Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın’ın Basın Toplantısında Yaptığı Açıklama

13.10.2016

“Öncelikle bugün İstanbul’da defnedilen Sayın Kemal Unakıtan’ın ailesine ben de hem şahsım adına hem de kurumumuz adına başsağlığı dileklerimizi iletiyorum. Mevla mekânını cennet eylesin. Ailesine sabırlar diliyoruz, tüm sevenlerine, dostlarına… Türkiye Cumhuriyeti devletinde bakanlık yapmış, devlete millete hizmet etmiş bir insan olarak kendisine tekrardan Allahtan rahmet diliyoruz.

İkinci olarak Muharrem ayı münasebetiyle, bu mübarek günlerin kutsiyetini tekrar hatırlatmak istiyorum. Bildiğiniz gibi bu çerçevede de iki gün önce burada bir Muharrem iftarı yapıldı. Özellikle Kerbela şehitlerinin aziz hatırasını anmak için. Bu ay boyunca da malum birtakım etkinlikler yapılıyor. Tabii Kerbela şehitlerinin bizim için tarihimizde, inancımızda kültürümüzde çok özel bir yeri var, onların hatırasını asla unutmamak, unutturmamak bizim bir görevimiz. Çünkü orada zulme karşı, tuğyana karşı, haksızlığa karşı hakkın, adaletin, özgürlüğün yanında durmuş ehlibeytin temiz evlatları katledildi. Bu vesileyle tekrar Kerbela şehitlerini rahmetle, minnetle andığımızı ifade etmek istiyorum. Yine Muharrem ayı münasebetiyle de özellikle bölgemizde yaşanan gerginliklerin, çatışmaların durmasına bir vesile olmasını diliyorum. Zira son dönemde çeşitli sebeplerle özellikle mezhep temelli gerginliklerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Herhalde Kerbela şehitlerinin görmek istediği son şey, bu çatışmaların devam etmesi, daha fazla kanın akmasıdır. Tam tersine bugün Sünni’siyle, Şii’siyle, Arap’ıyla, Kürt’üyle, Türkmen’iyle, Müslüman’ıyla Hristiyan’ıyla bölgedeki bütün insanların daha fazla birlik beraberlik içerisinde olması gerekiyor.

Tabii bölgemizdeki güvenlik sorunları da yoğun bir şekilde gündemimizi işgal etmeye devam ediyor. Bu çerçevede de bir duyuru olarak da biraz önce gerçi geçtik basına; ama bu akşam Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında takriben saat 18:00’de bir güvenlik toplantısı yapacağız. İç ve dış güvenlik konularını burada etraflı bir şekilde ele alacağız. Hem içeride PKK terör örgütü ve diğer terör örgütlerine karşı yürütülen mücadele, hem de Suriye, Irak ve diğer bölgelerde meydana gelen hadiseleri, özellikle de Suriye bağlamında devam eden Fırat Kalkanı Harekâtını etraflı bir şekilde ele alacağız.

Bildiğiniz gibi son dönemde özellikle Fırat Kalkanı Harekâtıyla birlikte Türkiye terörle mücadele uluslararası koalisyonun en aktif üyelerinden birisi haline geldi. 24 Ağustos’ta Türkiye’nin kendi imkân ve kabiliyetleriyle başlattığı Fırat Kalkanı Harekâtı şu ana kadar da başarılı bir şekilde devam ediyor. Cerablus’ta hayat hızla normale dönüyor. Bazı basın mensuplarının yaptığı haberleri de görmüşsünüzdür, artık okullar açılıyor, çocuklar parklarda oynuyorlar. Pazara, markete ve iş dünyasına da bir normalleşme gelmeye başladı. Şu ana kadar Cerablus’a dönen Cerablusluların sayısı da 5 bini aştı, bu oldukça sevindirici bir gelişme tabii ki. Ve bizim amacımız, tabii ki Türkiye’nin Suriye ile sınırındaki bütün terör ve terörist unsurları buradan uzaklaştırmak, Fırat Kalkanı Harekâtının birinci amacı da zaten buydu. Daha önce de bir vesileyle ifade ettiğim gibi, Fırat Kalkanı Harekâtıyla aslında DEAŞ’la mücadelede yeni bir modelin ortaya konduğunu da ifade edebiliriz.

