Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

26.12.2016

“2016 yılı içerisinde özellikle Suriye krizi kaynaklı mülteci meselesi de bildiğiniz gibi hem ülkemizin, hem bölgenin, hem de dünyanın gündemini meşgul eden konuların başında gelmekte idi.

AB ile yaptığımız Mülteci Anlaşması çerçevesinde yasa dışı geçişlerin önlenmesi amacına matuf olarak Türkiye’nin bir dizi tedbirler aldığını ve bu tedbirler sayesinde de mülteci geçişlerinin çok ciddi şekilde azaldığını biliyoruz. Fakat buna rağmen daha geçen hafta bildiğiniz gibi Birleşmiş Milletler’in yayınladığı bir raporda 2016 yılında yasa dışı yollardan çeşitli ülkelere gitmeye çalışan 5 bin civarında mültecinin hayatını kaybettiğini üzülerek öğrenmiş bulunuyoruz. Bu da maalesef dünyanın, özellikle Avrupa ülkelerinin mülteci meselesinde yeteri kadar kararlı, sistematik ve verimli bir çalışma içerisinde olmadıklarını bir kez daha göstermiş bulunuyor.

Fakat özellikle AB ile yaptığımız mülteci anlaşması çerçevesinde Türkiye bugüne kadar üzerine düşen sorumlulukları fazlasıyla yerine getirmiştir. Bu vesileyle bizim Avrupa ülkelerine, AB kurumlarına çağrımız tekraren ifade etmek gerekirse; bu konuda özellikle 18 Mart tarihli Türkiye-AB mülteci anlaşmasının gereklerini ivedilikle yerine getirmelidir.

Tabii özellikle 2016 yılında bizim kendi ulusal gündemimiz açısından bir diğer önemli konu; Rusya ve İsrail ile normalleşme süreçlerinin başlatılması idi.

Rusya ile daha önce yaşanan, geçen yıl yaşanan uçak krizinin ardından önemli bir adım atıldı ve normalleşme süreci Haziran ayı itibariyle başlatıldı. Bunun hem Türkiye-Rusya ilişkileri açısından, hem de bölgesel dinamikler açısından büyük önem arz ettiği açıktır. Zira hem 15 Temmuz darbesi sonrasında hem de Suriye krizine çözüm bulma noktasında Rusya’yla yürüttüğümüz çalışmalar bildiğiniz gibi özellikle son birkaç haftada Halep’teki tahliyelerin sağlanması neticesini doğurmuş bulunmaktadır.

İsrail’le normalleşme süreci de, yine 2016’nın önemli hadiselerinden bir tanesiydi. Bu vesileyle belki bir hususun altını tekrar çizmekte fayda var; İsrail ile ilişkilerimizi normalleştirme süreci bizim Filistin politikamızda herhangi bir değişiklik olduğu anlamına gelmiyor. Tam bağımsız, sürdürülebilir, adil bir Filistin Devleti’nin kurulması ve kalıcı bir barışın sağlanması Türkiye’nin Filistin meselesindeki ilkeli duruşudur, bunda herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Bu barış sürecine zarar veren, mesela yasa dışı yerleşimcilerin yasal hale getirilmesi, sayılarının artırılması, coğrafi alanın genişletilmesi ya da Filistin halkına yönelik gerek Batı Şeria’da, gerek Gazze’deki ablukanın devam ettirilmesi gibi konularda duruşumuz açık ve nettir.

Tabii 2016’nın belki en önemli hadisesi; sadece Türkiye’nin siyasi tarihi açısından değil, modern tarihi açısından da en büyük kırılma noktalarından bir tanesi; 15 Temmuz gecesi denilen hain, menfur ve Cumhurbaşkanımızın, Hükümetimizin dirayetli liderliği sayesinde asil bir duruş sergileyerek bu hain darbe girişimini püskürtmüş ve çok kısa bir süre sonra da Yenikapı ruhuyla bu tür darbe girişimlerine asla prim vermeyeceğini bütün dünyaya ilan etmiştir.

Son dönemde bir anlamda Yenikapı ruhunun devamı mahiyetinde olmak üzere Sayın Cumhurbaşkanı’mızın bir milli seferberlik çağrısı da aslında bu sürecin bir devamı olarak okunmalıdır. Zira terör saldırılarına, finansal operasyonlara algı operasyonlarına karşı özellikle bu üç alanda bir milli seferberlik ruhuyla mücadele edilmesi, şu anda Türkiye’nin önündeki engelleri aşacak en önemli çıkış noktasıdır.

Tabii 15 Temmuz darbesi sonrasında Türkiye bu hain darbe girişiminin sonuçlarını ortadan kaldırmak ve benzeri girişimlerin tekrar yaşanmaması için de bir dizi tedbirler aldı, almaya da devam ediyor. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, şu anda Türkiye üç terör örgütüne karşı mücadele eden tek NATO üyesi ülkedir; DEAŞ’la, PKK’yla, onun uzantısı olan YPG-PYD gibi örgütlerle ve FETÖ’yle mücadelemiz kararlı bir şekilde devam etmektedir.

