G-20 Zirvesi Nedeniyle Bulunduğu Osaka’da Düzenlediği Basın Toplantısında Yaptıkları Konuşma

29.06.2019

Değerli Basın Mensupları,

Değerli Arkadaşlar,

Sizleri Sevgiyle, Saygıyla Selamlıyorum. G-20 Liderler Zirvesi’nin 14’üncüsünü Japonya’nın ev sahipliğinde tamamlamış bulunuyoruz. Japon makamlarına ev sahiplikleri ve misafirperverlikleri için teşekkür ediyorum.

Osaka Zirvesi’ni küresel gündemdeki konuların etraflıca ele alındığı, verimli, son derece başarılı bir toplantı olarak görüyorum.

İki gün boyunca gerek zirve toplantılarında, gerek ikili görüşmelerimizde, gerekse dün akşamki liderler yemeği sırasında muhataplarımızla güncel meseleler üstünde istişarelerde bulunduk. Son dönemde hepimizi endişelendiren ticaret savaşları ve korumacı tedbirleri de ele aldık. Küresel ekonomideki özellikle karşısında bulunan uluslararası işbirliğini artırmamız, ülkeler arasındaki güven kanallarını açık tutmamız, var olan tüm politika araçlarını kullanmamız gerektiği noktasında mutabakata vardık. Altyapı yatırımlarının ekonomik refah, kalkınma ve kapsayıcı büyüme için itici bir güç olduğu üzerinde fikir birliği içindeyiz.

Bu kapsamda G-20 kaliteli altyapı yatırımları prensiplerini kabul ederek onayladık. Küresel ölçekte adil, sürdürülebilir ve modern bir vergi sisteminin tesisi amacıyla atılacak adımları da değerlendirdik.

Dijital ekonominin vergilendirilmesinde ise, ülkelere özgü faktörleri ve ülkelerin düzenleme hakkına saygıyı esas alan uzlaşma temelli bir çözüm geliştirilmesi gerekiyor.

Ayrıca, geleceğe yön vereceğine inandığım bir bildiriyi de G-20 olarak kabul ettik. Küresel finans krizi sonrasında belirlenen reformların uygulanmasının ehemmiyetini dile getirdik. Eşitsizlikler oturumunda mültecilere yönelik Türkiye’nin gösterdiği fedakârlıkları ve ortaya koyduğu çabaları ifade etme fırsatımız oldu.

Biliyorsunuz ülkemiz 2011 yılından bu yana Suriye’deki çatışmalardan kaçan milyonlarca insana kapısını açtı. Hâlihazırda 3.6 milyonu Suriyeli olmak üzere 4 milyonu aşkın mülteciye ev sahipliği yapıyoruz. Bu insanlar için Birleşmiş Milletler hesaplamalarına göre kullandığımız kaynağın miktarı 37 milyar doları aşmış bulunuyor. Uluslararası kuruluşlardan gelen yardımların ise miktarı, şu anda Avrupa Birliği’ni ele aldığımız zaman yaklaşık 2 milyar Euro gibi, ama Birleşmiş Milletler Mülteciler Komiserliğinden gelen de yaklaşık 1 milyar Dolar gibi. Ürdün ve Türkiye gibi Suriye’ye komşu birkaç ülke milyonlarca düzensiz göçmenin yükünü tek başlarına sırtlanmak zorunda kalmışlardır.

İnsan hakları konusunda diğer ülkelere karne düzenleyen gelişmiş Batılı devletler, en temel insanlık sınavından maalesef geçemedi. Akdeniz’den, sınırlardan adeta birer toplama kampını, birer hapishaneyi andıran mülteci kamplarından yansıyan fotoğrafları özellikle de hepimiz gördük.

Aylan bebeğin sahile vuran cansız bedenini, yüzbinlerce umut yolcusunun yaşadığı trajedinin en acı ifadesini mültecilerle ilgili önyargılar yerine vicdanı merkeze alan politikalar geliştirilmediği sürece minik yavrular nehir kenarlarında, özellikle deniz kıyılarında ölmeye devam edecektir.

Muhataplarımıza Türkiye’nin yardım ve hizmetlerini sürdürebilmesi için uluslararası toplumun sorumluluk ve yük paylaşımına gitmesi gerektiğini ifade ettik. Uluslararası ticaret, zirvenin en önemli konularından biriydi. Açık, serbest ve kurallara dayalı çok taraflı ticaret sistemine olan taahhüdümüzü koruyoruz. Gerginlikleri gidermek için atılacak adımların Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları ile uyumlu olması gerekir.

