnşallah bundan sonra çok daha büyük bir yükselişe, değişime, ilerlemeye şahit olacağız.

Değerli Arkadaşlar,

Şehirlerin ruhu ve ortak bir şuuru olduğunu en iyi bizim milletimiz bilir. Eğer öyle bir şuur olmasaydı Antep Gaziantep olmazdı, Maraş Kahramanmaraş olmazdı, Urfa Şanlıurfa olmazdı. Aynı şekilde Samsun, Erzurum, Sivas, Ankara milli iradenin tecelli ettiği şehirler olarak tarihe geçmezdi. Böyle olmasaydı her yıl Malazgirt’ten İznik’e kadar Anadolu’nun dört bir yanında zafer ve kuruluş şenlikleri yapamazdık. Madem temel sağlam, madem maya sağlam, öyleyse bunun üzerinde çok daha iyisini bu millet inşa edebilir.

Şehirlerimize, kendimize nasıl bakıyor, ihtimam gösteriyorsak öyle davranmalıyız. Asıl marifetin insanların kalbini, ruhunu, benliğini inşa edecek, onlara huzur verecek şehirler imar etmek olduğunu unutmamalıyız. Bu amaçla bir süredir marka şehirler diyoruz, yaşanabilir şehirler diyoruz, dikey mimari değil, yatay mimari diyoruz, sebebi bu ve göğe değil toprağa yakın olmanın faziletini anlatıyoruz. Evet, yaşanabilir şehirler, marka şehirler mutlaka kuracağız. Bu dikey olursa kurulur, diye bir mantık yok, yatay mimarinin oluşuyla da bunu inşa etmemiz mümkün. Hem medeniyetimizin izlerini koruyacak, hem modern dönemin şartlarına uyum sağlayacak, hem de küreselleşen dünyada ben de varım diyebilen şehirler kuracağız.

Geleceğin dünyasında şehirlerini yenilerken şehir kültürünü, şuurunu ve ruhunu korumuş devletlerin arasında yer alacağız. Bunun için önce kendi hazinemizi tüm unsurlarıyla keşfedecek, sahiplenecek, hazmedeceğiz. Geçmişiyle gurur duyan nesiler demek, geleceği için çok daha büyük hedefler belirleyen nesillerin yetişmesi demektir. Elimizdeki imkanları hedeflerimiz doğrultusunda en verimli, en etkin şekilde kullanarak önce ülkemizi 2023 hedeflerine ulaştıracak, ardından 2053 ve 2071 vizyonlarımıza doğru yürümeye devam edeceğiz.

Saygıdeğer Hocalarım,

Değerli Dostlar,

Bu duygularla bir kez daha Şehirlerin Dili Programının düzenlenmesinde emeği geçenleri şahsım, milletim adına tebrik ediyor, katkı veren herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Sizleri sevgiyle, sayıyla selamlıyorum, kalın sağlıcakla.