Yine 2016’nın önemli başlıklarından bir tanesi; Anayasa değişikliği ve Cumhurbaşkanlığı sistemi tartışmaları oldu. Şu anda da biliyorsunuz bu konu artık Meclis çatısı altında belli bir yoluna girmiş durumda. Komisyonda görüşmeler, tartışmalar devam ediyor. Bununla ilgili de en kısa zamanda Meclis süreci tamamlanmak suretiyle konunun milletimize götürülmesi, bir referandumla bu konunun sonuçlandırılması, Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşması noktasında atacağı en önemli adımlardan bir tanesi olacaktır.

Darbe girişimine, terör saldırılarına, finans operasyonlarına ve diğer operasyonlara rağmen gerek Cumhurbaşkanımız, gerekse Hükümetimiz burada özellikle Türkiye’nin büyük projelerinin hayata geçirilmesi noktasında tam bir kararlılık içinde çalışmaya devam etmektedirler.

Bildiğiniz gibi 26 Ağustos tarihinde, yani 15 Temmuz darbe girişiminden sadece 6 hafta sonra Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün açılışı yapıldı. 20 Aralık tarihinde Avrasya Tüneli’nin açılışı yapıldı. Bugün de 26 Aralık tarihi itibariyle Ilgaz Tüneli’nin açılışını ya da geçidin açılışı gerçekleştirilecek. Bütün bunlar aslında Türkiye’nin bünyesinin ne kadar sağlam olduğunu, bütün bu darbe girişimlerine, terör saldırılarına, algı operasyonlarına rağmen ülkemizin bir milli seferberlik ruhuyla bir arada birlik içinde bu mücadeleyi sürdürdüğünü açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Yine terörle mücadele bağlamında bölücü terör örgütünün zaman zaman bunu adeta Kürt vatandaşlarımıza karşı yürütülen bir mücadele gibi yansıtma çabaları da boşa çıkmıştır. Çukur siyasetinde kendileri gömülüp kalmışlardır.

Burada bunun altını bir kez ısrarla çizmek istiyorum; bugün gerek Türkiye’de PKK’ya, bölücü terör örgütüne, gerekse Suriye topraklarında PYD-YPG gibi terör örgütlerine karşı verilen mücadele, asla ve kata Kürt vatandaşlarımıza ya da Suriye’deki, Irak’taki, başka yerlerdeki Kürt kardeşlerimize dönük bir mücadele asla değildir. Tam tersine, yıllarca bu terör örgütlerinden en fazla zarar gören, zulüm gören gene Kürt vatandaşlarımız olmuştur ve şimdi bu vatandaşlarımız artık bu örgütün de gerçek yüzünü görmek suretiyle arasına açık ve net bir mesafe koymaktadır. Bu çerçevede yürütülen algı operasyonlarına karşı da hepimizin dikkatli ve duyarlı olması büyük önem arz ediyor.

Cumhurbaşkanımızın bu bahsettiğim başlıklar çerçevesinde 2016’da yine çok yoğun bir programı oldu hepinizin de takip ettiği gibi. Çok kısaca bir-iki rakamı sizinle paylaşmak istiyorum: 2016 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızın 20 ülkeye 22 yurt dışı ziyareti gerçekleşti, aynı şekilde Türkiye içinde 24 ile 31 ziyareti gerçekleşti. Yine bu resmi programları çerçevesinde 52 devlet ve hükümet başkanı ülkemizi ziyaret etti, Cumhurbaşkanımız bu 52 devlet ve hükümet başkanıyla görüştü, kabul etti gerek İstanbul’da, gerek Ankara’da, gerek ikili ziyaretler, gerekse uluslararası zirveler ve toplantılar marjında. Bu rakamları da arkadaşlarımız sizinle bugün daha detaylı bir şekilde paylaşacaklar.

Yine 2016 yılı içerisinde Türkiye birçok uluslararası toplantıya ev sahipliği yaptı, ama bunlar içerisinde 3 tanesi zikredilmeyi hak ediyor burada.

Birincisi, Nisan ayında yaptığımız İslam İşbirliği Teşkilatı Liderler Zirvesiydi, Dönem Başkanı sıfatıyla da Sayın Cumhurbaşkanımız bu liderler zirvesine bildiğiniz gibi ev sahipliği yaptı ve burada da çok önemli kararlar alındı. İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı olarak da Sayın Cumhurbaşkanımızın özellikle İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı siyasi, ekonomik, sosyal problemlerin çözümüyle ilgili yoğun mesaisi devam ediyor, önümüzdeki yılda da devam edecek.

Yine hemen İslam İşbirliği Teşkilatı Liderler Zirvesinin ardından bildiğiniz gibi Birleşmiş Milletler Dünya İnsani Zirvesi İlk defa İstanbul’da toplandı. Buraya da yine çok üst düzeyde katılımlar gerçekleşti ve özellikle giderek kronikleşen insani kriz, yani mülteciler, yerlerinden edilmiş insanlarla ilgili sorunların çözümüne dönük toplantılar yapıldı, kararlar alındı. Ve hamdolsun, Türkiye özellikle mazluma sahip çıkma, mağdura sahip çıkma noktasında dünya ülkelerinin çok çok önünde bir kayıtla bu insani zirveye de ev sahipliği yaptı.

