Mukogawa Kadın Üniversitesi’nde Fahri Doktora Unvanı Tevdi Töreninde Yaptıkları Konuşma

27.06.2019

Sayın Rektör,

Saygıdeğer Senato Üyeleri,

Değerli Öğretim Üyeleri,

Sevgili Öğrenciler,

Sizleri şahsım, ülkem ve milletim adına sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Şahsıma ve heyetime gösterdikleri içten misafirperverlik için üniversite yönetimine teşekkür ediyorum. Fahri doktora payesi için Mukogawa Kadın Üniversitesine, Sayın Rektöre ve Senato Üyeleri’ne en kalbi şükranlarımı sunuyorum.

Japonya’nın en özgün üniversitelerden Mukogawa Kadın Üniversitesi’nin şahsıma fahri doktora unvanı tevdi etmesinden de büyük bir gurur duyduğumu ifade etmek istiyorum. Bu unvanı, Türk-Japon dostluğunun yeni bir nişanesi olarak, inşallah ömrüm boyunca gururla taşıyacağım.

Tabii bugün Japonya’da yeni bir tespiti yapma fırsatı buldum. Mukogawa Kadın Üniversitesi’nin Bahçeşehir Üniversitesi ile ve ülkemizle geliştirdiği yakın işbirliğinin güçlenerek devam edeceğine inanıyorum.

Japonya’da 800 üniversite var ve bu 800 üniversitenin yüzde 10’u, yani 80 tanesi kadın üniversitesi. Bu tabii gerçekten bizler için çok ama çok anlamlı. Doğrusu bizde böyle bir şey yok değil mi Hocam? Yok. Tabii olması halinde de neler olur, o ayrı bir soru işareti. Ama Japonya bu noktada çok önemli bir örnek. Ve şu anda çatısı altında bulunduğumuz üniversitede tabii hemen ta anaokulundan alıp ilk, orta, lise ve üniversite. Üniversitede 10 bin öğrenci, diğerlerinde de 2 bin öğrencinin olması ayrı bir anlam taşıyor.

Bu vesileyle ben üniversite yönetimini, Rektörü, Senatosu, hepsini ayrı ayrı kutluyorum, tebrik ediyorum.

G-20 Zirvesi vesilesiyle gerçekleştirdiğim Japonya ziyaretine böylesine anlamlı bir programla başlamak benim için ayrıca bir mutluluk kaynağıdır. Gerek G-20 marjında, gerekse ziyaret sırasında yapacağımız temasların ülkelerimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Kıymetli Dostlar,

Bizler Asya’nın doğu ve batı ucunda yer alan iki ülkeyiz. Aramızdaki binlerce kilometrelik mesafeye rağmen Türkler ve Japonlar arasındaki dostluk ve yakın işbirliği takdirle karşılanıyor. Ulaşım ve iletişim imkânlarının geliştiği günümüz dünyasından çok daha önce de bizler iyi ve kötü günlerimizde hep birbirimizin yanında durmaya özen gösterdik. Farklı kültürlere, farklı inançlara, farklı dillere sahip, ancak birbirine bu kadar yakın, bu derece sevgi besleyen, ortak noktaları olan başka iki ülke yoktur.

