Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

04.01.2018

“Hem ikili ziyaretler, hem çok taraflı zirveler ve toplantılara katılmak suretiyle Sayın Cumhurbaşkanımız ülkemizin yurt dışındaki görünürlüğünü artırmak, ilişkilerini güçlendirmek, ekonomik, siyasi çıkarlarını korumak-kollamak amacıyla bu yoğun diplomasi trafiğine 2018 yılında da devam edecektir.

Aynı şekilde 2018 bizim ülkemiz açısından da ekonomiden enerjiye, bilim, sanat ve düşünceden dış politikaya kadar birçok alanda yeni atılımların yapıldığı bir yıl olacaktır. Ekonomik tabloya baktığımız zaman da bunun işaretlerini çok net bir şekilde görüyoruz.

Bildiğiniz gibi 2017 yılında Türkiye yüzde 11,1 büyüme oranıyla dünyada hakikaten rekor sayılacak bir büyüme oranını yakaladı. 15 Temmuz darbe girişimi gibi son derece meşum ve büyük bir hadiseyi çok kısa bir sürede atlatmış olması, Türk ekonomisinin bünyesinin ne kadar güçlü olduğunu göstermesi açısından da ayrıca önem arz ediyor. Ve biz bu büyüme trendinin de 2018’de devam edeceğini bekliyoruz.

İşsizlik konusunda da bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın başlattığı büyük bir istihdam seferberliği vardı, bunun meyvelerini de almaya başladık. 2011’den beri işsizlik oranında ciddi bir düşüş gerçekleşti 2017 yılı içerisinde. Bunun da 2018’de devam etmesini bekliyoruz.

Yine taşeron işçilerle ilgili olarak daha önce verilmiş bir söz vardı, bu da hayata geçirildi biliyorsunuz. Yaklaşık 1 milyon, hatta 1 milyondan fazla taşeron işçinin kadroya alınmasıyla ilgili gerekli düzenlemeler yapıldı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımızın da yaptığı açıklamalarla bugünlerde ve önümüzdeki haftalarda bu tam manasıyla hayata geçirilecek. Bunun da iş dünyamıza ve taşeron işçilere ve ailelerine çok ciddi bir katkı sağlayacağını biliyoruz. Aynı şekilde yine geçen yıl KGF çerçevesinde verilen kredi desteklerinin özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeleri son derece olumlu etkilediğini, onlara destek olduğunu da gördük ki yüzde 11,1 büyüme oranı bunun işaretlerinden bir tanesi.

Yine ülkenin total yapısına baktığınız zaman güvenlik noktasında kat ettiğimiz mesafeyle paralel olarak da turizm alanında gerçekten ciddi bir ivme kazandığını gördük. Geçen yıl 2017 yılı içerisinde 32 milyon civarında olan turist sayısının bu yıl 2018’de tekrar 37, 38, hatta 39’lara doğru çıkmasını bekliyoruz. Bu da, özellikle turizm sektöründe ciddi bir rahatlamayı getirmiş bulunmaktadır.

Bütün bunlar tabii bir; Türk ekonomisinin bünyesinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. İki; ekonomi yönetiminin aldığı kararların ne kadar isabetli olduğunu da bir kez daha teyit etmiş olmaktadır. Hatırlarsanız 2017 yılı içerisinde de özellikle döviz kuruyla ilgili pek çok spekülasyonlar yapıldı; doların başını alıp gideceği, Türk Lirasının daha fazla değer kaybedeceği, ithalat-ihracat dengesinin aleyhimize bozulacağı ya da derinleşeceği şeklinde birçok spekülasyonlar yapıldı. Bunların hiçbirisinin doğru olmadığını da memnuniyetle görüyoruz. Tam tersine özellikle dış ticaret noktasında son çeyrekte yine bir rekora imza atıldı. Ve inşallah bu Türk ekonomisi çeşitlendikçe, hem farklı sektörlerde, hem de farklı ekonomik pazarlarda varlığını artırdıkça dış ticaret noktasındaki pozitif ivmenin de devam edeceğini biliyoruz.

Tabii bütün bunlar hakikaten yoğun bir mesaiyle, çalışmayla hayata geçirilebilecek hedefler. Sayın Cumhurbaşkanımızın 24 ülkeye yaptığı ziyaret, ayrıca bir o kadar, hatta belki daha fazla ülkemize yapılan devlet başkanı, hükûmet başkanı düzeyindeki ziyaretler, iş çevreleriyle kurulan temaslar, bütün bunların neticesinde ortaya hamdolsun son derece pozitif bir tablo çıkmış bulunmaktadır. Bundan duyduğumuz memnuniyeti bir kez daha ifade etmek istiyoruz. Ama dediğim gibi 2018’de de aynı disiplin ile bu çalışmalar Cumhurbaşkanımızın da koordinasyonunda ve teşvikiyle devam edecektir.

Bildiğiniz gibi geçen hafta ilan etmiştik, yarın Sayın Cumhurbaşkanımızın Fransa’ya bir ziyareti olacak, bu ziyarette hem ikili ilişkilerimizi, hem de bölgesel konuları ele almayı planlıyoruz. Fransa ile bizim Avrupa ülkeleri içerisinde çok eskiye giden köklü ilişkilerimiz var. 16. yüzyıldan bu yana Fransa-Türkiye ilişkileri daha önce Osmanlı, daha sonra Cumhuriyet döneminde Türkiye ilişkileri çok boyutlu, çok katmanlı bir ilişki olarak gelmiştir. Bugün Fransa, Almanya’dan sonra aynı zamanda bizim Avrupa’daki en büyük ticaret ortaklarımızdan birisidir. Türkiye’de binlerce Fransız firması iş yapmaktadır. Aynı şekilde Türk iş adamlarının Fransa’da yatırımları yahut ortaklıkları bulunmaktadır, bütün bu konuları da ele alacağız.