Yine üçüncü büyük zirve de Dünya Enerji Kongresiydi. Özellikle enerji politikalarının yeniden şekillendiği, dünya siyasetini belirlediği bir dönemde böyle bir kongreye ev sahipliği yapılması da ayrıca önem arz ediyor.

Suriye sahasındaki gelişmelere kısaca temas edecek olursak; bildiğiniz gibi özellikle son 3 hafta içerisinde Halep’ten, özellikle Doğu Halep’teki sivillerin ve muhaliflerin tahliye edilmesiyle ilgili olarak ilgili makamlarımızın, Dışişleri Bakanlığımızın, Milli İstihbarat Teşkilatımızın ve diğer birimlerimizin yürüttüğü yoğun diplomasi çalışmaları neticesinde yaklaşık 44 bin kişi Halep’ten tahliye edildi. Bunlar İdlib’e getirildi ve şu anda da İdlib’de bu insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması için her türlü tedbir alınmış durumda, çalışmalar da yürüyor. Bunun kolay bir operasyon olmadığını herhalde takdir ederseniz. Kış şartlarında milis kuvvetlerin bu ateşkes ve tahliye sürecini sabote etme girişimlerinin ortasında bütün bu zorluklara rağmen hamdolsun bu insanlar en azından şimdilik daha güvenli bir bölgeye intikal ettirilmiş bulunuyorlar. AFAD, Kızılay, ilgili valiliklerimiz, STK’larımız elbirliğiyle şu anda Halep’ten İdlib’e gelmiş olan Suriyelilerinin temel ihtiyaçlarını karşılamak için yoğun bir çalışma sürdürüyor.

Biz tabi bunu yeterli görmüyoruz, Doğu Halep’te sağlanan ateşkesin Suriye’nin tamamında sağlanabilmesi için diplomatik girişimlerimiz yoğun bir şekilde devam ediyor. Bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanımızın Sayın Putin’le bu konuda müteaddit telefon görüşmeleri oldu, Sayın Başbakanımızın mevkidaşıyla, Dışişleri Bakanımız Mevlüt Bey’in gene mevkidaşlarıyla yaptığı görüşmeler oldu ve Rusya’nın teklifiyle bir Astana süreci bildiğiniz gibi gündeme geldi.

Bununla ilgili ön çalışmalar şu anda devam ediyor, toplantının modelitesi, kimlerin katılacağı, ne düzeyde katılım olacağı, tarihi gibi konular önümüzdeki günlerde netleşecek, bunlar netleştikçe de sizle bunları paylaşacağız.

Bizim buradaki amacımız, öncelikle Suriye’nin tamamında, yani Doğu Guta, Şam, Halep kırsalı, diğer bölgeler başta olmak üzere ateşkesin kapsamlı bir şekilde sağlanması ve sistematik bir şekilde uygulanması. Buradaki nihai amacımız, siyasi geçiş sürecinin sağlanmasıdır. Sayın Dışişleri Bakanımız Mevlüt Bey’in Moskova’da yapılan 3’lü toplantıda da ifade ettiği gibi, Astana toplantılarında en önemli husus, özellikle muhalefeti temsilen oraya katılacak kişilerin gerçek, güvenilir muhalif kesimlerden oluşması, muhalefetin, muhalefet temsilcilerinin bu süreçte hiçbir şekilde sulandırılmasına izin verilmemesidir, burada kaybedecek vaktimiz yok.

Suriye’de bir siyasi geçiş sürecini sağlamak amacıyla Astana süreci daha önce başlatılan ve devam eden Birleşmiş Milletler Cenevre sürecine ilaveten gündeme gelmiş bir konudur, onun yerine ikame etmek üzere değil. Bildiğiniz gibi BM’nin Suriye Özel Temsilcisi De Mistura da 7 ya da 8 Şubat tarihinde bir toplantı çağrısında bulundu, şimdi bu toplantının tarihi üzerinde de müzakereler devam ediyor, belki erkene alma durumu da olabilir. Birleşmiş Milletler’le de koordineli bir şekilde bu toplantının gerçekleşmesini biz de hedefliyoruz.

Tabii bu noktada özellikle Suriye’den bahsederken Fırat Kalkanı Harekatının genel seyriyle ilgili de birkaç hususu sizinle paylaşmak istiyorum. Bildiğiniz gibi 24 Ağustos tarihinde Türkiye’nin milli imkân ve kabiliyetleriyle başlatılan bu operasyonun amacı, öncelikle sınır bölgelerimiz başta olmak üzere Suriye’nin bu bölgesindeki, yani Azez-Cerablus hattı ve güneyine doğru inen bölgede bütün terör unsurlarının buradan temizlenmesidir, DEAŞ başta olmak üzere PYD, YPG gibi bütün terör örgütlerine karşı burada yoğun bir mücadele veriliyor.