Çünkü Türkiye’nin Hür Suriye ordusuna verdiği destek ve yerel birimlerin sürece dâhil edilmesiyle birlikte Cerablus-Azez arası yaklaşık 90 küsur kilometrelik bir bölge terör unsurlarından tamamen temizlendi ve bu bölgede bir normalleşme süreci başladı. Bu da şunu söylüyor: Demek ki ılımlı Suriye muhalefeti yerel unsurlarla birlikte desteklendiği zaman bunlara gerekli lojistik, istihbari ve diğer destekler, insani diğer destekler verildiği zaman DEAŞ’a karşı etkin bir mücadele mümkündür. Ve bu bir zamandır özellikle Amerikan kaynaklı olarak yayılan, ‘sahada DEAŞ’a karşı en etkili mücadele eden tek güç güç YPG’dir’ efsanesinin de çöktüğü bir kez daha ortaya koymuştur. Hür Suriye Ordusu ve diğer muhalif gruplar Cerablus-Azez hattı üzerinde etkili bir mücadelenin, DEAŞ’a karşı biz temizlik harekâtının başarılı bir şekilde yapılabileceğini bir kez daha ortaya koymuştur. Tabii DEAŞ’tan temizlenen bu bölgenin terörden tamamen arındırılmış bir hat haline gelmesi için bizim Fırat Kalkanı Harekâtı operasyonumuz da devam edecek. Buranın bir derinlik kazanması da önem kazanıyor. Çünkü sınırın hemen birkaç kilometre ötesini temizleyip ondan sonra tekrar DEAŞ unsurlarının buraya gelmesine imkân ve izin vermemiz elbette mümkün değil. Bu hem bizim ulusal güvenliğimiz açısından söz konusu değil, hem de orada yaşayan Suriyeliler açısından söz konusu değil. Dolayısıyla buradaki harekâtta kararlı ve sistematik bir şekilde bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da devam edecek.

Yine bu güvenlik bağlamında bildiğiniz gibi MGK’nın tavsiye kararıyla, Hükümetin de Meclis’e götürülmesiyle OHAL üç ay daha uzatıldı. Bu tabii ki ülkemizin özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra karşı karşıya kaldığı güvenlik tehditlerini bertaraf etmek ve özellikle de devletin içine çöreklenmiş olan FETÖ unsurlarının temizlenmesi için alınmış bir tedbirdir. Daha önce Sayın Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi ‘OHAL millete değil devlete çıkartılmıştır’ ve ihtiyaca binaen de bir kez daha uzatılmıştır.

Bunun altını özellikle çizmek istiyorum; zira OHAL’le ilgili özellikle yurt dışında zaman zaman birtakım temelsiz, haksız iddiaların, eleştirilerin ortaya atıldığı görüyoruz. Türkiye’de OHAL bir zaruret neticesinde ortaya çıkmıştır. Genel manada güvenlik, ama özel olarak da FETÖ örgütünün daha devam eden tehdidine karşı, devlet içindeki yuvalanmalarına karşı alınmış bir tedbirdir. Bu noktada Türkiye, FETÖ ile mücadeleyi de kararlılıkla sürdürecektir gerek yurt içinde, gerek yurt dışında. Tabii şimdi Türkiye’de bunların bütün imkânları, kaynakları kuruduğu için şimdi yurt dışındaki imkân ve kaynaklarını seferber etmeye çalışıyorlar. Türkiye aleyhine karalama kampanyaları yürütüyorlar, kendilerince farklı mecralarda birtakım faaliyetler yürütmeye çalışıyorlar. Tabii buradan ben bu vesileyle bir kez daha uluslararası topluma da bir çağrıda bulunmak istiyorum; FETÖ sadece Türkiye için değil, bulunduğu bütün ülkeler için bir ulusal güvenlik tehdididir. Ve FETÖ’nün bu legal görünümlü illegal yapısını, karanlık ilişkilerini umarım o ülkeler de en kısa zamanda görür ve gerekli adımları bu çerçevede atarlar.