Bu çerçevede Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın Macron’la yapacağı Elize’deki görüşmeden sonra iş çevreleriyle, Fransız CEO’larıyla da bir görüşme gerçekleştirecek yarın öğleden sonra. Bildiğiniz gibi, yine Fransa’da bizim yaklaşık 700 bin soydaşımız yaşamaktadır. Bu soydaşlarımız Türkiye ile Fransa arasında çok önemli bir köprü vazifesi görmektedir. Sayın Cumhurbaşkanımız programı çerçevesinde yarın bu topluluğun temsilcileriyle de bir araya gelecek, sorunlarını dinleyecek. Özellikle son dönemde Avrupa’da yükselişe geçen aşırı sağ İslamofobik akımlara karşı neler yapılabilir; bunları hem Sayın Macron’la görüşecek, hem de Türk STK’larının temsilcileriyle bir araya gelmek suretiyle bunları da değerlendirecek.

Yine bu ziyaret çerçevesinde Fransa İslam Konseyi Heyetini de başkanıyla birlikte kabul edecek. Böylece Fransa’da yaşayan Müslümanların temel sorunlarını birinci elden dinleme imkânı bulacak, bu konuda istişareler yapıp biz de üzerimize ne düşüyor, ne tür tedbirler alabiliriz, ne tür adımlar atabiliriz, durumu iyileştirmeye yönelik ne tür çalışmalar yapabiliriz; bunların bir değerlendirmesini yapacağız.

İkili ilişkilerin yanında, tabii ki bölgesel konular da ele alınacak yarın Elize’de yapılacak görüşmede. Özellikle son dönemde Kudüs meselesinde Fransa’nın gösterdiği ilkeli duruştan memnuniyetimizi bir kez daha ifade ediyoruz. O süreç içerisinde bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın Fransa’yla da temasları oldu. Dışişleri Bakanımızın temasları oldu ve bundan sonra da Kudüs, Filistin meselesi ve barış sürecinde birlikte neler yapabiliriz, Ortadoğu barış sürecini canlandırmaya dönük adil, sürdürülebilir, kalıcı bir barışın tesisi için ne tür adımlar atılabilir, bununla ilgili istişarelerimizi de yapacağız. Aynı şekilde Suriye, Irak, terörle mücadele ve tabii ki Türkiye-AB ilişkileri de bu bölgesel ve küresel konular arasında yer alacak.

Ben burada, belki siz de soracaksınız, ama yeri gelmişken Sayın Macron’un dün Türkiye’yle ilgili yaptığı bir açıklamayla ilgili birkaç hususu dikkatlerinize getirmek istiyorum. Sayın Macron dün basınla bir araya geldiğinde, Türkiye’de basın özgürlüğüyle ilgili bazı ifadeler kullandılar. Bu değerlendirmelerinin bir bilgi eksikliğine dayandığını düşünüyoruz eğer önyargılı bir değerlendirme yahut bir hüküm verme söz konusu değil ise. Tabii ki bunları yarın konuşacağız.

Fakat şunun altını çizeyim: Türkiye’de yargıyla ilgili konular yargının uhdesindedir. Bir kişinin gazeteci olması veya başka bir görevde olması onun masum olduğu, suç işlemeyeceği anlamına gelmez. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu terör tehdidini, güvenlik tehditlerini dikkate aldığınız zaman, zaman zaman Avrupalı dostlarımızın bu tehdidin boyutlarını tam manasıyla kavrayamadığını ya da daha da kötüsü terörle mücadele noktasında çifte standart bir tutum içerisinde olduklarını maalesef gözlemliyoruz.

Türkiye şu anda üç terör örgütüne karşı aynı anda mücadele etmeye devam etmektedir, bunu daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmiş idik; PKK terörüne karşı, DEAŞ terörüne karşı ve FETÖ terörüne karşı. Nitekim şu anda yargıda olan gazetecilerle ilgili ya da basınla ilgili konularda ya PKK terör örgütünün üyesi olmuş veya ona yardım-yataklık yapmış kişilerdir, ya FETÖ mensuplarıdır, ya DEAŞ’la ilgili olanlardır ya da birtakım adi suçlar, öldürme, gasp, adam kaçırma, silah bulundurma gibi suçlarla ilgili konulardır. Bunları tabii ki biz detaylı olarak belgeleriyle birlikte yarın Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın Macron’a da bunları iletecekler.

Yalnız burada daha geniş çerçeveyi görmek açısından bir noktanın altını çizmek istiyorum. Fransa’da Paris ve Nice saldırıları yapıldıktan sonra Fransa Devleti’nin olağanüstü hâl ilan etmek suretiyle ne tür tedbirler aldığını, ne tür uygulamalar yaptığını hepimiz biliyoruz. Yani sosyal medya üzerinden saldırıları hafife alan kişilerin, bakın hafife alan, yani destekleyen bile değil hafife alan kişilerin nasıl derhal tutuklandığını, mahkemeye çıkartıldığını biz biliyoruz. Bu saldırılar sonrasında ana akım medyada ya da sosyal medyada görüşlerini açıkladığı için takibata uğrayan kişileri biliyoruz. Yine OHAL kapsamında ifade özgürlüğünün güvenlik gerekçeleriyle sınırlandırılabileceğine onlarca verebileceğimiz örnek var. Sadece Fransa’da değil Almanya’da, İngiltere’de, diğer Avrupa ülkelerinde bunun pek çok örneğini biz gördük.

Bu tür kanuni düzenlemeler Avrupa’da yapıldığı, mahkeme süreçleri hayata geçirildiği zaman bunlar ‘kamu düzenini temin etmek, vatandaşın can ve mal güvenliğini güvence altına almak için atılan adımlar’ olarak değerlendirilirken, benzer tedbirleri Türkiye aldığında nedense bu hemen ‘ifade ve basın özgürlüğünün ortadan kaldırılması’ olarak ifade edilmekte yahut yaftalanmaktadır. Bunu bizim kabul etmemiz mümkün değil, bu terörle mücadelede bir çifte standarttır.