Bugün itibarıyla yaklaşık 1900 kilometrekarelik alan da DEAŞ terör örgütünden tamamen temizlenmiş ve mücavir sınır bölgelerimiz güven altına alınmıştır. Tabii burada Silahlı Kuvvetlerimiz hakikaten kahramanca bir mücadele veriyorlar, kayıplarımız oluyor. Bu barbar, hunhar terör örgütüne karşı her alanda mücadelemiz tam bir kararlılıkla devam edecektir. Burada bütün güvenlik birimlerimiz, askeriyle, polisiyle, jandarmasıyla, korucusuyla, DEAŞ, bölücü terör örgütü ve diğer örgütlere karşı gece-gündüz demeden omuz omuza büyük bir fedakarlıkla, özveriyle bu mücadeleyi devam ettirmektedirler. Genelkurmay Başkanımız bizzat sahaya inerek, yerinde teftişler yaparak, kuvvetleri kontrol ederek hem moral-motivasyon sağlamakta, hem de bu operasyonun sevk ve idaresini yapmaktadır.

Tabii bizim özellikle El-Bab çevresinde yürüttüğümüz Fırat Kalkanı Harekâtının bu son aşaması, DEAŞ’la mücadele şemsiyesi altında yürüttüğümüz bir mücadeledir. Dolayısıyla bu noktada uluslararası koalisyonu özellikle hava desteği vermesi konusunda üzerine düşeni yapması gerektiğini bu vesileyle bir kez daha ifade etmek istiyoruz. Zira her seferinde DEAŞ’la mücadele konusunda Türkiye’ye birtakım eleştiriler getiren çevrelerin Azez-Cerablus hattı, Dabık ve sonra da El-Bab noktasında yürütülen operasyonlara gerekli desteği vermemesi elbette kabul edilemez. Bu konuda tabi ki uluslararası koalisyonla da koordinasyonlarımız devam ediyor. Hava şartlarının da, saha şartlarının da zorlukları dikkate alınmak suretiyle Silahlı Kuvvetlerimiz bu operasyonu Hür Suriye Ordusuna verdiği destekle kararlı bir şekilde yürütmeye devam edecektir.

Yine terörle mücadele bağlamında Irak konusuna kısaca temas edecek olursak, bildiğiniz gibi Musul operasyonu devam ediyor, fakat özellikle şehrin içinde DEAŞ terör örgütünün yoğun silahlanması ve depolamalarından, mayınlamalarından dolayı burada operasyon biraz yavaşlamış görünüyor. Biz Irak Hükümetiyle, yetkilileriyle yürüttüğümüz temaslar çerçevesinde bu operasyona destek verdiğimizi zaten ifade ettik. Daha önce de bildiğiniz gibi Başika Kampında eğittiğimiz Ninova gönüllüleri olarak bilinen, takriben 5 bin kişilik bir grup, bunların içinde Peşmergeler de var, bu operasyonlara zaten fiilen şu anda katılmaktalar. Sayın Başbakanımızın son olarak Sayın İbadi’yle yaptığı telefon görüşmesinde de bu konular etraflı bir şekilde ele alındı ve farklı düzeylerde temaslarımız da devam ediyor.

Telafer konusunda da baştan beri koyduğumuz ilkenin korunması büyük önem arz ediyor. Yani Telafer, Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle ‘Telafer Telaferlilerindir’ ve buraya dışarıdan başka grupların girmesi sadece ve sadece yeni çatışmaların, yıkımların tohumlarını atacaktır. Bu konuda Iraklı yetkililerin de, diğer grupların da büyük bir dikkat içerisinde olması gerekiyor. Özellikle Telafer’in kurtarılması ve daha sonra yönetilmesi noktasında Şii ve Sünni Türkmenlerden oluşan bir gücün oluşturulmasıyla ilgili çalışmalar devam ediyor. Kısmi bir yavaşlamanın olduğunu görüyoruz. Bunun hızlandırılması için de ilgili hem Irak makamlarıyla, hem koalisyonla temaslarımız yoğun bir şekilde devam ediyor.

Son olarak da yine Sincar’da, biliyorsunuz bu Musul operasyonunun bir anlamda 3’üncü halkasıdır. PKK’nın oradaki Yezidileri bahane göstererek oraya konuşlanma çabalarının olduğunu görüyoruz. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi buna asla izin vermeyeceğiz, Sincar’ın bir ikinci Kandil olmasına müsamaha göstermemiz söz konusu değil. Bu noktada Irak Kürt Bölgesel Yönetim Başbakanı Neçirvan Barzani’nin yaptığı açıklamaları desteklediğimizi de ifade etmek isterim. PKK’nın oradaki varlığı hem Türkiye açısından, hem Irak’ın geleceği açısından büyük bir tehdittir ve buna karşı da mücadelemiz ortak bir şekilde devam edecektir.

Bir diğer konumuz, bildiğiniz gibi FETÖ terör örgütüne karşı mücadelemiz de yoğun bir şekilde devam ediyor. Bununla ilgili soruşturma dosyaları belli bir noktaya geldi ve ilk duruşmalar da görülmeye başladı. Yine daha önce de ifade ettiğim gibi, bölücü terör örgütü, DEAŞ gibi terör örgütlerine karşı nasıl mücadele veriyorsak tam bir milli seferberlik ruhuyla FETÖ’ye, onun yurt içindeki ve yurt dışındaki çeşitli algı operasyonlarına karşı da mücadelemiz kararlı bir şekilde devam edecektir. Bu giderek küresel bir ihanet şebekesi haline gelen FETÖ’nün imkânlarının, kabiliyetlerinin kontrol altına alınması, Türkiye’ye ve bölge insanına zarar vermesinin önlenmesi için çalışmalarımız yoğun bir şekilde devam edecektir.

