Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

20.07.2017

“15 Temmuz’un sene-i devriyesinde, Başbakanlık, Aile Politikalar Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığımız, İçişleri Bakanlığımız başta olmak üzere ilgili bütün bakanlıklarımız ve kurumlarımız yoğun bir çaba ile bu faaliyeti gerçekleştirdiler. Aynı zamanda bildiğiniz gibi AK Parti Genel Merkezi ve Parti Sözcüsü Mahir Ünal Bey’in de koordinasyon noktasında sağladığı katkılarla hakikaten çok güzel bir çalışma yapıldı. Bu vesileyle katkı sağlayan Cumhurbaşkanlığındaki ekiplerimize ve ilgili bütün kurumlarımıza teşekkür etmek istiyorum.

Bu vesileyle aslında biz 15 Temmuz’un sene-i devriyesinde milletimizin demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı ve istiklali konusundaki kararlılığını bir kez daha net bir şekilde görmüş olduk. Bir çağrıyla sokaklara dökülen milyonlar 1 yıl sonra bu hain FETÖ darbe girişimini tekrar lanetlediler ve istiklallerine ve istikballerine kararlı bir şekilde sahip çıkacaklarını bütün dünyaya bu vesileyle tekrar ilan etmiş oldular. Bu vesileyle ben tekrar 15 Temmuz şehitlerimize Allah’tan rahmet, gazilerimize acil şifalar diliyorum.

İkinci önemli konumuz, bildiğiniz gibi dün Sayın Cumhurbaşkanımızın onayladığı yeni kabine... Sayın Başbakanımızın Sayın Cumhurbaşkanına arzından sonra onaylanan, tensip buyurulan yeni kabinenin ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum.

Tabii Sayın Başbakanımızın yaptığı istişareler neticesinde Cumhurbaşkanımıza sunduğu bu kabineyle ilgili birçok yorum yapıldı, yapılıyor. Sayın Başbakanımızın AK Parti geleneğini ve Cumhurbaşkanımızın aslında bu tür değişikliklerde, revizyonlarda temel ilkesi; hep ‘süreklilik içinde değişim, değişim içinde süreklilik’ ilkesi olmuştur. Aslında bu kabine de, hem aynı zamanda bir süreklilik ve değişim kabinesi olarak da ifade edilebilir. Mevcut tecrübeleri yeni arkadaşlarımıza, yeni bakan arkadaşlara aktaran, yeni bir kan tazelenmesiyle de hizmetleri daha etkin hale getirmeyi hedefleyen bir kabine var. Tabii 2019 seçimlerine giderken izlenecek politikaların; ama asıl ondan önemlisi de 2023 hedefleri çerçevesinde bu kabinenin ülkemize hayırlı olmasını, daha büyük hizmetler vermesini diliyoruz.

İç güvenlikle ilgili bildiğiniz gibi arkadaşlar, uzun bir süredir devam eden PKK terörüyle mücadele, DEAŞ terörüyle mücadele ve FETÖ’yle mücadele de yoğun bir şekilde devam ediyor. Gerek İçişleri Bakanlığımız, gerek Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, gerekse yargı mensuplarımızın tam bir koordinasyon içerisinde özveriyle yürüttükleri bu çalışmalar neticesinde bugün ülkemiz 15 Temmuz’a nispetle 1 yıl öncesine kıyasla çok daha emniyette, güvenli bir ülke konumundadır.

Uyuşturucuyla mücadele de bu başlıklar altında ele alınması gereken önemli bir konu. Son dönemde Sayın Cumhurbaşkanımızın bizzat direktif ve talimatlarıyla tekrar yakından takip edilen bu konuda da mesafe alınmaya başladığını ifade edebilirim. Özellikle gençlerimizin uyuşturucudan korunması noktasında Hükümetimizin aldığı birçok tedbir var. Ama bunların başarılı bir şekilde hayata geçirilebilmesi için ailelerin, gençlerin, ilgili kurumların, okulların ve diğer kurumlarımızın da bir hassasiyet göstermesi, bir çaba içerisinde olması gerekiyor. Buradaki işbirliği son derece önemli… Tabii uyuşturucu deyince PKK terör örgütünden bağımsız da bunu düşünemeyiz. Bildiğiniz gibi bu terör örgütünün önemli finans kaynaklarından bir tanesi de uyuşturucu ticaretidir. Buna da çok ciddi darbeler vurulmaya başlandığını söyleyebilirim.

Tabii PKK terörü dediğimizde bu hadise maalesef ülkemizin başında bir bela olmaya devam ediyor ve maalesef dünya, özellikle Batılı dünya, Batı demokrasileri de PKK terörünü görmezlikten gelmeye devam ediyorlar. Bildiğiniz gibi en son genç bir öğretmenimiz Necmettin Yılmaz’ın şehit edilmesi neticesinde hepimiz yine büyük bir hüzne boğulduk. Bu vesileyle genç öğretmenimize tekrar Allah’tan rahmet diliyorum, ailesine, hepimize sabırlar diliyorum.