İngiltere örneğinden de hareket edebiliriz, orada bırakınız terör eylemlerine katılmayı, terörü övmek dahi bir suçtur, yani doğrudan ya da dolaylı olarak herhangi bir yerde terörü övdüğünüz zaman da bu kanuni hükümler çerçevesinde dava konusu edilecek bir meseledir. Biz Türkiye’de 15 Temmuz darbesini geçirdik, 251 şehidimiz, 1193 gazimiz var. Ve biz bunları Avrupalı muhataplarımıza her seferinde ısrarla, detaylı bir şekilde anlatıyoruz. Aynı şekilde PKK terörünün yıllarca bu ülkeye yaptığı zararlar ortadadır. Bu terörle mücadelede de kararlılıkla sonuna kadar elbette gideceğiz, dolayısıyla burada aynı şey DEAŞ için söylenebilir, DHKP-C için ve diğer terör örgütleri için de söylenebilir. Dolayısıyla burada ‘ifade özgürlüğü’ söylemi üzerinden Türkiye’nin terörle mücadelesine gölge düşürmeye çalışan çevrelerin Türkiye’nin gerçeklerini daha iyi anlamaları gerektiğini bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Bir diğer önemli konu gündemimizde arkadaşlar, biliyorsunuz yeni, çok sıcak bir gelişme dün akşam yaşandı, New York’ta görülmekte olan Hakan Atilla Davasında jüri bir karar verdi. Bu skandal bir davanın skandal bir kararıdır, bundan daha öte bir anlamı yoktur. Baştan beri zaten bu davanın Türkiye’nin iç işlerine müdahale, Türkiye’nin iç siyasetini karıştırmaya dönük bir kumpas olduğu çok açık ve net idi. Hukuk adına utanç verici bir senaryo hayata geçirilmektedir şu anda. ABD yönetiminin, FETÖ’nün ABD sistemini, Amerikan hukuk sistemini kurduğu birtakım bağlantılar üzerinden kendi lehine istismar etmesine daha ne kadar müsaade edeceğini açıkçası biz de merak ediyoruz.

Burada mahkemenin seyrine baktığınız zaman, ortaya konan sözde delillere baktığınız zaman, sözde tanıklara baktığınız zaman, aslında baştan düşmesi gereken bir hukuk davası, bir mahkeme süreci söz konusu. Tanık olarak çıkartılan kişi ‘buradan çıkmak için her tür yalanı söylemek zorundayım’ diyor ve bu mahkemede dinletiliyor, mahkeme kayıtlarına giriyor.

İkinci sözde tanık olarak getirilen kişi bir eski FETÖ’cü polis memuru ve bu kişi kendisinin FBI’ın yardımıyla 50 bin dolar para almak suretiyle, aylık şu kadar yardım almak suretiyle bu sahte delilleri toplandığını, Amerika’ya getirdiğini açıkça itiraf ediyor mahkeme salonunda. Bütün bunlara rağmen bu dava bir şekilde yürüyor. Hukukçulara sorduğunuzda, bize değil Amerikan hukukçularına sorduğunuzda bunun bir hukuk skandalı olduğu açıkça ortada.

Daha da ilerisi var, şu anda bu davaya bakan hâkim daha 2 yıl önce, 3 yıl önce FETÖ’cü bir örgüt tarafından, kurum tarafından Türkiye’ye getiriliyor, Türkiye’de ağırlanıyor, misafir ediliyor, 300 bin TL’den fazla para harcanıyor gelişiyle, gidişiyle ilgili, burada konuşmalar yaptırılıyor ve bu kişi şu anda bu skandal davaya hâkim olarak bakıyor.

Şimdi bütün bunları alt alta koyduğunuzda, mahkeme sürecinde dile getirilen konulara baktığınızda, ortaya atılan iddialara baktığınızda, bunların açıkça Türkiye’nin içişlerine müdahale olduğu ortadadır, Türkiye’nin iç siyasetini karıştırmaya dönük bir kumpas olduğu ortadadır.

Şimdi tabi mahkeme süreci devam ediyor. Hâkimin dün yaptığı açıklamaya göre, 11 Nisan’da kararını açıklayacak, temyiz yolları açık, Hakan Atilla’nın avukatları tabii ki savunmalarını yapacaklar, temyiz yollarını takip edecekler. Biz de bu konuyu takip etmeye devam edeceğiz. Fakat bunun hakikaten hukuk tarihi açısından da, hukuk normları açısından da utanç verici bir siyasi operasyon olduğunu bir kez daha ifade etmemiz gerekiyor. Bu tür operasyonlar üzerinden Türkiye’ye zarar vereceğini düşününler varsa boşuna avunmasınlar, böyle bir şey söz konusu olmadı, olmayacak. Bugüne kadar denedikleri birçok şey, ortaya attıkları iddialar, asılsız ithamlar Türkiye’de bir karşılık bulmadığı gibi, bundan sonra bulmayacaktır. Çünkü milletimiz, halkımız oynanan oyunu açık ve net bir şekilde görmektedir.

Bir diğer önemli konu da, gene son dönemde İran’da yaşanan hadiselerle ilgili olarak bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın İran Cumhurbaşkanı Sayın Ruhani’yle bir telefon görüşmesi oldu, Dışişleri Bakanımızın mevkidaşıyla görüşmeleri oldu, istihbarat birimimiz zaten kendi mevkidaşlarıyla sürekli temas halindeler. Öncelikle Sayın Ruhani’nin de ifade ettiği gibi, vatandaşların İran’da meşru gösteri hakkı mahfuzdur; fakat mala, cana zarar gelecek şekilde, vandalizme varacak hareket ve eylemlerin kabul edilmesi elbette mümkün değildir.