Bu noktada özellikle Batıdaki ülkelerin, basın kuruluşlarının, STK’ların, siyasilerin FETÖ’nün bu propagandasına, algı operasyonlarına karşı dikkatli olması gerektiğini bir kez daha ifade ediyoruz, onları bu konuda uyarıyoruz. Zira zaman zaman özellikle Avrupa’dan doğrudan doğruya ya FETÖ’nün ya da bölücü terör örgütünün propagandası mahiyetinde açıklamaların, değerlendirmelerin yapıldığını görüyoruz. Eğer biz terörle mücadele edeceksek bunu ancak tutarlı bir şekilde ve işbirliği içerisinde yapabiliriz. Bu konunun altını bu vesileyle bir kez daha çizmek istiyorum.

Soru: Sayın Cumhurbaşkanı El-Bab’daki gelişmeleri değerlendirirken ‘Sırada Münbiç var, ardından da Amerika ile el ele verirsek Rakka var.’ dedi. Amerika Birleşik Devletleri’yle hem Münbiç, hem de Rakka’ya ilişkin bir temas sağlandı mı? Münbiç ve Rakka’yla ilgili gelinen aşama nedir?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Evet, Münbiç konusunda bildiğiniz gibi biz PYD’nin bütün unsurlarının Münbiç’ten çıkması ve Fırat’ın doğusuna çekilmesi konusunda Amerikalılarla bir mutabakata vardık. Bunun uygulaması konusunda zaman zaman gecikmelerin olduğunu görüyoruz. Bunu gördüğümüz andan itibaren de gerekli uyarılarımızı yapıyoruz. Zaman zaman Amerikalı yetkililerin ‘PYD-YPG unsurları Münbiç’ten tamamen çekildi’ şeklindeki açıklamalarını her zaman ihtiyatla karşıladık. Bunu kendi kaynaklarımız teyit ettikten sonra bu konuda mutmain olacağımızı ifade ettik.

Bu çerçevede de bildiğiniz gibi evvelsi hafta bir ortak komisyon Münbiç’e gitti. Orada şu anda biliyorsunuz bir yerel kent yönetimi şeklinde bir yönetim biçimi var, Münbiç’i onlar yönetiyorlar. Onların gözlemleri, değerlendirmeleri çerçevesinde bu konuda temaslarımız devam edecek. Zira bizim orada bir oldu-bitti’ye göz yummamız elbette mümkün değil.

Rakka konusuna gelince; Rakka bildiğiniz gibi DEAŞ’ın Suriye’deki en önemli üssü konumunda şu anda. Amerikalılarla yine yaptığımız yoğun temaslar neticesinde Rakka operasyonunun izolasyon, yani tecrit aşamasının Suriye Demokratik Güçleri adı verilen birim tarafından yapılması, ama şehre girilme aşamasına, yani ikinci aşamaya gelindiği zaman da, bunun Hür Suriye Ordusu ve diğer yerel güçlerle koordineli bir şekilde yapılması konusunda mutabık kaldık. Tabii Rakka operasyonunun şu anda birinci aşaması devam ediyor.

Bizim orada da DEAŞ’la mücadele konusunda en ufak bir tereddüdümüz yok, sadece bunun nasıl yapılacağı, modalitesi konusunda bir mutabakata varmamız ve şeffaf olmamız gerekiyor. Yani uluslararası koalisyonla ve özellikle Amerikalı yetkililerle yaptığımız görüşmelerin temel tezi de budur. Zira baştan beri biz hep şunu ifade ettik: ‘Bir terör örgütüyle bir başka terör örgütünü bertaraf edemezsiniz. Bu sadece tutarsızlık değil, o terör örgütlerine dolaylı olarak yardım ve yataklık yapmak anlamına gelir.’