Japonların dirayetini anlatmak için, yedi defa düşse bile sekiz defa ayağa kalkmayı başaran bir halk olduğu söylenir. Japon halkı çalışkanlığıyla, cesaret, disiplin ve azmiyle her türlü zorluğun üstesinden gelmeyi başarmıştır. Tarihlerinde çok ağır travmalar yaşasalar dahi Japonlar, her seferinde yepyeni bir başlangıç yapmışlardır. Türk milletinin 2 bin 200 yılı aşan tarihi de tıpkı Japon halkı gibi yeni başlangıçların, küllerinden yeniden doğuşun tarihidir. Ben burada bir hususa sizlerin dikkatini çekmek istiyorum. Bizim inancımıza göre her zorluğun ardından muhakkak bir kolaylık vardır. Yine inancımıza göre ilk başta sıkıntılı görülen, aleyhimize görülen pek çok şeyde daha ardından hayır olabilir. Gerek kişisel siyasi serüvenimizde, gerekse milletimizin mazisinde bu tarz yüzlerce örnek bulunuyor. Şahsımın siyasi hayatında okuduğum bir şiirden dolayı çarptırıldığım hapis cezası bazı çevreler tarafından adeta bir son olarak, bitiş, tükeniş olarak görülürken, bizim önümüzde yepyeni bir yol açıldı. 1999 yılında bir mahkeme kararıyla nokta koyulmak istenen hikâyemiz 2001’den itibaren yeni bir kimlikle, yeni bir dinamizmle, çok daha güçlü bir kadroyla adeta yeniden dirildi. Aynı şekilde milletimizin mazisinde de ilk başta bize acı çektiren, üzüntü ve sıkıntı veren hadiselerin, daha sonra hayırlara vesile olduğunu görüyoruz. Bizim tarihimizde bir İnebahtı olayı vardır. Ki bu İnebahtı zaferinde öyle diyordu komutan, onlar İnebahtı’nda evet bizim sakalımızı tıraş ettiler, ama biz öyle bir an gelir ki kollarını keseriz. Kesilen sakal gür biter, ama kol yerine gelmez. Onun için bu tür yenilgiler bir bitiş değil, ardından bazen öyle olur ki yeni bir dirilişin aynen o Japon az önce darbımeseliyle ilgili ifade ettiğim gibi ayağa kalkmaya vesile olur. Bugün birçok ülkenin imrenerek baktığı Türk-Japon dostluğunun temelleri işte böyle elim bir hadisenin neticesinde atılmıştır. Nitekim az önce Değerli Hocamız da bunu gayet güzel ifade etti. 129 yıl önce meydana gelen ve 532 denizcimizin şehit olduğu Ertuğrul Firkateyni faciası Türkiye ile Japonya arasında dostane ilişkilerin başlamasına vesile olmuştur. Bizler siyasetçiler olarak, sizler akademisyenler olarak 532 denizcimizin fedakârlığı üzerinden yükselen bu kadim dostluğu güçlendirmek ve yeni nesillere aktarmakla mükellefiz. Türkiye’yle Japonya arasındaki siyasi işbirliğinin geliştirilmesi, stratejik ortaklığımızın temellerinin güçlendirilmesi bu bakımdan çok önemlidir.

Değerli dostum Başbakan Abe’yle yapacağımız görüşmelerde ikili münasebetlerimizin her alanda derinleştirilmesi üzerinde duracağız. Biliyorsunuz 2019 senesini Japonya’da Türk Kültür Yılı olarak ilan ettik. Yıl boyunca Türkiye’nin zengin kültürel mirasını Japon dostlarımıza tanıtacak pek çok etkinlik düzenliyoruz. Bu programlardan ilkini geçtiğimiz günlerde Tokyo’da gerçekleştirdik. Hazineler ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Lale Geleneği adlı Topkapı Sarayı Sergisi Tokyo’da oldukça yoğun bir ilgiyle karşılandı. Sergi Temmuz ayının sonuna kadar da Kyoto Ulusal Modern Sanat Müzesi’nde ziyarete açık kalacaktır. Önümüzdeki günlerde Prenses Akiko’yla birlikte sergiyi ziyaret edeceğiz.

Ayrıca, yine seyahatim sırasında Tofuku-ji Tapınağı’nda dünyanın en iyi 7 sanatçısından biri olarak gösterilen Ara Güler’in fotoğraf sergisinin açılışını gerçekleştireceğiz. Türkiye Cumhurbaşkanı olarak himayemizde düzenlenen bu anlamlı sergiye sizlerin nezdinde tüm Japon dostlarımızı davet etmek istiyorum, özellikle de sevgili öğrencilerimizi.