Bizim için İran’ın istikrarı, barışı ve huzuru son derece önemlidir. Birileri dışarıdan İran’ı karıştırmaya çalışıyor ise, bunun ancak ters tepeceğini bir kez daha ifade etmemiz gerekir. Dışarıdan yapılan açıklamalarla, atılan tweetlerle İran toplumunun barışını, huzurunu bozmaya yönelik müdahaleleri kabul etmediğimizi bir kez daha buradan ifade etmek istiyoruz. İranlı yetkililer de zaten duruma hâkim olduklarını ifade ettiler. Meşru kurallar çerçevesinde bu sorunun da en kısa sürede İran’da aşılacağını bekliyoruz, ümit ediyoruz. Bu konuda tekrar ifade edeyim, dost ve kardeş bir ülke olarak, sınırdaş bir ülke olarak İran’ın barış, istikrar ve huzurunun temini ve devamı bizim için büyük önem arz etmektedir.

Bir diğer konu da arkadaşlar, gene son birkaç gündür Kerkük’te yaşanan hadiselerle ilgili bir hususu dikkatlerinize getirmek ve kamuoyumuzla da paylaşmak istiyorum. Kerkük’te bir dönemdir Türkmenlere yönelik bir dizi saldırıların yapıldığını biliyoruz, son olarak da biliyorsunuz Alaaddin Salihi bir silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Öncelikle kendisine Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum.

Kerküklü kardeşlerimiz öncelikle yalnız olmadıklarını bilsinler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, milleti onların yanındadır, yanında olmaya da devam edecektir. Biz hem Türkmen cephesiyle, hem Iraklı yetkililerle bu konuyu yakın bir şekilde takip ediyoruz.

Buradan çağrımız, beklentimiz de, Iraklı yetkililerinin, yani Irak hükümetinin bu saldırılarla ilgili derhal bir soruşturma başlatması ve bu saldırıların önlenmesine yönelik gerekli tedbirleri alması yönündedir. Biz de bundan sonra Kerkük’teki ve Irak’ın diğer bölgelerindeki Türkmen kardeşlerimizin yanında olmaya devam edeceğiz, bunu da özellikle ifade etmek istiyorum.

Soru: Soçi’de bir Suriye Ulusal Diyalog Kongresi gerçekleştirilmesi öngörülüyor. Öncelikle bu zirveye PYD’nin katılmayacağı konusunun netleştiğini söyleyebilir misiniz? İkincisi de, Türkiye zirveye hangi düzeyde katılım gerçekleştirecek? Öncesinde İran-Türkiye-Rusya arasında yeni bir zirve olmasını beklemeli miyiz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi bildiğiniz gibi Soçi’de 29-30 Ocak’ta yapılacak olan Suriye Ulusal Diyalog Kongresi daha önce Astana’da alınan bir kararın neticesi olarak yapılacak. Ve orada gene mutabık kaldığımız husus şudur: Bu kongreye davet edilecek kişilerin, grupların mutlaka 3 ülkenin de onayını almış meşru gruplar olmasıdır. Biz PYD meselesini çeşitli vesilelerle zaten ifade ettik, Sayın Cumhurbaşkanımız bizzat Sayın Putin’e bu konuyu ifade ettiler ve bildiğiniz gibi zannediyorum bir hafta, 10 gün kadar önce de Rusların bu konuda bir açıklaması oldu, Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi tarafından bizzat bu toplantıya PYD’nin davet edilmeyeceğini ifade ettiler.

Bu konudaki bizim tutumumuz, kararımız net. Rusya’nın, İran’ın da bu tutumu benimsemiş olması, paylaşmış olması elbette memnuniyet verici. Bu sadece biz istediğimiz için değil; o toplantının, yani kongrenin gerçekten doğru sonuçlar üretebilmesi açısından da büyük önem arz ediyor. Çünkü Suriye halkını hiçbir terörist grup temsil edemez. Suriye Kürtlerini de PYD ya da YPG temsil edemez. Biz PYD ve YPG’nin orada ne tür insan hakları ihlalleriyle, ne tür zulümlerle alan hâkimiyeti sağlamaya çalıştığını biliyoruz. Batı basını bunu görmek istemeyebilir, çünkü bu Amerika’nın planının bir parçası olarak hayata geçirilmiş bir uygulama. DEAŞ’la mücadele bahanesiyle PYD’ye verilen bu desteğin de artık meşru bir zemininin kalmadığını Amerikalılar kendileri de ifade etmekle birlikte hala bocalıyorlar bunu nasıl izah edecek ya da sürdüreceklerine ilişkin olarak.

Dolayısıyla Soçi’de yapılacak olan toplantıya Suriye halkının, Sünni, Türkmen, Arap, Alevi, Nusayri, Hıristiyan, Müslüman fark etmez, farklı grupların meşru temsilcilerinin katılması esastır ki bu toplantıda alınacak kararların da bir meşruiyeti olsun. Çünkü bunlar sahada bulunan aktörlerdir ve gerek anayasanın yeniden yazılması, gerek geçiş sürecinde atılacak adımlar, gerek insani yardımların ulaştırılması, gerek esirlerin mübadelesi, gerekse de yeni anayasanın yazılması ve seçimlere gidilmesiyle ilgili olarak bu meşru aktörlerin sürecin içinde yer alması büyük önem arz ediyor.

19-20 Ocak’ta yapılacak yüksek düzeyli memurlar toplantısında da 29-30 Ocak’ta yapılacak toplantının detayları, çerçevesi konuşulacak. Biz de tabi ki bu süreci takip edeceğiz. Şu anda planlanmış bir 3’lü liderler düzeyinde bir zirve söz konusu değil; ama büyük ihtimalle bir telefon diplomasisi söz konusu olacaktır önümüzdeki günlerde.