Soru: El-Bab’da yürütülen Fırat Kalkanı Operasyonuyla alakalı koalisyon güçlerinin de özellikle hava desteği veya başka destekler konusunda Türkiye’ye desteği için yeni girişimleriniz olacak mı? Ayrıca, DEAŞ’ın elinde olan askerlerin durumuyla ilgili yeni bir gelişme var mı, son durumu alabilir miyiz sizden?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi El-Bab’daki operasyon biliyorsunuz Fırat Kalkanı Harekatının en kritik aşamalarından birini temsil ediyor. Zira şu anda askeri güç ya da yığınak anlamında DEAŞ’ın Suriye’de iki tane önemli merkezi var; birisi Rakka, birisi de El-Bab. Ve biz El-Bab operasyonunda kararlı bir şekilde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Burada tabii zaman zaman hava şartlarından kaynaklanan veya başka gerekçelerle birtakım gecikmelerin olduğunu biliyoruz. Ama meşru bir gerekçe olmadan hava desteğinin verilmemesi elbette kabul edilemez. Tabii ki bu sonucu çözmek için de gerek Genelkurmay Başkanlığımız, gerek Dışişleri Bakanlığımız, gerekse bizler mevkidaşlarımızla bu konuda çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Yine Genelkurmay Başkanlığımızın bir bilgisini de ben bu vesileyle sizinle paylaşmak istiyorum: Bildiğiniz gibi özellikle son 1 haftada El-Bab çevresindeki çatışmalar ve operasyonlar yoğunluk kazandı. Burada özellikle sivil kayıpların olmaması için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin büyük bir hassasiyet gösterdiğinin altını çizmek isterim. 20 ila 23 Aralık tarihleri arasında, yani geçtiğimiz hafta yürütülen operasyonlar çerçevesinde de bildiğiniz gibi yüzlerce DEAŞ hedefi orada bertaraf edildi ve 226 DEAŞ teröristi etkisiz hale getirildi. Bu operasyonlar da devam ediyor. Bundan sonra da kararlı bir şekilde devam edecek, zira bu hem bizim ulusal güvenliğimiz açısından bir zarurettir, hem de DEAŞ’la mücadelede aslında en önemli aşamalardan birini temsil etmektedir. Fakat maalesef zaman zaman uluslararası toplumun ne Halep konusunda, ne DEAŞ’la mücadele konusunda, ne de mültecilerin sorunları konusunda üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmediklerini görüyoruz. Bu bir süreç, zorlu bir süreç, biz de bu konuda kararlı bir şekilde çalışmalarımızı devam ettireceğiz.

Soru: Bugün bir gazetenin manşeti var; Rakka’dan El-Bab’a 700 canlı bombanın hareket ettiği yönünde, bu iddia doğru mudur? El-Bab’ın kuşatma altında olduğu biliyoruz, bundan sonrai bu kararlılık çerçevesinde atılacak olan adımlar nelerdir? Müsaadenizle ikinci sorum da şu: Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak Sincar’la ilgili ‘Eğer Barzani gereğini yapamazsa Türk Silahlı Kuvvetleri gereğini yapar’ dedi. Bu ne anlama geliyor, detay verebilir misiniz?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi bu terör örgütünün sahadaki çeşitli hareketliliği ile ilgili bizim istihbarat birimlerimiz, Genelkurmay Başkanlığımız çalışmalarını yürütüyor ve tedbirlerini alıyorlar. Yani sahada ne tür hareketlilik yaparlarsa yapsınlar, bu konuda Türkiye’nin kararlılığı tam bir şekilde devam edecektir, bu operasyon tamamlanacaktır. Zira El-Bab ve civarındaki tehdit unsuru hem bizim ülkemize, hem Suriyelilere karşı, hem de Suriye’nin genelindeki barış ortamına karşı ciddi bir tehdittir, bunun bertaraf edilmesi için çalışmalarımız yoğun bir şekilde devam edecek. Askerlerimizin orada büyük bir özveriyle yürüttüğü bu mücadele bundan sonra da devam edecek.

Sincar’la ilgili, demin de ifade ettiğim gibi, burada Sayın Neçirvan Barzani’nin yaptığı açıklamayı biz destekliyoruz. Zira bildiğiniz gibi bölücü terör örgütünün oradaki mevcudiyeti bizim kadar onları da rahatsız etmektedir. Biz bu konuyu Irak makamlarıyla da görüşüyoruz, görüşmeye de devam edeceğiz. Zira şu veya bu bahaneyle bölücü terör örgütünün orada bir konum elde etmeye çalışması asla kabul edilemez. Ben daha önce de söylemiştim bir toplantı vesilesiyle; bakın bugüne kadar Türkiye topraklarından Irak’a yönelik hiçbir güvenlik tehdidi ortaya çıkmamıştır. Herhangi bir terör örgütü Irak’ın herhangi bir şehrine, sınırına, sınır bölgesine bir saldırı düzenlememiştir, Türkiye böyle bir şeye asla izin vermemiştir, bundan sonra da vermeyecektir.

Fakat çeşitli gerekçelerle Irak topraklarından Türkiye’ye dönük güvenlik tehditleri ve riskleri maalesef devam etmektedir. Eğer buna Sincar eklenecek olursa şu veya bu gerekçeyle, Türkiye bu konuda gerekli tedbirleri mutlaka alacaktır, o konuda kimsenin endişesi olmasın.

Soru: Musul’daki DAEŞ militanlarının El-Bab cephesine kaydırıldığına ve bunun El-Bab operasyonunun uzamasına sebep olduğuna dair bazı iddialar vardı ortada. Bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’yle bir görüşme sürüyor mu, bu konuda nasıl bir yol haritası takip edilecek?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi bildiğiniz gibi Musul operasyonu devam ederken tabii ki birtakım kaydırmalar ya da sızmalara teşebbüs edebilir bu terör örgütü ya da başka yerlerden başka takviyeler yapmaya çalışabilirler. Bunlarla ilgili özellikle bildiğiniz gibi şimdi El-Bab’ın hem kuzeyinden, hem batısından bir kuşatma yapıldı, ama bu kuşatma bildiğiniz gibi Doğu ve güneye doğru da uzatılıyor, yayılıyor ki bu ikmal yolları, takviye yolları kesilsin. Bununla ilgili de çalışmalarımız şu anda devam ediyor. Ama bakın günün sonunda hangi tür takviye yaparlarsa yapsınlar, hangi tür manevra yaparlarsa yapsınlar, bu terör örgütüne Türkiye orada göz açtırmayacaktır, bu konuda herkes emin olsun.