Batı basını, Batı yetkilileri Türkiye’ye her seferinde demokrasi, insan hakları, özgürlükler konusunda nutuk atmaya çalışan Batılıların yine bu PKK terörü karşısında büyük bir sessizlik içerisinde, utanç verici bir sessizlik içerisinde olduğunu gördük. Bunu bir vaka-i adiye gibi değerlendirip üzerini örtmeye çalıştıklarını görüyoruz. Tabii Türk milleti bunu unutmuyor; burada kimin dost, kimin düşman, kimin nerede Türkiye’nin yanında, kimin nerede Türkiye’nin karşısında olduğunu da çok açık, net bir şekilde görüyor. Terörle mücadele, PKK terörü, DEAŞ terörü, FETÖ terörü ve diğer terör örgütlerine karşı mücadelemiz bundan sonra da çok yoğun bir şekilde devam edecek.

Ben bu vesileyle dün Cumhurbaşkanımızın yaptığı bir telefon görüşmesine atıfla, Cumhuriyet Halk Partisi Tunceli milletvekili Sayın Gürsel Erol’a da bu vesileyle tekrar teşekkürlerimizi iletmek istiyorum. Kendisinin Mecliste yaptığı konuşma hakikaten bugün Türkiye’nin teröre karşı sahip olması gereken net milli, yerli, tavizsiz duruştur. Bundan dolayı da Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın Erol’u arayarak kendilerine teşekkür etmişlerdir.

Bizim siyasi aidiyetleri bir kenara, siyasi görüşlerimizi bir kenara bırakarak terör karşısında yekvücut olmamız açısından önemli bir tablo olduğunu ifade etmeliyim. Terörle mücadele konusunda Cumhurbaşkanımızın kararlı ve tavizsiz tavrı zaten bilinmektedir. Bu konuda ilgili güvenlik birimlerimizin, Başbakanlığın, İçişleri Bakanlığımızın bütün çalışmalarının yanında olduğumuzu bu vesileyle bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Burada bir konuyu daha 15 Temmuz’un sene-i devriyesi olması münasebetiyle de dikkatinize getirmek isterim. O da şudur: 15 Temmuz darbesinden sonra FETÖ’cü darbecileri güvenlik birimlerimizden, yani Türk Silahlı Kuvvetlerinden ve İçişleri, Emniyet, Polis Teşkilatından temizlemek için önemli bir çalışma başlatıldı biliyorsunuz. Bu temizlik harekatı yapılırken çeşitli mahfillerde, kaynağının neresi olduğu da az-çok belli olan çeşitli mahfillerde Türkiye’nin bundan sonra güvenlik noktasında zaaf yaşayacağı, özellikle NATO güvenlik sistemi içerisinde ‘artık güvenilir bir partner olmayacağı’ yönünde birtakım spekülasyonların, haberlerin dolaşıma sokulduğunu gördük.

Bir yıl sonra baktığımız zaman, tam tersine bu temizlikten dolayı güvenlik birimlerimizin zaafa uğramadığını, tam tersine FETÖ’cü hainlerden temizlendikçe Türk Silahlı Kuvvetlerimizin ve polis teşkilatımızın emniyeti ve güvenliği sağlama konusunda çok daha etkin bir noktada olduğunu gördük. Yani FETÖ’den temizlendikçe emniyet birimlerimiz aslında asli vazifelerine geri dönmüş bulunmaktalar ve bugün de özverili bir şekilde, kahraman bir şekilde bu güvenlik mücadelesini devam ettiriyorlar.

Bugün aynı zamanda biliyorsunuz 20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekâtının yıl dönümü. Biraz önce Sayın Cumhurbaşkanımızın konuyla ilgili mesajını da yayınladık, sizlerle paylaştık. Bildiğiniz gibi bugün Sayın Başbakanımız da oradalar, törenlere katılıyorlar. Aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Sayın Fahri Kasırga Bey de törenlere katılmaktalar. Bu hem Kıbrıs Harekâtının 43. yıl dönümü olması münasebetiyle bizim önem verdiğimiz bir anma günüdür; ama aynı zamanda özellikle bugün üst düzeyde temsil edilmemizin bir sebebi de Kıbrıs halkının yanında olduğumuzu bir kez daha vurgulamaktır.

Bildiğiniz gibi İsviçre’de devam eden Kıbrıs görüşmelerinden arzu edilen netice maalesef hâsıl olmadı. Burada Türk tarafı, bütün BM yetkililerinin ve bütün uluslararası gözlemcilerin de ittifaken söylediği gibi, hakikaten çok yapıcı bir tutum içerisinde oldu. Baştan beri, ta 2004’teki Bürgenstock görüşmelerinden beri, Annan Planının referanduma götürülmesinden beri Sayın Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu bir ilke vardı, ‘biz Kıbrıs müzakerelerinde hep bir adım önde olacağız’ dedi ve 13-14 yıldır bu tutum değişmedi aslında. Fakat maalesef bizim bütün bu yapıcı tutumuza ve yaratıcı fikirler üretme çabamıza rağmen, Rum tarafının yapıcı olmayan yaklaşımları nedeniyle arzu edilen neticede elde edilemedi. Fakat bu, Kıbrıs konusunun kapandığı anlamına gelmiyor. Biz Kıbrıs halkının yanında olmaya devam edeceğiz.