Soru: İki sorum olacak. Birinci sorum, son çıkan kanun hükmünde kararnameye ilişkin: 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sosyal medya üzerinden ve daha sonra da yine medya üzerinden yaptığı açıklamalar vardı. AK Parti cephesinden ve özellikle de tabi Düzce İl Kongresinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ismini söylemeden bu noktada eleştiriler geldi. Bu konuda sizin değerlendirmeniz nedir?

İkinci sorum da, 2018’in girmesiyle birlikte Ankara kulislerinde çokça konuşulan bir konu, acaba kabine değişikliği var mı? 18 bakanın gideceğine ilişkin bazı haberler ifade ediliyor. Bu konuda yorum alabilir miyiz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Birileri gene toto-loto yapıyor. Şu anda gündemimizde bir kabine değişikliği söz konusu değil, yani şu anda gayet iyi işleyen bir hükümet var, ülkenin meselelerine hakim, ekonomiden güvenliğe, enerjiden kültür ve diğer eğitim alanlarına kadar gece-gündüz çalışan bir hükümetimiz söz konusu. Şu anda böyle bir şey söz konusu değil, yani gündemimizde böyle bir şey yok.

İlk sorunuzla ilgili olarak da, gerekli açıklamaları zaten Sayın Cumhurbaşkanımız yaptılar, bizim Sudan, Çad, Tunus ziyaretimiz sırasında bildiğiniz gibi bu konu ilk gündeme gelmiş idi. Orada gazetecilere yaptığı açıklamada da çıkartılan KHK’da böyle bir muğlaklığın olmadığını, bunun sadece 15 Temmuz olaylarıyla sınırlı olduğunu ve sadece sivillerle ilgili olduğunu kendileri zaten ifade ettiler. Zaten ifadeyi okuduğunuz zaman da böyle bir spekülasyona yol açabilecek bir durum söz konusu değil.

İşin ilginç yanı, 1,5 sene önce zaten resmi görevlilerle ilgili çıkartılan bu yasanın benzerinin sivillerle ilgili çıkartılması neden bu kadar büyük bir tartışmaya yol açtı, ona bir bakmak lazım. Yani birtakım spekülasyonlar üzerinden konu başka yerlere taşınmak istedi. Sayın Cumhurbaşkanımız yaptığı açıklamalarla bunu bir doğru çerçeveye oturttu. Ayrıca Parti Sözcümüz Mahir Ünal Bey de bu konuda gerekli açıklamaları yaptı. Yani o çerçeveyi esas aldığımız zaman konunun böyle bir spekülatif, böyle istismara açık bir mevzu olmadığı kendiliğinden zaten anlaşılacaktır. Şimdi bizim önümüzde birçok konu var, yani 2018’e girdiğimiz şu dönemde uğraşmamız gereken birçok konu var, bunlara yoğunlaşmakta fayda var. Dediğim gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın çizdiği çerçeve, Parti Sözcümüzün çizdiği çerçeve zaten bellidir, bunlara benim ilave edeceğim yeni bir şey yok.

Soru: Rusya’yla imzalanan S400 anlaşmasından sonra Türkiye’de Rus askerinin konuşlandırılması gibi bir plan gündemde mi? Ve Sayın Cumhurbaşkanı Fransa ziyaretinde Fransa’yla Türkiye arasında bir savunma sistemleriyle ilgili bir gündem başlığı olacak mı?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi S400 savunma sistemleri bildiğiniz gibi bir komple sistemden bahsediyoruz, yani sadece bataryaları getirip füze sistemini buraya kurmuyorsunuz; aynı zamanda bunun bir eğitim süreci var. Ortak eğitim, ortak üretim süreçleri de olacak ileriki aşamalarda. Şimdi asker konuşlanması diye bir şey söz konusu değil, onu ifade edeyim. Ama teknik işbirliği, bilgi paylaşımı ve eğitim anlamında tabi ki bir trafik olacaktır. Yani şu anda da bir trafik zaten var, bunların eğitimini alacak bizim teknisyenlerimiz, askerlerimiz oraya gidecek, onların teknisyenleri buraya gelecek. Ama bunu bir ‘Rus askerinin Türkiye’de konuşlanması’ gibi ifade etmek doğru olmaz, böyle bir şey söz konusu değil.

Bu vesileyle ben şunu da ifade edeyim: Bu S400’le ilgili tabi birçok spekülasyon yapıldı, yapılıyor, işte ‘neden Türkiye oradan aldı, başka yerden almadı’ vesaire diye, işte ‘Türkiye’nin amacı ne?’ Bakın, Sayın Cumhurbaşkanı başbakanken Patriot füzelerinin alınmasıyla ilgili olarak, Savunma Sanayi Müsteşarlığı İstişare Heyetinin Başkanı olarak 6-7 yıl boyunca bu konunun müzakerelerini bizzat kendisi yürüttü. Ve o uzun süren müzakereler sonucunda Amerikalıların bize söylediği, biz size bu Patriotları şu fiyat üzerinden veririz, ama teknoloji transferi, ortak üretim söz konusu olamaz.

Şimdi bakın, bu iyi okunması gereken bir sonuçtur. Şimdi biz hem NATO’da müttefikiz, hem stratejik ortağız diyoruz, fakat Türkiye’nin ulusal güvenliği söz konusu olduğunda bakıyorsunuz bu teknoloji paylaşımı ya da kritik konularda işbirliği, işbirliğinin derinleştirilmesi konusunda farklı tavırlar içerisine giriliyor. Şimdi eğer o Patriot müzakereleri tamamlanmış olsaydı biz bugün Patriot füzelerini almış olacaktık. Ve burada biz kendi ulusal çıkarlarımızı öncelemek durumundayız, yani onun, bunun yaptığı yorum, tepki vesaireden önce, kendi ulusal çıkarlarımızı esas almak zorundayız.