Soru: İki sorum olacak. Birincisi; Doğu Halep’teki tahliyelerin ardından kaç kişi Türkiye’ye geldi, ne kadar kişi kamplarda kalıyor, bunlara yönelik bir bilgi verirseniz sevinirim. Diğer sorum da şu: Geçen hafta düzenlenen Moskova Deklarasyonunun ardından Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, ‘bizim hedefimiz rejimle değil ateşkese yönelik olacak’ dedi. Bu deklarasyondaki bazı ögelerin, sanki Türkiye’nin Esad kırmızı kartını biraz daha yumuşattığı yönünde bir algılama oldu kamuoyunda. Bu konuda geçiş sürecinde veyahut da nihai sonuç olarak Türkiye’nin Esad’la devam etme gibi bir yumuşaması söz konusu mu, yoksa bu kırmızı çizgisi hala korunuyor mu?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi Doğu Halep’ten İdlib’e getirilen yerlerinden edilmiş insanlarla ilgili sahada çok kapsamlı tedbirler alındı. Şu anda 10 bin kişilik bir kamp kurulması çalışmaları da devam ediyor. Fakat tabii asıl acil ihtiyaç olan temel insani ihtiyaçların bir an önce karşılanması, bu çerçevede de dediğim gibi AFAD, Kızılay ve STK’larımız çalışmalarını yürütüyorlar. Türkiye’ye şu ana kadar 200 civarında Doğu Halepli getirildi, bunlar da özellikle acilen tedavi ihtiyacı olanlar. Bunların yanında tabii çocuklar da var, ki bir tanesi de bildiğiniz gibi geçen hafta Bana Alabed gelip Sayın Cumhurbaşkanımızı da ziyaret ettiler, orada güzel bir buluşma oldu. Tabii bu, bir anlamda bu cehennem ortamında o çocuklar için de bir umut kapısı oldu, en azından birkaç günlüğüne de olsa bir rahat nefes alma imkanı sağladı.

Aslında o fotoğraf bile dünyaya verilmiş çok önemli bir mesajdır. Yani dünyanın adeta Halep’i unuttuğu, sırtını döndüğü bir dönemde, Türkiye sadece bu 44 bin kişiyi Halep’ten çıkartmakla yetinmedi, onların her türlü ihtiyacını İdlib tarafında karşılamaya devam ediyor, acil ihtiyaç durumunda olanları Türkiye tarafına geçirmek suretiyle de yaralarına merhem olmaya çalışıyor.

İkinci sorunuza buradan bir geçiş yapayım, siyasi geçiş süreci dediğimiz zaman, biz baştan beri bunun ancak çoğulcu, kapsayıcı ve meşru bir sistemin ya da yönetimin kurulmasıyla mümkün olabileceğini ifade ettik. Astana sürecinde de bu konular tabii ki müzakere edilecek, bizim pozisyonumuz o konuda değişmedi. Zira Suriye’nin geleceğini taşıyabilecek, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak ve bütün kesimleri temsil edecek adil bir yönetim biçimi kurulmadan ne bu savaşın sona ermesi, ne de sürdürülebilir bir yönetimin kurulması tabi ki mümkün olmayacak.

6 yıldır devam eden modern dönemin en kanlı savaşını artık bir şekilde durdurmak zorundayız. Bu konuda herkes, bütün ülkeler üzerine düşeni yerine getirmek durumunda. Burada bütün taraflara, Rusya’dan İran’a, Avrupa’sından Birleşmiş Milletler’ine, Amerika’sına kadar tabi ki önemli sorumluluklar düşüyor. Yapıcı yaklaşmak, sorunu çözmeye odaklanmak burada büyük önem arz ediyor; bizim yaklaşımımız bu.

Dediğim gibi BM sürecine ilave olarak planlanan bir süreç. Tabi şimdiden sonuçlarıyla ilgili bir şey söylemek için henüz erken. Çünkü daha bunlar detaylı bir şekilde konuşulacak, en düzeyde katılım olacağı, kimlerin katılacağı... Bildiğiniz gibi ilk mutabakat çerçevesinde Türkiye, Rusya ve İran garantör ülke olarak orada bulunacaklar; ama müzakereleri rejim temsilcileriyle muhalefet temsilcileri yapacaklar. Biz de burada kolaylaştırıcı, pozitif bir rol oynamayı planlıyoruz.