Bakın, Annan Planını referandumda Rum tarafı ret ettiği halde, Kıbrıs Türk tarafına dönük yaptırımlar maalesef uygulanmaya devam etti. 13 yıl sonra biz tekrar aynı noktaya geldik, bu müzakerelerden gene Rum tarafının yapıcı olmayan tutumları nedeniyle, uzlaşmaz tutumları nedeniyle bir neticede alınmadı. Ama Kıbrıs Türk tarafına yönelik izolasyonlar, yaptırımlar hala devam ediyor.

Uluslararası topluma buradan çağrımız, artık bu yeni gerçekler ışığında bu izolasyonların ve yaptırımların tamamen kaldırılmasıdır. Kıbrıs Türk tarafı burada BM parametreleri çerçevesinde son derece yapıcı bir tutum sergilemiştir, Türkiye bu konuda, güvenlik, garantiler ve diğer konularda son derece yapıcı bir tutum içerisinde olmuştur. Artık bütün bu gerçekler ışığında Kıbrıs Türk tarafına dönük bu izolasyonların kaldırılmasının zamanı çoktan gelmiştir. Bu konuda uluslararası topluma çağrımızı bu vesileyle tekrar yeniliyoruz.

Bir diğer önemli konu, bildiğiniz gibi Musul’un DEAŞ’tan kurtarılması. DEAŞ terörüyle mücadele kapsamında geçtiğimiz haftalarda Musul’da önemli bir gelişme oldu ve Musul şehri DEAŞ’tan hemen hemen tamamen temizlendi. Bundan duyduğumuz memnuniyeti ben de bir kez daha ifade etmek istiyorum. Bildiğiniz gibi dün de Sayın Başbakanımızın Sayın Abadi’yle bir telefon görüşmesi oldu, hem tebrik ettiler, hem de orada önemli bir hususun altı çizildi. O da, ‘Musul’un yeniden inşası sürecinde Türkiye’de olarak biz uluslararası toplumla beraber üzerimize düşen sorumluluğu yüklenmeye hazırız.’ Sayın Abadi’nin de ifade ettiği gibi, Musul’un yeniden inşası, güvenliğinin sağlanması, altyapı-üstyapı yatırımlarının tamamlanması için ciddi bir uluslararası işbirliğine ihtiyaç bulunmaktadır. Biz Türkiye olarak bu sürecin içerisinde yer almaya hazır olduğumuzu ifade ettik. Sayın Abadi de Sayın Başbakanımızla yaptığı görüşmede bundan memnuniyet duyacaklarını iade ettiler. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte de Irak makamlarıyla bu konularda yakın temas içerisinde olacağız.

Tabii bu DEAŞ terörüyle mücadele bağlamında bir diğer önemli durak Telafer; orada DEAŞ tehdidi devam ediyor. Şu anda Irak Ulusal Güçleri Telafer’e dönük operasyonlarını sürdürüyorlar. Biz orada Irak Ulusal Güçlerinin ve diğer Irak güvenlik birimlerinin Telafer’e girmesinin, Haşdi Şabi’nin oraya sokulmamasının önemini bir kez daha bu vesileyle ifade etmek istiyoruz.

Irak bağlamında tabii bir de Kuzey Irak Kürt Yönetiminin bir bağımsızlık referandumu konusu var. Onu da bildiğiniz gibi daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmiştik. Bu referandum kararının yanlış olduğunu, geri dönülemez birtakım sonuçlara yol açabileceğini tekrar buradan hatırlatmak ve Kürt Bölgesel Yönetimi yetkililerine bu karardan geri dönmeleri gerektiğini tekrar hatırlatmak istiyoruz. Çünkü ne Irak bağlamında, ne bölgesel ve uluslararası anlamda bu referandumun bir yere varması, bir netice hasıl etmesi mümkün değil. Bunun yerine tamiri mümkün olmayan birtakım hasarların, hataların yapılmaması için de umarız Irak Kürt yöneticileri burada bu kararı gözden geçirirler ve bu referandum kararından vazgeçerler.

Bir diğer önemli konu, bildiğiniz gibi bu hafta sonu Pazar günü Sayın Cumhurbaşkanımızın bir Körfez turu olacak. Bu özellikle Körfez ülkeleriyle Katar arasında yaşanan kriz bağlamında Sayın Cumhurbaşkanımız önce Suudi Arabistan’ı ziyaret ederek Suud Kralı Selman Bin Abdülaziz’le görüşecekler, ardından Kuveyt’e geçerek Kuveyt Emiriyle görüşecekler. Daha sonra da Katar’a geçerek Katar Emiriyle görüşmelerini yapacaklar.