Burada bu vesileyle yine son günlerde sıkça gündemimizde bulunan Irak’taki gelişmeleri kısaca sizlerle değerlendirmek istiyorum. Özellikle Başika Kampı bağlamında son dönemde birtakım hareketliliğin olduğunu, birtakım açıklamaların yapıldığını görüyoruz. Öncelikle şunun altını çizmek istiyorum: Türkiye her zaman Irak’ın, Irak halkının ve devletinin yanında olmuştur. Bugüne kadar Türkiye kaynaklı Irak’a yönelik herhangi bir güvenlik tehdidi söz konusu olmamıştır. Fakat Irak’taki zayıf devlet yapısı, Irak’taki çeşitli iç sorunlar, 2003 Amerikan işgali ve sonrasında yaşananlar neticesinde ve daha öncesinde de Irak topraklarından Türkiye’ye yönelik güvenlik tehditleri hep var olagelmiştir. Özellikle PKK’nın oradaki yuvalanması ve yapılanmasından kaynaklanan bir güvenlik tehdidiyle biz her zaman, en azından son 10-15 yıldır karşı karşıya olduk. Bunu bertaraf etmek amacıyla bildiğiniz gibi 1 Ekim tarihinde de Meclisimizden bir tezkere geçirildi. Şimdi bu tezkereyle ilgili yapılan tartışmalar bağlamında özellikle Irak kökenli, Irak’tan kaynaklanan birtakım eleştirilerin yapıldığını görüyoruz. Şimdi müzakereler ve değerlendirmeler bir kenara, ama özellikle Cumhurbaşkanımızı hedef alan asılsız ithamları kabul etmemiz mümkün değildir. Bu iddiaları, bu yalanları en şiddetli bir şekilde reddediyoruz. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhurbaşkanını hedef alan bu tür açıklamalar ne bu sürece, ne Türkiye-Irak ilişkilerine katkı sunar. Bu açıklamaları yapanlar ya da bu gündemi tahrik etmeye çalışanlar başka bir gündemle hareket ediyorlar demektir.

Türkiye’nin, Irak’ın topraklarında herhangi bir gözü yoktur, Türkiye’nin Irak’ta herhangi bir gizli gündemi de yoktur. Bunun aksini düşünenler ya kötü niyetli hareket etmektedirler ya da büyük bir yanılgı içerisindedirler. Biz Irak bağlamında dini, mezhebi, etnik bütün ayrımları reddediyoruz. Irak’ın bir bütün olarak barış, huzur, refah içinde yaşaması bizim birinci önceliğimizdir. O manada ister Arap olsun, ister Kürt olsun, ister Türkmen olsun, ister Ezidi olsun, Müslüman olsun, Hristiyan olsun, Irak halkı bir bütün olarak bizim komşumuzdur, kardeşimizdir. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Türkiye Irak’ın barışı, huzuru, refahı için üzerine düşen görevi yapmaya devam edecektir. Mezhebi anlamda da zaman zaman Sünni-Şii ilişkilerinin gerildiğini ve Türkiye’nin de bir şekilde bu tartışmaya çekilmek istendiğini görüyoruz. Burada bu vesileyle yine altını çizmek isterim ki Sünni’siyle-Şii’siyle biz Irak halkını bir bütün olarak görüyoruz. Bu ister Arap Sünnileri-Arap Şiileri olsun, ister Şii Türkmenler ya da Sünni Türkmenler olsun bunlar arasında herhangi bir ayrım gözetmiyoruz. Bizim Irak’ta bir tane ortak düşmanımız var, o da DEAŞ’tır. Ve bizim bu manada Türkiye’ye yönelik DEAŞ tehdidinin ortadan kaldırılması ve Irak’a uzattığımız yardım eli bu çerçevede değerlendirilmesi gereken bir husustur. Dolayısıyla bizim Irak’a yönelik üç tane önceliğimizin olduğunu ifade etmek isterim. Birincisi; Irak’ın toprak bütünlüğü, barışı, huzuru ve güvenliği, aynı zamanda refahı… İkincisi; Türkiye’ye yönelik olarak yıllardır baş etmeye çalıştığımız Irak topraklarından kaynaklanan PKK tehdidi… Üçüncüsü de; özellikle Musul’un işgalinden sonra yeni boyutlar kazanan DEAŞ tehdidi. Bunlara karşı bu üç konuda biz Irak tarafıyla sorunlarımızı diyalog ve müzakere yoluyla çözme taraftarıyız.