Soru: Gazetelerde olan bazı iddialar var bugüne ilişkin, ‘2 bin DEAŞ’lının PKK’ya katıldığı ve Suriye rejiminin İdlib’e saldıracağı’ yönünde. Bu birinci sorum. İkinci sorum da şu olacak: Rus Büyükelçiye yönelik suikastı tabii ki savcılıklar çok yönlü olarak soruşturuyor; ama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da açıklaması vardı ‘bağlantılar FETÖ’yü gösteriyor’ şeklinde. Bu noktada elinize ulaşan, bize verebileceğiniz son bir değerlendirme, bilgi var mıdır?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Bakın bu terör örgütleri zahirde birbirinden farklı gibi görünse de, gerçekte hep birbirleriyle işbirliği içerisinde hareket ederler. Özellikle Türkiye’ye karşı bu FETÖ, PKK, DAEŞ ve ilgili, iltisaklı grupların bir ittifak içerisinde olduğu bir sır değil. Hatta mesela bölücü terör örgütüyle mücadele konusunda geçmişe dönük baktığınız zaman, Türk Silahlı Kuvvetleri ve diğer güvenlik birimleri içerisindeki FETÖ yapılanmasının ne tür engeller çıkarttığını, bu mücadeleyi nasıl akamete uğrattığını hepimiz gördük. Ki bununla ilgili daha ilginç bilgiler de zaman içerisinde çıkacak ve paylaşılacak.

Şimdi burada da Türkiye karşıtlığında birleşen bu örgütler, DEAŞ’tır, PKK’dır, FETÖ’dür, elbirliği içerisinde ‘Türkiye’yi nasıl zayıflatabiliriz, Türkiye’yi nasıl tökezletebiliriz’ diye bir gayretin içerisindeler. Bunu başaramayacaklar, buna asla muvaffak olamayacaklar. Türkiye nasıl 15 Temmuz gecesi bu hain darbe girişimini püskürttüyse, nasıl Yenikapı ruhuyla dimdik ayakta kaldıysa ve şu anda da nasıl bir milli seferberlik ruhuyla bu operasyonlara karşı mücadele veriyorsa, bu terör örgütlerinin sözde işbirliklerine, planlarına karşı da mücadelesini sürdürecek.

Ama burada tabi ki hem bizim kamuoyumuzun, hem dünya kamuoyunun bu terör örgütlerinin kirli yüzünü görmesi açısından ibretlik bir tablo var, umarız bunu da şu veya gerekçeyle bölü terör örgütüne ya da FETÖ’ye arka çıkmaya çalışan Batılılar, Avrupa ülkeleri de görürler. Çünkü bugün bir tarafta terörle mücadeleden bahsediyoruz, öbür tarafta teröre açıktan, doğrudan, dolaylı şu veya bu şekilde destek veren kişilerin, grupların, STK’ların, örgütlerin özellikle Avrupa başkentlerinde cirit attığını, rahat rahat dolaşabildiğini, yayınlar yapabildiğini görüyoruz. Bunun tersi olsaydı, Avrupa’yı hedef almış bir terör örgütünün mensuplarına Türkiye ya da herhangi bir başka ülke 10’da 1 oranında müsamaha gösterseydi, o ülkelerin tepkisi acaba ne olurdu? Dolayısıyla burada terörle mücadele edeceksek, bunu tutarlı bir şekilde yapmamız gerekmektedir.

Son sorunuzla ilgili olarak da evvelsi gün de İçişleri Bakanımız Süleyman Bey biliyorsunuz bu konuda bir ön açıklama yaptı. Detaylar olgunlaştıkça kendileri de sizlerle, kamuoyuyla paylaşacaklar. Ama Cumhurbaşkanı’mızın da geçen hafta ifade ettiği gibi, bize gelen bütün bilgiler ışığında bütün oklar şu anda FETÖ bağlantısını çok net bir şekilde göstermektedir. Ama o terör saldırısıyla, suikast girişimiyle bu FETÖ ve onun arkasında bulunan diğer güçler hedefledikleri şeye ulaşamadılar. Yani Türkiye-Rusya yakınlaşmasını tersine çevirmek, bozmak, akamete uğratmak, yeni bir kriz yaratmak için yaptıkları bu alçakça suikast girişimi aslında ellerinde patladı, bu neticeyi alamadılar, bundan sonra da alamayacaklar. Çünkü gerek Cumhurbaşkanımız, gerekse Sayın Putin bu konuda hem büyük bir öngörüyle hareket ettiler, hem de büyük bir olgunluk içerisinde bu suikastın ikili ilişkilere zarar vermemesi için beraber çalışmaya devam edeceklerini ifade ettiler. Ama bu FETÖ terör örgütünün gerçek yüzünü göstermesi açısından ortada büyük ibretlik bir tablo var.

Ben bu vesileyle tekrar o elim hadisede kaybettiğimiz Rus Büyükelçisi Andrey Karlov’a taziyelerimi iletmek istiyorum. Hakikaten bizim de yoğun çalıştığımız, olgun, saygın, bir kariyer diplomatıydı. Uçak krizi sürecinde de kendisi çok yapıcı bir tutum içerisinde oldu, ilişkileri normalleştirme noktasında hep büyük bir gayret içerisinde oldu. Türkiye’nin bu konudaki samimi tavrının da ben Rus tarafında çok olumlu yankılandığını, takdir edildiğini görüyorum. Gerek o akşam daha olayın sıcaklığı geçmemişken, bir-iki saat içerisinde Sayın Cumhurbaşkanımızın Sayın Putin’le yaptığı telefon görüşmesi, ortak Soruşturma Komisyonu kurulması, buradan yapılan uğurlama töreni ve sonrasında yürütülen müzakereler bu alçak suikast girişiminin hedeflerine ulaşmadığını ve bundan sonra da ulaşamayacağını açık bir şekilde gösterdi.”