Biliyorsunuz bu krizin başından beri Türkiye hep yapıcı bir tutum içerisinde oldu, sorunun müzakere yoluyla çözülmesi için çağrılar yaptı. Sayın Cumhurbaşkanımızın o dönemde çok yoğun bir telefon diplomasisi oldu ve bunun neticelerini yavaş yavaş görmeye başladık. Bugün itibariyle 13 maddelik listenin 6’ya indirilmiş olması, Türk üssünün kapatılması maddesinin de bu listeden çıkartılmış olması memnuniyet verici bir gelişmedir. Bundan sonra diğer konularda ne tür adımlar atılabilir, bunlar nasıl bir yapıcı yaklaşımla çözülebilir, bunlarla ilgili de çalışmalarımız devam edecek.

Burada Sayın Cumhurbaşkanımızın Suud Kralının rolüne özel bir önem atfettiğini bir kez daha ifade etmek istiyoruz. Zira bölgenin en önemli, en güçlü ülkesi olarak Suudi Arabistan’ın bu süreçte oynayacağı yapıcı rol son derece önem arz ediyor. Aynı şekilde Kuveyt Emirinin bu süreçte oynadığı arabuluculuk rolünün de değerli olduğunu ifade etmek istiyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız Kuveyt Emiriyle birkaç defa telefon görüşmeleri yaptı bu süre içerisinde ve Pazar günü akşam yapacağımız görüşmede de bu konuyu daha detaylı bir şekilde ele alma imkanımız olacak. Tabii Katar krizinin, yani bu bölgesel konunun yanı sıra ikili ilişkilerimizi ve diğer bölgesel konuları, Irak gibi, Suriye gibi, terörle mücadelenin diğer boyutları gibi, Filistin gibi, Mescid-i Aksa gibi konuları da bölge liderleriyle Sayın Cumhurbaşkanımızın ele alma imkanı olacak.

Bir diğer önemli konu, bildiğiniz gibi özellikle son dönemde Harem-i Şerif’te, yani Kudüs’te Mescid-i Aksa civarında yaşanan hadiseler. Bunların bizim için son derece rahatsızlık verici gelişmeler olduğunu ifade etmeliyim. Güvenlik gerekçesiyle ya da terörle mücadele gerekçesiyle özellikle Mescid-i Aksa’nın, Harem-i Şerif’in etrafının sarılması, metal dedektörler konması, oraya Filistinli Arap ve diğer Müslüman bireylerin girişinin bu şekilde perdelenmesi ya da engellenmeye çalışılması kabul edilebilir bir durum değildir. Biz bunları aynı El Halil Camii’nde olduğu gibi, 1994 ve sonrasında yaşanan hadiselerde olduğu gibi Mescid-i Aksa’nın statüsünün adım adım değiştirilmesinin bir parçası olarak görüyoruz ve bundan büyük endişe duyuyoruz.

Mevcut statünün korunması, bir kere Filistinlilerin sahip olduğu uluslararası haktan doğan en temel haklarıdır, buradan geri adım atılması söz konusu değildir. Zira Filistin halkı yalnız değildir, Mescid-i Aksa yalnız değildir ve Mescid-i Aksa İsrail’in bir mülkü değildir, orası Filistinlilerindir, orası bütün Müslümanlarındır. İbadet özgürlüğü açısından da, uluslararası hukukun yanı sıra ibadet özgürlüğü açısından da Mescid-i Aksa’ya, Harem-i Şerif’e giriş-çıkışlarda bu tür kısıtlamalara gidilmesi kabul edilebilir bir şey değildir.

Tersinden bir uygulama yapılsaydı, herhangi bir İslam ülkesinde Hıristiyanların yahut Yahudilerin dini mabetlerine, kutsal mekanlarına giriş-çıkışlarda böyle kısıtlamalar acaba getirilseydi o ülkelerin tepkisi ne olurdu, Batılı ülkelerin tepkisi ne olurdu, bunu hep birlikte düşünmemiz gerekir. Dolayısıyla burada Avrupa ülkelerinin, Amerika Birleşik Devletleri’nin sessizliğini de bozması gerektiğini düşünüyoruz. Zira yarın özellikle Cuma Namazı münasebetiyle de orada yeni hadiselerin, yeni çatışmaların yaşanmasını asla arzu etmeyiz.

İşte bu 2 gün önce, 3 gün önce Kudüs’ün çok önemli dini ulemasından, müftülerinden biri olan İkrime Bey’in, 70 küsur yaşlarında bir insanın bu hadiseler sırasında yaralanmış olması, bize gelen bilgilere göre bir plastik mermi isabet etmiş kendisine, gayriinsani bir durumdur. Bu insanların ellerinde silah yok, bu insanlar oraya savaşmaya gitmiyorlar. Kimseyle çatışma ya da bir kavga arayışı içerisinde değiller, kutsal mekanlarında gidip ibadetlerini yapmak istiyorlar.

Dolayısıyla bizim buradaki çağrımız, bütün tarafların, Arap dünyasının, Avrupa’nın, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve uluslararası kamuoyunun bu konuda seslerini yükseltmesi ve İsrail’in bu politikasından en kısa sürede vazgeçmesidir. Ve maalesef şunun da altını çizmek isterim ki; bu tür hadiseler yaşanırken Müslüman ülkelerin başka konuları birbirleriyle ihtilaf ederek enerjilerini heba etmeleri de aslında şu anda içinde bulunduğumuz hazin tabloyu ortaya koyması açısından üzüntü verici bir durumdur.