İklim konusu, G-20’nin özellikle önem verdiği konulardan birisidir. G-20 içerisindeki en düşük emisyonlara sahip ülkelerden biri olarak bu alanda gerekli katkıyı sağlıyoruz. Biz başından beri iklim değişikliği alanında hakkaniyetli bir yaklaşım ortaya konulması gerektiğinin altını çiziyoruz. Devletlerin tarihi sorumluluklarının ve kalkınma seviyelerinin dikkate alınmasına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin Ek-1 ülkeleri listesinden çıkarılarak gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alması önem arz ediyor. Ayrıca, ülkemize Paris ve Buenos Aires zirvelerinde verilen sözlerin tutulmasını istiyoruz. Bunlar yapılmadan Türkiye de ilave adımlar atmayacaktır.

Enerji konusunda artan talebimizi karşılayacak, ithal bağımlılığımızı azaltacak, arz güvenliğimizi garanti edecek dönüşümleri yapıyoruz. Dünyada hala 1 milyara yakın insan elektrikten yoksun yaşıyor. Küresel adaletsizliğin en önemli göstergelerinden biri enerjiye ulaşım konusunda yaşanan işte bu acımasız tablodur. Sürdürülebilir kalkınma hedefleri çerçevesinde G-20’nin daha fazla inisiyatif alması şarttır.

Değerli arkadaşlar,

G-20 ülkelerinin terörizmle mücadele konusunda ilkeli, tutarlı ve kararlı bir duruş sergilemeleri gerekiyor. Terör örgütlerini ideolojilerine veya kimliklerine göre tasnif etmek yanlıştır. Nitekim terörün kanlı yüzüyle son dönemde birçok ülke yüzleşti, hala da yüzleşiyor. Paris’te, Brüksel’de, Lübnan’da, Nijerya’da, Somali’de, Sri Lanka’da farklı terör örgütleri masumları hedef alan kanlı eylemler düzenledi. Bu saldırılar terörün belli bir bölgeyle, belli bir etnik kimlikle veya dini grupla ilişkilendirilemeyeceğini bir kez daha ortaya koydu. İstanbul’daki, Lahor’daki, Beyrut’taki teröristin kimliğinin bir hükmü, hiçbir anlamı yoktur. Terör, tüm insanlığın, insani değerlerin düşmanıdır. Bunun için tüm devletlerin teröre terör deme erdemini artık göstermesi gerekiyor. Bu hususta Suriye sahasında ciddi sıkıntılar, ciddi tutarsızlıklar yaşanıyor. Etnik temizlik uygulayan, çocukları silahaltına alan, insanları göçe icbar eden PKK, YPG gibi örgütler bazı müttefiklerimiz tarafından adeta el üstünde tutuluyor. Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminde 251 insanımızı vahşice katleden FETÖ tarzı yapılar, kimi Batılı devletlerde himaye görüyor. Demokrasiye kasteden darbecilerin siyasi sığınmacı kılıfı altında korunması ve kollanmasının faturası tüm insanlık için ağır olacaktır. Terör, tıpkı bir akrep gibi eninde sonunda kendini besleyen eli de sokacaktır.

DEAŞ, El Kaide, Boko Haram, Eş-Şebab gibi örgütler nasıl küresel güvenlik için tehditse, Yeni Zelanda’daki menfur katliamda gördüğümüz gibi neo-Nazi yapılanmalar da aynı derecede tehlikelidir. Dünyanın en huzurlu ülkelerinden olan Norveç’te 2011 yılında yaşanan 77 insanın hayatını kaybettiği Breivik katliamı önlem alınmazsa, ırkçılığın ne tür acılar yaşatabileceğini tüm dünyaya göstermiştir. Uluslararası toplum bu katliamdan gerekli dersleri çıkarmamış, benzer ırkçı saldırılar dünyanın başka ülkelerinde de yaşanmaya devam etmiştir.

Solingen’de ve NSU cinayetlerinde vatandaşlarını ırkçı cinayetlere kurban vermiş bir ülke olarak kaygılarımızı dillendiriyoruz. Batı dünyasını zehirli bir sarmaşık gibi saran ırkçılığın ne insanlarımız, ne de Avrupa dostlarımız için bir kâbusa dönüşmesini istemiyoruz. Bunun için de ikazlarımızı yapıyor, tepkimizi ortaya koyuyoruz.

Türkiye’nin terörle ve kültürel ırkçılıkla mücadele konusundaki hassasiyetinin, özellikle de adaletin tesisine verdiği önem sebebiyledir. Biz bu hassas tavrı geçen yıl vahşi bir cinayete kurban giden merhum gazeteci Cemal Kaşıkçı hadisesinde de gösterdik. Birleşmiş Milletler’le işbirliği içerisinde çalışarak Cemal Kaşıkçı cinayetinin üzerinin örtülmesine müsaade etmedik. Geçen hafta kamuoyuyla paylaşılan rapor cinayetle ilgili pek çok gerçeği açıkça ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletler’in özel raportör Callamard’ın hazırladığı raporun arkasında durarak gerekli adımları atmasını bekliyoruz. Kaşıkçı cinayetinin tüm yönleriyle aydınlığa kavuşturulması, ayrıca en üstten, en alta kadar sorumluların tamamından hesap sorulması, uluslararası toplumun öncelikli görevidir.