Musul operasyonu Iraklıları olduğu kadar bizleri de yakından ilgilendirmektedir. Musulluları olduğu kadar bizim topraklarımızda yaşayan insanları da ilgilendirmektedir. Çünkü Musul’da yapılacak bir hata yüzbinlerce insanın mülteci olmasına neden olabilir, DEAŞ’la mücadeleyi sekteye uğratabilir, terörle mücadelede yeni komplikasyonlar ortaya çıkartabilir. Özellikle PKK’nın Musul operasyonuna Sincar üzerinden katılacağına dair haberler bizi ciddi manada endişelendirmektedir ve bununla ilgili biz kaygılarımızı, elimizdeki bilgi ve belgeleri de Iraklılar başta olmak üzere ilgili taraflarla paylaştık, paylaşmaya da devam ediyoruz. Türkiye’nin Musul operasyonuyla ilgili temel kaygısı, burada DEAŞ’tan temizleme operasyonunun belli bir koordinasyon içerisinde ve Musul halkını koruyacak şekilde yapılmasıdır, yoksa Musul’un DEAŞ’tan temizlenmesiyle ilgili bizim herhangi bir tereddüdümüz yok.

Tam tersine, Başika Kampı da orada Irak halkına, Musul halkına DEAŞ’la mücadelede yardımcı olmak amacıyla kurulmuş bir kamptır ve şu ana kadar da zaten 4 binin üzerinde Iraklıyı bu kampta biz eğittik. Ve oraya yapılan sevkiyat, bazen takviye güçler tamamen kampın ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik alınan tedbirlerdir. Ve çatışma bölgelerine de yakın olduğu için Başika Kampının korunması da tabi ki ayrıca bir önem arz etmektedir. Nitekim şu ana kadar da 700’ün üzerinde DEAŞ teröristi Başika Kampından bizim askerlerimizin ve eğittikleri Musulluların, Iraklıların mukavemetiyle etkisiz hale getirilmiştir; bu noktanın da altını özellikle çizmek istiyorum. Şu ana kadar gerek Başika Kampı, gerekse diğer konularla ilgili Iraklılarla yürüttüğümüz birtakım müzakereler oldu. Bundan sonra da bu sorunları gene aynı müzakere yoluyla çözmekten yana olduğumuzu bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Suriye konusuna değinecek olursak, hepinizin bildiği gibi Halep’teki durum maalesef her gün kötüye gidiyor. Eylül ayında Amerika Birleşik Devletleri’yle Rusya Federasyonu arasında yapılan çatışmaların durdurulması anlaşması maalesef bir hafta bile sürmeden çöktü. O süreç içerisinde bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın da yoğun bir diplomasi trafiği olmuştu. Hem Sayın Obama’yla, hem Sayın Putin’le, hem diğer aktörlerle görüşmeler yapmıştı. Bizim arzumuz ve beklentimiz de, bu çatışmaların durdurulması anlaşmasının bir haftayla bile değil belki daha uzun süre hayata geçmesi ve can kaybının önlenmesiydi, fakat maalesef bu gerçekleşmedi. Şu anda Suriye’yle ilgili de 3 tane ana konu gündemimizde. Birinci acil konu; Halep’teki çatışmaların durdurulması ve insani yardımların buraya ulaştırılması... İkinci olarak; genel manada siyasi geçiş sürecini sağlayacak şartların oluşturulması, yani BM çatısı altında başlatılan siyasi müzakere sürecinin tekrar başlatılması... Maalesef bu da bildiğiniz gibi Mayıs ayından beri inkıtaa uğramış durumdu. Üçüncüsü de; Suriye topraklarında yer alan DEAŞ ve diğer terör örgütlerine karşı mücadele konusudur.