Bakın, şurada 6-7 yıldır devam eden bir Suriye savaşı var ve bu savaşın ortasında bildiğiniz gibi geçen yıl ve 1,5 yıllık süre içerisinde Patriot füzelerini Amerikalılar Türkiye’den çektiler, şu anda sadece İspanyolların füzeleri var burada ve bunlar savunma füzesi. Bakın biz bu füzelerle gidip kimseyi vurmuyoruz, öyle bir imkânınız yok. Bunlar Türkiye’nin sınırlarını, Türkiye’nin şehirlerini korumak için kurulan sistemlerdir. Dolayısıyla burada bizim bir başka ülkeye yönelik herhangi bir kötü amaçlı niyetimizin olması zaten söz konusu değil. Türkiye’ye gelebilecek saldırılara karşı bir savunma sistemidir bu. Dolayısıyla bunun etrafında yürütülen bu spekülasyonlar aslında Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durabilen, savunma sanayini güçlendiren bir ülke olmasından kaynaklanan rahatsızlıkla ilgilidir.

Bu çerçevede ikinci sorunuza da geleyim; biz meseleye geniş bir perspektiften bakıyoruz. Yani sadece işte ‘Rusya’yla bu anlaşmayı yaptık, oradan yürüyelim’ diye bir şeyimiz yok. Nitekim bu çerçevede Eurosam’la, yani bir Fransız-İtalyan konsorsiyumu olan, ortaklığı olan Eurosam’la da bildiğiniz gibi geçen ay bir mutabakat zaptı imzalandı, yani onların da füze sistemini, savunma sistemini almayla ilgili bir çalışma başlatıldı. Yarın tabi ki Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın Macron’la yapacağı görüşmede bu konuyu da değerlendirecekler.

Dolayısıyla bizim S400’le ilgili tasarrufumuzu, ‘bakın işte Rusya’ya yaklaştı, oradan uzaklaştı, buradan uzaklaştı’ gibi yorumlarla gölgelemeye çalışmalarını kabul etmemiz mümkün değil. Yani bu küreselleşme çağında, ilişkilerin son derece girift hale geldiği, doğu, batı, kuzey, güney kategorilerinin son derece geçişken hale geldiği bir dönemde Türkiye’nin ulusal çıkarlarını korumak için sadece tek bir ittifak bölgesiyle işbirliği yapmasını beklemek bir kere hakkaniyetle de bağdaşmaz, gerçeklerle de bağdaşmaz; bunu bütün ülkeler yapıyorlar zaten. Doğru olan da zaten bizim ulusal çıkarlarımız çerçevesinde bu kararları egemen bir devlet olarak kendimizin vermesidir.

Nitekim NATO Genel Sekreteri de bu konuda açıklama yaptı daha önce biliyorsunuz, ‘egemen bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi tasarrufudur’ dedi. Yani dolayısıyla ‘NATO sistemiyle telifi mümkün değil’ gibi spekülasyonların da bir gerçekliği olmadığını ifade edeyim. Son tahlilde bu bir savunma sistemidir, Türkiye’nin buna ihtiyacı vardır. Diğer alternatifler eğer bizim çıkarlarımız açısından uygun hale gelirse bunları her an her zaman değerlendiririz.

Soru: Bazı haberler yer aldı, özellikle muhalefetin de eleştiri noktalarından biriydi kanun hükmünde kararnamelere ilişkin,’ yasalarla düzenlenebilecek bazı uygulamaların da KHK’yla çıkarıldığı’ eleştirisi. Bundan sonra çıkarılacak KHK’larda sadece terörle mücadele ve devletin güvenliğine dönük düzenlemelerin yapılacağına ilişkin bazı haberler var. Böyle bir karar alındı mı, bundan sonraki KHK’lardaki çerçeve bu mu olacak acaba?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Bakın, şu ana kadar OHAL çerçevesinde çıkartılan bütün KHK’lar devletin kendi işleyişiyle ilgilidir. Sayın Başbakanımız da daha önce bir defa ifade etmişti bunu, yani bu vatandaşa, millete dönük değil ya da iş çevrelerine veya farklı kesimlere değil, devletin kendi işleyişine ilişkin kanunlardan bahsediyor, öncelikli hedefi bu KHK’ların. Neden? Süreç hızlı ilerlesin, şu OHAL’in etkilerini, yani 15 Temmuz darbesi sonrası ortaya çıkan olağanüstü halin bütün unsurları bertaraf edildikten sonra elbette bu kanunlar Meclise gelecek sonunda, zaten yasal olarak bu gerekli bir şey. Dolayısıyla bundan sonra çıkacak KHK’lar da eninde sonunda Meclise gene onaylanmak için gelecek, burada zaten bir tereddüt ya da bir muğlaklık söz konusu değil.

OHAL’in süresi ne kadar daha uzatılır, bu ihtiyaçlara göre değerlendirilir. Biliyorsunuz 3 aylık değerlendirmeler yapılıyor ve bunlar en üst düzeyde istişareler neticesinde karara bağlanan konulardır. Yani Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında hem Bakanlar Kurulunda, hem bir yönüyle MGK’da, hem diğer mecralarda bu konu enine boyuna istişare edildikten sonra karara bağlanmaktadır, bundan sonraki uygulama da bu şekilde olacaktır. Bu KHK’ların dediğim gibi tekrar Meclis’e gelmesinin önünde bir engel yok, tam tersi bir kanun zorunluluk bu, o yönde vatandaşımız herhangi bir endişe içerisinde olmasın.