Bir de son olarak Avrupa Birliği’yle ilişkiler konusuna çok kısaca temas etmek istiyorum. Bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın Brüksel’de yaptığı görüşmelerde Avrupa Birliği ile ilişkilerin yeniden canlandırılması konusunda bir mutabakata varılmış, bir yol haritası çıkartılmış idi. Bu çerçevede 25 Temmuz’da, yani 5 gün sonra bir bakanlar ve komiserler düzeyinde bir Türkiye-AB zirvesi yapılacak ve burada bu yol haritasının nasıl ilerleyebileceğiyle ilgili müzakereler gerçekleştirilecek. Buraya ilgili arkadaşlarımız katılmak suretiyle AB sürecini nasıl ilerletebiliriz diye bir çaba içerisinde olacaklar. Geçen hafta da, bu hafta, dün ben de kabul ettim, bir AB delegasyonu bu görüşmelerin, bu zirvenin ön hazırlıklarını yapmak için buradaydılar.

Biz Avrupa Birliği’ne tam üyeliği stratejik bir hedef olarak görüyoruz. Türkiye’nin de, Avrupa Birliği’nin de güvenlik noktasında, ekonomi noktasında, bölgesel istikrar noktasında menfaatine olduğunu düşünüyoruz. Ama tam üyelik dışında bir alternatifi de kabul etmemizin mümkün olmadığını ifade etmek isteriz. Fakat bunun olabilmesi için de Avrupa Birliği’nin de atması gereken adımlar var. Özellikle Türkiye’nin güvenlik kaygıları konusunda Avrupa Birliği’nin daha yapıcı, daha yardımcı bir tutum içerisinde olmasını beklediğimizi de ifade etmek isterim.

Soru: Büyükada’daki soruşturma sonrasında gelen tutuklamalara Alman makamlardan tepkiler vardı, Türk Dışişleri Bakanlığı yanıtladı bu tepkileri. Ama bugün Alman Dışişleri Bakanından bir açıklama var, sert ifadeler içeriyor. Önceden planlanmış bir tutuklama olarak değerlendiriyor bu tutuklamayı ve ‘Türkiye’ye çok sabır gösterdik, bu kolay olmadı, Türkiye hukuk kurallarını geriye doğru işletmeye çalışıyor, Türkiye politikamızı yenilemeye ihtiyacımız var.’ diyor. Ve biraz önce sizin de söylediğiniz Avrupa Birliği ilişkilerinde özellikle Gümrük Birliği’nin genişletilmesi konusunda da, ‘Bu müzakereler nasıl devam edecek bilmiyoruz’ diyerek Almanların Türkiye’ye seyahatleri konusunda uyarının güncellenebileceğini söylüyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi öncelikle bu talihsiz açıklamaların Almanya’da yaklaşmakta olan seçimlere yönelik bir iç siyaset yatırımı olduğunu düşünüyoruz. Şimdi Almanya’da maalesef bu bir moda haline geldi. Türkiye karşıtı, özellikle Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik paranoya düzeyindeki bir husumetin, karşıtlığın Alman siyasetinde prim yapmaya başladığını görenler, şimdi bu vagona atlayarak kendilerince puan toplamaya çalışıyorlar. Bence onların oturup bu akıl tutulmasından kurtularak daha rasyonel bir şekilde düşünmeleri gerekiyor.

Bakın, bizim Almanya’da birçok vatandaşımıza yönelik soruşturma ve kovuşturmalar yapılıyor. Birçok masum vatandaşımıza adeta casus muamelesi yapıldı. Birçok STK’mıza ki bunlar Alman kanunlarına göre kurulmuş, orada yıllardır faaliyet gösteren, Türk cemaati kadar, Türk topluluğu kadar oradaki Alman toplumuna da hizmet eden STK’lar, derneklerdir, vakıflardır. Bunlara karşı bir sürü haksız uygulamalar yapıldı. NSU cinayetleri yıllardır aydınlatılamadı. Bir tarafta Almanya gibi bir hukuk devletinden bahsediliyor, öbür tarafta 10 küsur yıldır NSU cinayetleri acaba nasıl hasıraltı edilir diye bir çabanın içerisindeler.

PKK ve FETÖ’nün Almanya’daki yapılanmasını herkes biliyor. Kendileri Anayasayı Koruma Kurumu’nun yayınladıkları raporlarda da bunları açıkça ifade ediyorlar ve biz bunları defalarca Alman makamlarının önlerine koyduk. ‘Bakın, bunlar bizim hazırladığımız raporlar değil. Bunlar sizin hazırladığınız, sizin makamlarınızın hazırladığı raporlar ve burada son 10 yılda mesela PKK örgütlenmesinin nasıl genişlediğini ve derinlik kazandığını kendileri ifade ediyorlar. FETÖ kaçkınları, FETÖ soruşturmalarından kaçan, bu ülkeye ihanet eden hainlerin en çok gittiği yerlerden bir tanesi nasıl Almanya olmaya devam ediyor?’ Bunlara nasıl göz yumuyor Alman makamları.