Birinci konuyla ilgili, yani Halep’te acil çatışmaların durulması ve insani yardımların ulaştırılmasıyla ilgili olarak bu hafta sonu İsviçre’de bir toplantı yapılacak. Türkiye adına da Dışişleri Bakanımız Mevlüt Bey bu toplantıya katılacaklar, oraya çeşitli tekliflerle gidilecek. Uzmanlar düzeyindeki müzakereler, görüşmeler şu anda da devam ediyor. Bu konuyu Cumhurbaşkanımız Sayın Putin’le de İstanbul’daki görüşmesinde Enerji Zirvesi marjında ele aldılar. Verilen talimatlar çerçevesinde de bu hafta sonu oraya birtakım tekliflerle gidilecek ve tekrar çatışmaların durdurulması ve insani yardımların Halep halkına ulaştırılması için bir girişim yapılacak. Bizim umudumuz ve beklentimiz, bu müzakerelerden somut bir sonucun, bir yol haritasının çıkması ve Halep merkezli olarak çatışmaların bir an önce durdurularak insani yardımların buraya ulaştırılması.

Yine bu çerçevede Sayın Putin’in Türkiye’ye yaptığı ziyaret bağlamında 10 Ekim’de Türkiye-Rusya ilişkilerinin normalleşmesiyle ilgili önemli bir süreç yaşıyoruz. 24 Haziran’da mektup teatisiyle, Cumhurbaşkanımızın gönderdiği mektupla başlayan normalleşme süreci başladığından beri liderlerin üçüncü görüşmesiydi İstanbul’da gerçekleşen bu görüşme. Önce bildiğiniz gibi Saint Petersburg’da, daha sonra Çin’de Hangzhou’da G-20 Zirvesinde, ardından da 10 Ekim’de Pazartesi günü İstanbul’da görüşme gerçekleşti. Burada özellikle ikili ilişkilerin normalleşmesi, işte vize, birtakım tehditler, Türk ihracat mallarının Rusya’ya gönderilmesi, taşımacılık ve diğer konularla ilgili son engellerin de ortadan kaldırılması konusunda mutabık kalındı. Tabii ziyaretin en önemli başlıklarından birisi de Türk Akımı anlaşmasının orada imzalanmasıydı. Bu, bölgenin enerji haritasını değiştirecek nitelikte çok önemli bir anlaşma bildiğiniz gibi. Hem bizim kendi ulusal enerji ihtiyaçlarımız açısından, hem de Avrupa’nın enerji ihtiyaçları açısından büyük önem arz ediyor. Bu anlaşmanın yapılmış olmasını da tabi ki memnuniyetle karşılıyoruz. Tabi ki bu bağlamda dediğim gibi Suriye ve bölgesel konuları da bu vesileyle etraflı bir şekilde ele alma imkânımız oldu. Son olarak da terörle mücadele konusunu demin de ifade ettiğim gibi bu akşam yapılacak Güvenlik Zirvesinde de etraflı bir şekilde ele alacağız. Ama özellikle PKK’yla mücadele konusunda devletimizin ve ilgili kurumlarının, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, İçişleri Bakanlığımızın, Jandarmanın, Emniyetin, korucuların tam bir kararlılık içerisinde olduğunu ifade etmek isterim.

Özellikle son dönemde terör örgütünün saldırıları neticesinde dünyanın bu terör örgütünün vahşet yüzünü daha net bir şekilde görmesini de bekliyoruz. Zaman zaman DEAŞ terörü söz konusu olduğunda en şiddetli açıklamaları yapan ülkelerin ya da mercilerin, PKK saldırıları söz konusu olduğunda bunları çok zayıf açıklamalarla geçiştirmesi de bizim için anlaşılmaz bir durumdur. Çünkü PKK’nın DEAŞ’tan bir farkı yoktur, YPG’nin DEAŞ’tan, PKK’dan, diğer terör örgütlerinden bir farkı yoktur. Terör örgütleri arasında birtakım hiyerarşiler kurmak, iyi-kötü gibi ayrımlar yapmak terörle mücadeleye verilecek en büyük zarardır. Özellikle yine PKK terör örgütünün son dönemde siyasi parti mensuplarına yönelik saldırılarını da şiddetle kınadığımızı ifade etmek istiyorum. Bu, siyasete, milletin iradesine de yapılmış bir saldırıdır aynı zamanda. Bunun da PKK’nın Avrupa’daki destekçileri tarafından artık açık ve net bir şekilde görülmesi ve en net ve gür bir sesle de kınanmasını beklediğimizi bu vesileyle ifade etmek istiyorum.”