Aynı şekilde Mısır’ın demokratik yollarla seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi’nin şehadeti de tüm yönleriyle araştırılmalıdır. 6 yıldır darbe mahkemelerinde yargılanan Mursi, şüpheli bir şekilde 16 Haziran’da duruşma salonunda vefat etmiştir. Yaklaşık yarım saat orada hiçbir müdahale yapılmaksızın ölümü beklenen Mursi konusunda darbecilerin yaptığı açıklamalar vicdanları tatmin etmekten uzaktır. Açıkçası biz G-20 liderlerinden Mursi’nin vefatı karşısında demokrasiye ve insani değerlere daha fazla sahip çıkmalarını beklerdik. Zira adli tıp kontrolü yapılmadan ve devlet kendi mezarlığına Mursi’yi sadece iki oğlu, avukatı ve kendi elemanlarıyla birlikte defnetmesi düşündürücüdür. Hâlbuki bu tür ölümlerde adli tıp kontrolü kesindir, bunun olması gerekir. Aksi takdirde burada şaibelerin olduğu açıktır, nettir. Ve bunun hesabını aslında Birleşmiş Milletler başta olmak üzere tüm siyasiler üzerine gitmek suretiyle sormalıyız.

Ve burada bir konuyu daha özellikle gündeme getirmek istiyorum, o da şudur: Eğer bu tür olaylar yapanın yanında kar kalırsa şunu bilelim ki dünyanın geleceği dünya demokrasileri açısından da, dünya siyaseti açısından da tehlikelidir. Zirve oturumlarında yaptığımız konuşmalarda da bunu muhataplarımıza ifade ettik.

Üzülerek belirtmek isterim ki birçok Batılı ülke ve insan hakları kuruluşu Mısır’daki darbe mahkemeleri tarafından verilen idam cezaları karşısında adeta üç maymunu oynuyor. Konu Türkiye olunca ortalığı ayağa kaldıranlar, darbeciler için bile idamın tartışılmasını kabul edilemez bulanlar maalesef Mısır’daki idam cezalarına seslerini çıkarmıyor. 25 Şubat’ta 9 Mısırlı gencin idam edilmesinden sadece 5 gün sonra yapılan zirve, biliyorsunuz Şarm El-Şeyh’te biraraya geldiler, kimler? Avrupa Birliği üyesi ülkeler. Ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerde idam yasak olduğu halde ve bu gençleri idam eden Mısır’ın başındaki zatın davetine katıldılar, katıldıkları ana kadar da 45’i aşkın idam cezası Mısır’da uygulanmıştı. Ve bu çifte standardın en açık göstergesi de buraya katılmaları olmuştur. Bu zirve sırasında Avrupalı liderler darbecilerin elini sıkmakta hiçbir beis görmemiştir.

Ne Kaşıkçı cinayetinin, ne de Cumhurbaşkanı Mursi’nin şaibelerle dolu vefatının gündemden düşürülmesine izin verilmemelidir. Uluslararası basının tıpkı Kaşıkçı cinayetinde olduğu gibi Mursi’nin şüpheli ölümünün de cesaretle üzerine gideceğine inanıyorum.

Değerli arkadaşlar,

Hayattaki her şey gibi teknoloji de insan için, insanlığın huzur, emniyet ve rahatı için vardır. Ancak teknoloji insan için yeni fırsatlar ve imkânlar sunmasının yanı sıra ciddi riskleri, tehditleri de beraberinde getiriyor. Hiçbir denetimin, hiçbir kontrolün veya düzenlemenin olmadığı sosyal medya mecrasında yalan ve provokatif haberler hızla yayılıyor. Kişisel verilerin korunması, bireyin mahremiyetine saygı gösterilmesi günümüzde daha önce hiç olmadığı kadar yara almıştır. Siber saldırılar büyük şirketlerden devlet kurumlarına, hatta demokratik seçimlere kadar hemen her şeyin güvenliğini tehdit ediyor. Bilhassa terör örgütlerinin bu boşluğu kendi propagandalarını yapmak, yeni militanlar devşirmek için istismar ettiklerini görüyoruz. Özgürlük-güvenlik dengesinin korunarak iletişim teknolojilerini daha güvenilir hale getirecek düzenlemelerin hayata geçirilmesi şarttır. Bu konularda G-20 ülkeleri arasında hassasiyetin arttığına şahit olduk. Bu sene yapay zekâ, 5G ve nesnelerin interneti gibi güncel teknolojiler ve inovasyonun ekonomi ve toplumlara fayda sağlayacağı şekilde kullanılmasının önemine dikkat çektik. Yapay zekânın insanı merkeze alan bir yaklaşımla ele alınması gerektiğinin altını çizdik. Toplum 5.0 yaklaşımı Japonya tarafından insan merkezli gelecek toplumu olarak gündeme getirildi. Dijital güvenliğin temini için izlenecek politikaların önemini özellikle vurguladık. Özellikle israfın önlenmesi ve azaltılması konusundaki kararlılığımızı tekrar teyit ettik.