Şimdi bakın bu konularla ilgili biz itirazlarımızı dile getirdiğimizde, dosyalarımızı önlerine koyduğumuzda ‘bizde yargı bağımsızlığı var’ diyorlar; peki, biz buna saygı duyuyoruz. Türkiye’deki yargı bağımsızlığına neden saygı duymuyorlar? Yani Türkiye’de yargının sürekli talimat alan bir kurum olmasını istiyorlar, talimatı da kendileri vereceklermiş. Bu bir kere her şeyden önce Türk yargısına bir saygısızlıktır. Türkiye gibi egemenliğini, bağımsızlığını kimseyle paylaşmayacak bir ülkeye karşı bir saygısızlıktır. Öncelikle bu konuda onlar buradaki yargıya saygılı olacaklar.

İkincisi; bu işte Türkiye’ye giden Alman vatandaşlarının güvende olmadığı, Türkiye’deki Alman firmalarının tereddütlerinin, endişelerinin olduğu şeklindeki açıklamaları da şiddetle kınıyoruz. Böyle bir şey asla söz konusu değildir. Bakın, bizim Hamburg’da Sayın Şansölye ile yaptığımız görüşmede Sayın Cumhurbaşkanımız, ilgili bakanlarımız, bizler özellikle Türkiye’deki Alman yatırımlarının güven içinde olduğunu ifade ettik. Almanya, bizim için önemli bir ticaret partneridir. Almanya’da binlerce Türk firması var, Türkiye’de 6-7 bin civarında Alman firması var ve bunlar yıllardır karşılıklı olarak ekonomik ilişkileri güçlendiren en önemli aktörlerdir. Bugüne kadar herhangi bir Türkiye’deki Alman firmasına karşı bir soruşturma yapılmış mı? Bir haksızlık yapılmış mı? Şimdi böyle bir şey yokken ortaya böyle bir şey atmak, her şeyden önce bu ilişkileri feda etmek demektir ki biz buna asla razı olmayız.

Yani küçük siyasi hesaplarla, Alman iç siyasetine ya da seçimlere yönelik birtakım hesaplarla bu ekonomik ilişkileri gölgelemeye çalışmak, Türkiye’deki Alman yatırımcılarının zihninde birtakım tereddütler uyandırmaya çalışmak kabul edilebilir değil. Zannediyorum dündü, bir Alman gazetesinde de buna benzer bir-iki haber çıktı. Bununla ilgili, ilgili Başbakan Yardımcımız Mehmet Şimşek Bey derhal o kişilerle görüştüler daha demin, bu sabah. Ve böyle bir şeyin olmadığını, hepsinin aslında kendilerini gayet güvende hissettiklerini bu firmalar da ifade ettiler. Dolayısıyla burada siyasi saiklerle ekonomi alanını böyle bulandırmaya dönük açıklamaları kabul etmemiz mümkün değil. Umarız bunlardan en kısa zamanda vazgeçerler.

Türkiye’ye gelen Alman vatandaşları, bakın yıllardır Alman vatandaşları Türkiye’ye turizm için, ticaret için, eğitim için, başka amaçlarla gelirler; bunlarla ilgili bizim hiçbir sorunumuz yok. Onlar burada bizim misafirlerimizdir ve biz Alman turistlerini daha fazla görmek istiyoruz burada. Onların can-mal güvenliği aynı zamanda bizim emanetimizdir.

Ama şimdi burada soruşturma konusu olan ya da gözaltı yapılan, yargı sürecine dahil olan kişiler kimlerdir? Bunlara baktığınız zaman, polisin ve yargının tespit ettiği kadarıyla birtakım illegal ya da şaibeli faaliyetler içerisinde olan kişilerdir. Kaç kişidir bunlar, işte 3 kişidir, 5 kişidir, ismi geçen kişiler. Şimdi bunlarla Türkiye’ye normal, meşru turizm için, ticaret için vesaire gelen insanları aynı kefeye koyup, yani ‘Türkiye’ye gitmeleri emniyetli değildir’ şeklinde bir mesaj verilmesi her şeyden önce büyük bir siyasi sorumsuzluktur. Biz böyle bir şeyi kabul etmiyoruz. Biz Almanya’yla hep iyi ilişkiler içerisinde olduk, olmak istiyoruz. Ama hep ifade ettiğimiz gibi bunun karşılıklı saygı ve çıkar ilişkileri çerçevesinde olması gerekir.