Soru: Mor Beyin nedeniyle ByLock mağdurlarının yeniden işe iadeleri için yeni bir KHK çıkacağı ifadesi vardı. Bu anlamda onların işe iadesi, HSK 10 hakim-savcıyı işe iade etti. Bir KHK’yla mı olacak, yoksa yine o savcılık kağıtları geçerli mi olacak?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi biliyorsunuz bu Mor Beyin meselesinden önce de bununla ilgili bir mekanizma vardı, bir komisyon var biliyorsunuz. Yani 15 Temmuz sonrasında KHK’larla işinden atılan, uzaklaştırılan, kovuşturmaya tabi tutulan kişiler bu komisyona başvurabiliyorlar. Bu mekanizma zaten mevcut şu anda... İadeler de gene benzer şekilde bir KHK çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla bundan sonrakiler de gene bu çerçevede eğer gerektiriyorsa ki büyük ihtimalle gerektirecektir bu durumda, çünkü belli sayıdan insandan bahsediliyor işte bu meseleyle ilgili olarak, yani bunlarla ilgili de gerekli düzenlemeler yapılacaktır.

Soru: Siz de bir sayıdan bahsettiniz, bu sayılar ne kadar acaba, Mor Beyin mağduru olup da kamudan ihraç edilenlerin sayısı nedir?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi onunla ilgili Ankara Başsavcılığı bir açıklama yapmıştı daha önce biliyorsunuz. Tabii bu şimdi bir yönüyle yargıyı da ilgilendirdiği için benim şu anda kesin olarak şudur diye bir küsuratlı bir rakam vermem söz konusu değil, orada savcılığın verdiği rakamı esas almakta fayda var.

Soru: 19 Ocak’ta sona eriyordu OHAL’in süresi. Acaba bir uzatma söz konusu olabilir mi? Bu yöndeki değerlendirmeler ne durumdadır?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Dediğim gibi bunun değerlendirmeleri gene yapılır, önümüzdeki hafta bir Bakanlar Kurulu toplantımız olacak Sayın Cumhurbaşkanımızın Başkanlığında, orada bu değerlendirilir ve bunun kararı alınınca zaten sizinle de paylaşırız.

Soru: İzninizle ben Kudüs konusunda bir soru yöneltmek istiyorum. Daha önce üç aşamalı bir plandan bahsedildi; Filistin’in daha çok ülke tarafından tanınması, yine Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak daha çok ülke tarafından tanınması, bunun kabul edilmesi ve Filistin’e yönelik ekonomik destek arttırılması yönünde. Bu hangi aşamadadır planlar? Önümüzdeki süreçte bunlara ilişkin somut yeni bir toplantı ya da görüşme trafiği söz konusu olur mu?

Bir de, Sayın Cumhurbaşkanının Trump ile önümüzdeki süreçte bir telefon görüşmesi, gerek bu konuda, gerekse son olarak Hakan Atila davası kapsamında bir görüşmesi planlanıyor mu?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi bu Amerikan yönetiminin Kudüs’le ilgili aldığı tek taraflı karar gündeme geldiğinde Sayın Cumhurbaşkanımız bir yol haritası ortaya koymuştu zaten ve hamdolsun başarılı bir şekilde bu plan, yani hem bizim İslam İş Birliği Teşkilatını Olağanüstü Zirveye çağırmamız, hem BM Güvenlik Konseyi’nde, ardından Genel Kurulunda yapılan oylamalar bu planın başarılı bir şekilde hayata geçirilmesini sağladı.

Bunun bir parçası olarak da şimdi öncelikli olarak bir kere Filistin’i devlet olarak ya da Filistin Devletini tanıyan ülkelerin arttırılması yönündeki çalışmalarımız devam ediyor. İkinci olarak, Kudüs’ün Filistin Devletinin başkenti olarak tanınmasıyla ilgili çalışmalar devam ediyor. Bir üçüncü diyelim, siz üç dediniz, ama aslında dört ya da üç de sayılabilir. Kudüs ve Harem-i Şerif’in, yani özellikle de Harem-i Şerif’in tarihi ve dini statüsünün korunmasıyla ilgili tedbirlerin alınması noktasında zaten İslam İş Birliği Teşkilatında bir karar alınmış ve bu da sonuç bildirgesine yansıtılmıştı. Yaklaşık 1,5 yıl önce Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında yapılan Olağan İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesinde Harem-i Şerif ve etrafındaki tarihi binaların korunması, restore edilmesi ve bunların ziyareti vesaireyle ilgili bir karar zaten alınmıştı. İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesinde birkaç fon vardı, bunların birleştirilip buraya teksif edilmesiyle ilgili bir karar zaten alınmıştı, şimdi bunlar da hayata geçirilecek. Özellikle bu noktada Ürdünlülerle yakın temas içerisindeyiz, çünkü bildiğiniz gibi Kudüs’teki vakıfların korunması, tedviri, yönetimi Ürdün’e verilmiş durumda.

Bir üçüncü ayağı ya da dördüncü ayağı da, Kudüs ve civarında yaşayan Filistinlilerin ekonomik olarak güçlendirilmesi meselesi. Çünkü bildiğiniz gibi onlar hakikaten büyük zorluklar içerisinde yaşıyorlar, yani her gün İsrail askerlerinin tacizlerine maruz kalmıyorlar, aşağılamalarına maruz kalmıyorlar, aynı zamanda sistematik bir şekilde ekonomik güçleri ortadan kaldırılmak isteniyor. Yani ne yapıyorlar? Zeytin ağaçlarını söküyorlar, limon ağaçlarını söküyorlar, yüzlerce yıldır tarım yaptıkları topraklardan onları kovmaya çalışıyorlar. Tabi ki bunlara karşı bizim Kudüs ehlini, Kudüs ahalisini ekonomik anlamda desteklememiz, güçlendirmemiz hem siyasi, hem de ahlaki bir sorumluluktur. Bu yönde Sayın Cumhurbaşkanımızın çeşitli çağrıları da olmuştu, bu fonlarla birlikte bu ekonomik takviye güçlendirme planını da hayata geçirmeye devam edeceğiz bundan sonra.