Kıymetli Dostlar,

Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada son yıllarda oldukça sancılı hadiseler cereyan ediyor. Ülkemiz güney komşusu Suriye’de 8 yıldır süren bir iç savaşla, batısında düzensiz göçle, doğusunda istikrarsızlıkla mücadele ediyor. Afganistan’dan İran’a, Kuzey Afrika’dan Yemen ve Libya’ya uzanan kriz kuşağında yer alıyoruz. Hem coğrafi konumumuz hem de tarihi, kültürel ve beşeri bağlarımız sebebiyle bu kriz kuşağında yaşanan her hadiseyle ilgilenmek mecburiyetinde kalıyoruz. Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgemizdeki tüm krizlerde demokrasinin, özgürlüklerin, adaletin ve hakkın yanında yer aldık. Sınırlarımıza dayanan az önce de ifade edildi 3,6 milyonu aşkın Suriyeli göçmen, bunun dışında Iraklıları da kattığımız zaman, Afganları kattığımız zaman 4 milyona ulaşıyor. Hiçbir ayrım gözetmeden kapımızı ve gönlümüzü açtık ve birilerine rağmen bunu yaptık. Birleşmiş Milletler hesaplamalarına göre bugüne kadar Suriyeli mülteciler için 37 milyar doları aşan harcama yaptık. Ülkemiz son 2 yıldır insani kalkınma yardımlarında milli gelirine oranla dünyada ilk sırada yer aldı. Peki, bize gelen destek nedir? diye sorarsanız, şu anda ortalama veriyorum, 2 milyar euro. Bu süreçte ne yazık ki pek çok Batılı komşumuz yüksek duvarlar arkasına saklanmayı, dikenli tel örgülerin arkasında huzur aramayı tercih etti. Ne evlatlarının minik cansız bedenlerine sarılan annelerin, babaların feryatları, ne hapishanelerden yansıyan işkence görüntüleri, ne de masum çocukların gözyaşları maalesef birilerini harekete geçirmeye yetmedi. Üzülerek görüyoruz ki, bölgemizde ve dünyada yaşanan hemen her kriz öncelikle kadınları hedef alıyor. Suriye’de en ağır bedeli ödeyenler ne yazık ki kadınlar. Filistin’de devam eden işgal ve abluka en büyük zararı kadınlara verdi. Bugün Yemen’de, Myanmar’da, Irak’ta, Afganistan’da en büyük acıları yine kadınlar yaşıyor. Batılı ülkelerde artan kültürel ırkçılığın en büyük mağdurlarını kadınlar, bilhassa da mülteci kadınlar oluşturuyor, az önce perdede izledik. Ve birçoğu yavrularıyla beraber günlerce yaya o bombaların altından kaçmak zorunda kaldı. İş yerinde, üniversitede kıyafetinden veya dış görünüşünden dolayı en fazla ayrımcılığa yine kızlar, kadınlar uğruyor. Hemen her gün sokakta fiziki saldırıya, iş yerinde mobbinge maruz kalan, sosyal hayattan dışlanan kadınların insanlık adına, demokrasi ve özgürlükler adına utanç verici dramlarına şahit oluyoruz. Aynı şekilde dünyanın birçok ülkesinde kadınlar ve çocukların son derece kötü koşullarda, adeta karın tokluğuna çalıştırıldığını gayet iyi biliyoruz. Çoğu zaman ucuz iş gücü olarak görülen kadınların emeği ve alın teri sömürülüyor. Çalışma ücretinden sosyal haklara kadar kadınlara hak ettikleri imkânlar ne yazık ki verilmiyor.