Kimse Türkiye’ye Avrupa’dan veya bir başka yerden parmak sallayarak hiza gösterme, hizaya getirmeye kalkmasın. Bu ülkenin de kuralları var, kanunları var. Bizim kendi güvenlik kaygılarımız var, endişelerimiz var. Dediğim gibi, Avrupalılar Türkiye’nin güvenliğini kendi güvenliklerinin bir parçası olarak görürlerse, aslında daha doğru, daha rasyonel bir iş yapmış olurlar. Avrupa’daki Türkiye karşıtı bu örgütlerin vesairelerin yapılanmalarının yıllardır nasıl derinlik kazandığını, oralarda özellikle PKK terör örgütünün nasıl para topladığını, nasıl propaganda yaptığını, nasıl eleman devşirdiğini, sonra onları getirip Irak’ta, Suriye’de, başka yerlerde eğitip Türkiye’ye saldırttığını hepimiz biliyoruz. Dediğim gibi, bunlar Almanların kendi resmi raporlarında yer alan konular. Dolayısıyla burada yapmaları gereken bu tür popülist çıkışlarla Türk-Alman ilişkilerini gölgelemek yerine tam tersine bu reel sorunlara yönelmeleri, sorunları ortadan kaldırmaları ve Türk-Alman ilişkilerini tekrar olması gereken rayına oturtmalarıdır.

Soru: ABD Dışişleri Bakanlığı bir rapor yayınladı. Terörizm 2016 Ülkeler Raporu’nda, Türkiye’ye de yer verdi. Özellikle Fethullahçı terör örgütünden bahsetti, 15 Temmuz hain darbe girişiminde 250 şehidimizin, 2 binden fazla gazimiz bu raporda yer aldı. Ancak işin ilginç yanı ise, FETÖ terör örgütü bu rapora girerken terör listesinde yer almadı. Bu ABD’nin yayınladığı çelişkili raporu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Aslında siz de bir kelimeyle ya da kilit kelimeyi kullanarak durumu özetlediniz, bu çelişkili bir durumdur. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın terör raporuna FETÖ’nün dolaylı olarak da girmiş olması önemli, bunu önemsiyoruz. Fakat terör örgütünün ne olduğunu, mahiyetini tam olarak tespit etmeyen bir değerlendirme olduğunu da orada ifade etmeliyiz. Yani bunu sadece Türk Hükümeti böyle görüyor diye sübjektivize etmeye çalışmak, yani öznelleştirmeye çalışmak bir kere objektif gerçekliklerden biraz uzaklaşmak anlamına gelir. Çünkü bu terör örgütünün bu ülkede yaptıkları ortada, 15 Temmuz darbesi ortada, sonrasındaki faaliyetleri ortada.

Ve üzücü olan şu tabii: Şu anda bu FETÖ terör örgütü Avrupa ve Almanya’yı kullanarak, oranın imkanlarını kullanarak, seferber ederek, hatta hatta mesela Amerikalı vergi mükelleflerinin vergi paralarını kullanarak, sistemi manipüle ederek Türkiye’ye karşı faaliyetler içerisinde bulunmaktalar. Bizim beklentimiz Avrupa ve Amerika makamlarından; FETÖ terör örgütünün elebaşı olan Gülen başta olmak üzere bunların bütün ne kadar militanı, gizli-açık elemanı, ajanı, casusu, şusu-busu varsa, bunların hukuk kuralları içerisinde bizim talep ettiğimiz şekilde Türkiye’ye iade edilmeleridir, orada kovuşturmaya tabi tutulmalarıdır.

Madem hukukun üstünlüğünden, yargının bağımsızlığından bahsediyoruz, Türk mahkemelerinin bu konuda verdiği kararlar açık ve net ortadadır. Bu konularda bizim suçluların iadesi anlaşması çerçevesinde Avrupa’dan ve Amerika’dan beklentimiz; FETÖ terör örgütü mensuplarının Türkiye’ye iade edilmesidir. Aksi halde bu adamın Pensilvanya’dan bu suç imparatorluğunu yönetmeye devam etmesine müsaade edilmesi; bir, terörle mücadele açısından büyük bir çelişkidir, iki; Türkiye’yle stratejik ilişkisi, müttefiklik ilişkisi olduğu iddiasını da maalesef gölgeleyen, zedeleyen bir durumdur. Bizim bu konudaki beklentimiz Avrupalı ve Amerikalı makamların bu konuda, Almanya için de aynı şey geçerli demin söylediğim gibi, tereddütsüz ve gecikmeden hareket etmeleri ve bu kriminal kişileri adaletin önüne çıkma noktasında bizimle işbirliği içinde olmalarıdır.

Soru: Dün kabine revizyonu sonrasında Milli Savunma Bakanlığındaki devir-teslim töreninde görevi devreden Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın bir açıklaması vardı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde FETÖ’yle mücadele kapsamında özel bir birim oluşturulmasından bahsetti, acaba bu özel birimin detayları nelerdir, bizimle paylaşabileceğiniz neler vardır?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şu anda yok, o çalışma devam ediyor, tamamlandığında uygun görüldüğü şekilde onu ilgili birimlerimiz, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, Milli Savunma Bakanlığımız paylaşırlar. Ama şunu söyleyeyim: FETÖ’yle mücadele konusunda gerek Türk Silahlı Kuvvetleri, gerek diğer emniyet birimlerimiz içerisinde hakikaten yoğun, detaylı, özverili bir çalışma şu anda yürütülüyor ve bu tehdit tamamen ortadan kalkana kadar da bu mücadelemiz devam edecek.