Trump’la ilgili olarak da, en son bildiğiniz gibi 24 Kasım’da bir telefon görüşmesi olmuştu, önümüzdeki günlerde yine olabilir. Şu anda kesinleşmiş şu gün yapılacak bir telefon görüşmesi söz konusu değil; ama liderler her zaman çeşitli konularda istişare etmek için görüşürler. Önümüzdeki günlerde de böyle bir telefon trafiği olabilir.

Soru: İçişleri Bakanının dün Emniyet görevlilerine uyuşturucuyla mücadele noktasında çok sert bir talimatı oldu, bu da hukuk devleti bağlamında bir tartışmaya yol açtı. Bu talimatı ya da bu açıklamayı siz nasıl değerlendiriyorsunuz? İkincisi de; İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in bir iddiası var, sivillere birtakım kamplarda silahlı eğitim verildiğine dair Tokat ve Konya örnekleriyle. Bir de son sorum; Dışişleri Bakanı ve ardından Parti Sözcüsü bu çözüm süreciyle ilgili açıklamalar yaptılar sorular üzerine. PKK’nın koşulsuz silah bırakması koşuluyla yeniden bir barış sürecinin başlatılabileceğine dair bir mesaj mıydı bu?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi öncelikle İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu’nun dünkü ifadesi terörle mücadele ve uyuşturucuyla mücadele bağlamında bir kararlılık ifadesidir. Hukuki çerçevenin dışına çıkan bir açıklama asla değildir. Orada Emniyet görevlilerine konuşuyor ve ‘uyuşturucu gibi bizim nesillerimizi zehirleyen bir belaya karşı en kararlı şekilde mücadeleyi devam ettirin’ çağrısı yapıyor orada. Şimdi o bir kararlılık ifadesidir. Buna siz sert dersiniz bilemem, ayrı. Ama hem terörle mücadelede, hem uyuşturucuyla ve diğer suç türleriyle mücadelede bir kararlılık ifadesi var ve bunu dediğim gibi Emniyet görevlilerine söylüyor, yani kararlı olun, üzerine gidin. Bunu başka yerlere çekmek, yani işte buradan her önüne gelene bir infaz yetkisi veriliyor falan filan gibi noktalara çekmek ancak kötü niyetle izah edilebilir, ifade edilebilir. Yani burada bu mücadelede kararlılık vurgusu son derece önemlidir ve bunun devam ettirilmesi, aynı şey terörle mücadele için de geçerli.

Dolayısıyla oradan sizin ikinci sorunuza geleyim, yani bir Partinin Genel Başkanının yaptığı, işte silahlı kamplar iddiası da bir kere gerçeklerle uzaktan-yakından ilgisi olmayan, spekülatif, halkı kaosa ve infiale sevk etmeyi amaçlayan bir açıklamadır, onu da açkı bir şekilde ifade edeyim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir hukuk devletidir ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının can ve mal güvenliğini kimlerin sağlayacağı çok açık bir şekilde ifade edilmiştir. Burada hiç kimsenin kalkıp kendi başına ‘biz şöyle bir örgüt kurduk, böyle bir kamp kurduk, biz güvenlik sağlayacağız’ vesaire gibi bir pozisyona yönelmesi söz konusu dahi olamaz. Bunlar kanunlar çerçevesinde kimler tarafından ifa edileceği son derece belli olan görevlerdir. Üstelik bu iddialar ortaya atılıyor, ama bunu temellendirecek hiçbir delil vesaire de görmüş değiliz.

Yani kulaktan dolma bu bilgilerle, bunu bir adeta korku propagandası haline getirerek vatandaşlarımız tedirgin edilmek isteniyor. Bu açıklamaları yapanların niyetlerinin ne olduğunu az-çok tahmin edebiliyoruz. Bir kere doğru gerçeklerle hareket etmekte fayda var. Tekrar ifade ediyorum; Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve kanunlar neyi emretmişse, hangi çerçeveyi çizmişse, güvenlik görevlilerimiz de o çerçevede görevlerini büyük fedakarlıklarla ifade etmektedirler.

Son sorunuza gelecek olursam; şu anda Türkiye terörle mücadelede son derece başarılı bir sınav vermektedir. Bakın 2017 yılında bütün teşebbüslere rağmen içeriden-dışarıdan Türkiye güvenlik noktasında, terörle mücadele noktasında çok ciddi mesafeler kat etmiştir. İşte bunun sonuçlarını da biz nerede gördük? Ekonomide gördük, turizmde gördük ve diğer alanlarda gördük. Dolayısıyla şu anda terörle mücadele aynı bu çerçevede kararlılıkla devam ettirilecektir. Bunun dışında konuyu başka bir yere çekmeye çalışmanın bir anlamı yoktur.

Tabii ki terörle mücadelenin nihai amacı nedir? Terörü bitirmektir. Terör eğer silahla devam edeceği anladığı dilden konuşulur ve bu gerekli cevaplar verilir. Dolayısıyla bu tür spekülatif yorum, şu anda böyle bir şey de söz konusu değil zaten. Spekülatif yorumlar üzerinden Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığını zayıflatmaya yahut gölgelemeye dönük spekülasyonlardan da uzak durmakta fayda var.

Soru: Sizin basın toplantılarınızda çokça mesaj geldiği için soruyorum; Sayın Cumhurbaşkanımız aslında 2017’de ‘gündemimizde yok’ demişti; ama hükümetin gündeminde 2018’de bedelli askerlik var mı?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Ben Cumhurbaşkanımızın söylediğini aynen tekrar edeyim burada; şu anda böyle bir şey gündemimizde yok.”