Bu yılki toplantılarımızın gündem maddelerinden birisi de istihdam politikalarıydı. Çocuk işçiliği, zorla çalıştırma, insan kaçakçılığı ve modern köleliğin bitirilmesi, kadın istihdamını artırmaya yönelik daha fazla çalışma yapılması konularında taahhütte bulunduk.

Değerli Basın Mensubu Arkadaşlarım;

Dünya ekonomisinin yüzde 85’i dünya ticaretinin yüzde 75’ini, dünya nüfusunun üçte ikisini temsil eden bir platformdur. Böyle bir platformun terörden açlığa, mülteci meselesinden çevreye kadar dünyanın geleceğini ilgilendiren konulara kayıtsız kalması elbette düşünülemez. Sadece ekonomi eksenli meselelere odaklanmak, G-20’nin potansiyelini layıkıyla kullanmamak demektir.

Biliyorsunuz uzun süredir dünya 5’ten büyüktür diyerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde bir reform ihtiyacını gündeme getiriyorum. Birleşmiş Milletler üyesi 192 devletin kaderini 5 daimi ülkenin insafına terk etmek doğru ve adil bir yaklaşım değildir. G-20 platformu ise daha demokratik ve kuşatıcı bir yapıya sahiptir. G-20’nin küresel meselelerin çözümü konusunda daha etkin, daha sonuç alıcı, daha güçlü bir mecra haline dönüşmesini istiyoruz. Veya 192 ülkeyle Birleşmiş Milletler yürüyecekse, orada da Birleşmiş Milletler’deki Güvenlik Konseyi’nin dönerli bir şekilde daimi ve geçici üyelerden değil, tamamının daimi üyelerden oluştuğu bir platform olarak gündeme gelmesinde fayda var. Tabii ki bunu şu andaki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 üyesi kolay kolay buna razı olmayacaktır. Fakat bizler de dünyadaki 192 ülke bunu zorlamalıyız. Çünkü Birinci Dünya Harbi’nin şartları altında kurulmuş olan böyle bir yapının ilanihaye devam etmesi doğru olmayacaktır. Şüphesiz bunun yolu da, ülkelerin taahhütlerini yerine getirmelerinden, adil bir duruş sergilemelerinden geçiyor.

Dünyanın bir tarafında açlık, sefalet, terör, baskı, şiddet hüküm sürerken diğer tarafının huzur ve refah içinde bir hayat sürmesi beklenemez. Küresel meselelere eşitlik değil adalet temelinde bir anlayışla yaklaşmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde hiçbir sorunumuza sağlıklı ve kalıcı çözümler üretemeyiz. Biz bu konudaki görüşlerimizi gerek zirve oturumlarında, gerekse liderlerle yaptığımız ikili görüşmelerde samimiyetle dile getirdik.

İkili görüşmelerimizde muhataplarımızla ülkelerimiz arasındaki önemli konuları da ele aldık. Zirve vesilesiyle Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Sayın Trump’la, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Sayın Putin’le, Fransa Devlet Başkanı Sayın Macron’la, Hindistan Devlet Başkanı Sayın Modi’yle, Endonezya Devlet Başkanı Sayın Widodo’yla, Almanya Şansölyesi Sayın Merkel’le, Birleşik Krallık Başbakanı Sayın May’le, İspanya Başbakanı Sayın Sanchez’le, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Guterres’le, Dünya Bankası Başkanı Sayın Malpass’la baş-başa görüşme fırsatımız oldu. Zirve oturumları, liderler yemeği ve diğer etkinlikler boyunca devlet başkanları ve uluslararası kurum temsilcileriyle biraraya gelme imkânını bulduk. Küresel gündemin öne çıkan konuları yanında ikili ve bölgesel meseleleri ele aldığımız bu görüşmelerin hepimiz için de faydalı geçtiğine inanıyorum.

2019 Zirvesini başarıyla gerçekleştiren Japonya’yı özellikle tebrik ediyorum.

Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.