Soru: Anadolu Ajansı geçtiğimiz günlerde bir haber yapmıştı, Amerika’nın Suriye’nin kuzeyindeki üslerini ve askerlerini detaylı olarak belirten bir haber. Ve Pentagon’dan bir açıklama geldi, ‘NATO müttefikinin yetkililerinin böylesine hassas bilgileri vererek kasten güçlerimizi tehlikeye atmasından endişe duyarız’ diyorlar, bu haberin ve buna benzer haberlerin IŞİD’le mücadeleyi, Amerikan askerlerini tehlikeye attığını söylüyorlar. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Öncelikle şunu söyleyeyim: Anadolu Ajansının haberi kendi habercilik ağı çerçevesinde hazırladığı bir haberdir. Burada Hükümetin bir bilgi vermesi, yönlendirmesi gibi bir şey söz konusu değil. Anadolu Ajansı da bir haber kuruluşu olarak bu konuya gündemine almış ve haberleştirmiş olabilir, biz de haber çıktıktan sonra gördük zaten.

Şimdi bir kere, Türkiye olarak bizim hiçbir müttefikimizin herhangi bir askerini, görevlisini herhangi bir yerde, Suriye’de, Irak’ta veya bir başka noktada hayatını tehlikeye atmak falan gibi bir düşüncemiz, niyetimiz asla söz konusu olmaz, bizim o ülkelerden beklentimiz de budur. Aynı şekilde bizim askerlerimizin, bizim yetkililerimizin de, dünyanın değişik yerlerinde görevli olan insanlarımızın da hayatını tehlikeye atacak tavır ve tutumlardan uzak durmalarıdır, bu karşılıklı anlayış çerçevesinde zaten uyguladığımız bir şeydir.

Şunu da tabi ifade etmem gerekir yeri gelmişken: Türkiye’nin, PYD’ye, YPG’ye destek verilmesi konusundaki hassasiyetini biz hep ifade ettik, bu politikanın yanlış olduğunu ifade ettik, etmeye de devam edeceğiz. Çünkü bir terör örgütünü bir başka terör örgütüyle bertaraf edemezsiniz. Ve PYD’ye, YPG’ye giden bu silahlar, verilen bu eğitim, bu propaganda desteği, medya desteği, siyasi destek, bunların nereye varacağını herhalde Amerikalı yetkililer değerlendiriyordur diye umut ediyoruz. En azından bizim açımızdan bunların PKK’yı desteklediği, PKK’yı güçlendirdiği sonucunu herhalde hiç kimse inkar edemez.

Zaten PKK terör örgütünün yaklaşımlarına baktığınız zaman, ‘Evet, biz DEAŞ’la mücadele bahanesiyle bu kılıfla şu anda Amerika’yı da arkamıza aldık, Avrupa’yı da arkamıza aldık, dolayısıyla istediğimiz gibi biz alanda at koşturabiliriz’ tavrı içerisinde olduğunu görüyoruz. Bu cesareti kim veriyor bu terör örgütüne? Bir tarafta siz PKK’ya terör örgütü diyeceksiniz aynı işte bazı Avrupa ülkelerinin yaptığı gibi, öbür tarafta onlara da muazzam bir alan açacaksınız. Dolayısıyla burada terörle mücadele tutarlı bir şekilde yürüyecekse bunun hakikaten belli kurallar içerisinde yapılması gerekir.

Bir noktanın daha altını çizmek isterim burada; maalesef terör uluslararası ve acil bir tehdit olarak ne zaman tanımlanmaya başlıyor? Batılı çıkarları hedef aldığı zaman, DEAŞ terörü gibi, El-Kaide terörü gibi. Ama mesela PKK terörü söz konusu olduğunda, aynı terör örgütü, aynı yöntemleri kullanıyor, aynı yaklaşıma sahip, insanları öldürüyor, masum insanlara saldırıyor, işte demin örneğini verdim, Necmettin Yılmaz gibi genç bir öğretmenimizi, daha önce birçok öğretmenimizi, korucumuzu, polisimizi, vatandaşımızı öldüren bu vahşi terör örgütü, eli kanlı terör örgütü söz konusu olduğunda, sanki adeta onu ayrı bir kategoriye tabi tutuyorlar. Niye? Çünkü Batılı çıkarları hedef almıyor diye.

Şimdi bakın burada da o kadar öyle bir çiftte standart var ki. Terör eğer terörse her yerde terördür ve buna karşı herkesin mücadele etmesi gerekir. Hani ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ mantığıyla baktığınız zaman, eninde sonunda döner dolanır o yılan bir gün de sizi sokar. Nitekim bunun küçük bir örneğini biz aslında Hamburg’daki protestolarda gördük, vandalizm düzeyine varan o G-20 karşıtı, küreselleşme karşıtı gösterilerde gördük. Bir grubun nasıl PYD paçavralarıyla, YPG paçavralarıyla orada yürüyüş yapmaya çalıştığını, Alman polisiyle karşı karşıya geldiğini hep birlikte gördük; bizim tam dediğimiz şey de bu işte. Peki, çok teşekkür ediyorum, hayırlı günler diliyorum.”