Kıymetli Dostlar,

Ayrımcılığın arttığı, kadınlara yönelik dışlayıcı politikaların yaygınlık kazandığı, aile kavramının erozyona uğradığı bir dönemde Türkiye olarak son 17 yılda kadın hakları konusunda birçok tarihi reforma imza attık. Şahsen siyasette sorumluluk üstlendiğim her yerde kadınlarımızla birlikte yol yürümeye, onlarla işbirliği içinde çalışmaya daima özen gösterdim. 40 yıllık siyasi hayatımda elde ettiğim tüm başarıların gerisinde mutlaka kadınların gayreti, emeği, fedakârlığı bulunuyor. 4,5 yıllık İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevimizde sadece siyasi değil, tüm sosyal faaliyetlerde de kadınlarımız en başta yer alıyordu. 12 yıllık Başbakanlığım döneminde kadınların meselelerinin çözümü daima önceliklerimin ilk sıralarında yer aldı. 5 yıldır sürdürdüğüm Cumhurbaşkanlığı’nda da aynı hassasiyetle hareket ediyoruz.

Ülkemizin kadınları çalışsın, yönetsin, üretsin, okusun, kadınlarımızın Türkiye istikamet çizgisinde yer alması en önemli hedefimiz oldu. Siyasete kadın elinin değmesi için kurucusu ve Genel Başkanı olduğum siyasi partide de kadınlarımıza her kademede öncelik veriyoruz. Türk siyasi tarihinde bizim gibi kadınları vitrine alan, ön plana çıkartan, çok daha ötesi kadını politikalarının merkezine yerleştiren bir başka siyasi hareket yoktur. Partimizin Kadın Kolları 4,5 milyon üyesiyle çok güçlü, son derece organize bir tabana hitap ediyor.

Üniversite hocalarımızdan yargı kadrolarına, öğretmenlikten diplomatlığa, mimarlıktan bankacılığa kadar iş hayatının her alanında kadınlarımız geçmişe oranla çok daha yüksek oranlarda temsil ediliyor.

Kamu istihdamında toplam kadın oranı yüzde 38’i geçiyor. Bizim dönemimizde kadınların iş gücüne katılma oranı yüzde 28’den yüzde 34’e, kadın istihdam oranı ise yüzde 25’ten yaklaşık yüzde 30’a yükseldi. Çalışma hayatındaki 9 milyonu aşan kadınımız, ülkemizin gücüne güç katmış, üretimleriyle, başarılarıyla yüzümüzü ağartmıştır.

Elbette bu rakamların hepsi önemlidir, ama bizim gözümüzde asla yeterli değildir. İnşallah önümüzdeki dönemde de kadınlarımızı hayatın her alanında hak ettikleri imkânlara kavuşturmanın gayreti içinde olacağız. Şartlar ne olursa olsun biz Türkiye olarak etnik kimliğine, inancına, teninin rengine bakmadan mazlum ve mağdurlara sahip çıkmayı sürdüreceğiz. Vicdanların çölleştiği günümüz dünyasında insanlığın vicdanı olacak, hak, adalet ve özgürlük mücadelemizi kararlılıkla devam ettireceğiz.

Mukogawa Kadın Üniversitesi’nin şahsıma tevcih ettiği fahri doktora unvanı, bize zorlu mücadelemizde güç ve cesaret verecektir. Ve bu üniversiteyi inceleyeceğim, bunun yanında toplam 80 kadın üniversitesini şu anda Büyükelçime de görevi veriyorum, incelemek suretiyle ülkemde de bunun adımını inşallah atacağız.

Binlerce kilometre ötede sizin gibi vicdan sahibi dostlarımızın olduğunu bilmek, Türkiye’nin ve Türk milletinin kararlılığını da artıracaktır.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken bu güzel etkinlik için Sayın Rektöre ve üniversite yönetimine bir kez daha teşekkür ediyorum.

Mukogawa Kadın Üniversitesi’nin Türk üniversiteleri ve Türkiye ile kurduğu bağları daha da güçlendireceğine inanıyorum. Tecrübe paylaşımı ile öğrenci ve akademisyen değişim programları başta olmak üzere her alanda mevcut işbirliğinin ilerletilmesi hedefimizdir. Üniversitenize şahsım, milletim adına başarılar diliyorum.

Sizleri tekrar sevgiyle, saygıyla selamlıyorum, kalın sağlıcakla.