Soru: “Irak Büyükelçimizin Irak Dışişleri Bakanlığına çağrıldığına yönelik bir haber var, bunun teyit edebilir misiniz? İkinci olarak da, Sayın Cumhurbaşkanının dün özellikle FETÖ elebaşının iadesi, Musul operasyonunda Türkiye’nin olması, PKK unsurlarının desteklenmeye devam edileceği yönündeki Amerikan siyasetçilerinden gelen açıklamalara karşı tepkileri, açıklamaları oldu. Türkiye’nin bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’ne kısa ve orta vadede konjonktüre bağlı olarak hukuki ve diplomatik alandaki yaptırımları olacak mıdır, olacaksa bunlar neler olacaktır?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Birinci sorunuzla ilgili; dediğim gibi bu konudaki görüşmeler devam ediyor. Bu sorunun biz müzakere ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Fakat bunu söylerken, dediğim gibi özellikle Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanını hedef alan asılsız iddiaları da en şiddetli şekilde ret ettiğimizi bir defa daha ifade etmek istiyorum. Burada birileri bu konu üzerinden, Musul, Başika meseleleri üzerinden sadece Türkiye’yle Irak arasında değil, adeta Sünnilerle Şiiler arasında yeni gerginlikler yaratmanın peşinde olabilir, biz bunları peşinen ret ettiğimizi bir kez daha ifade ediyorum. Yani içinde bulunduğumuz şu Muharrem ayının da ruhuna uygun bir şekilde tekrar bunun altını çizmek istiyorum; bizim için Sünnilik, Şiilik diye bir üst kimlik yok. Geçen Cumhurbaşkanımız da Avrasya Din Şûrasında da açıkça ifade etti, ‘benim Sünnilik ya da Şiilik diye bir dinim yok, bizim dinimiz İslam’dır.’ Şeklinde. Tabii ki mezhepler haktır, bunlar hem teolojik manada, hem tarihi manada birer gerçekliktir. Bunları inkar etmiyoruz; ama bunlar üzerinden bir çatışma ortamı yaratmaya çalışmak sadece ve sadece bölge halkına zarar verir, bölgenin düşmanlarını sevindirir. Bizim burada da bütün Iraklı taraflara çağırımız, bu meselelerin müzakere, diyalog yoluyla çözülmesi, İslam’ın her zaman emrettiği bir merhamet ve anlayış diliyle, ruhuyla hareket edilmesidir.

İkinci sorunuza gelecek olursak, FETÖ terör örgütünün elebaşı Fethullah Gülen’in gerek iadesi, gerekse gözaltı yapılması ve tutuklanmasıyla ilgili taleplerimiz malum biliniyor. Bununla ilgili hukuki süreç de devam ediyor ve önümüzdeki günlerde de Adalet Bakanımız Amerika’ya bir ziyaret gerçekleştirecek ve bu konuları kendi mevkidaşlarıyla detaylı bir şekilde konuşacak. Şu ana kadar bildiğiniz gibi 15 Temmuz darbesi öncesine ilişkin dava dosyaları Amerikan makamlarına ulaştırıldı. Orada zaten aslında yeteri kadar delil var, hep delilden falan bahsediyorlar. Ayrıca 15 Temmuz sonrasıyla ilgili yürütülen bir hukuki süreç var, şu anda o dava dosyası da şekilleniyor ve bunlar ortaya çıktıkça zaten Amerikalı mevkidaşlarla, muhataplarla bunlar paylaşılıyor. Şimdi bakın, burada Amerikalılarının belki anlaması gereken bir husus var, o da şudur: Delil vesaire dedikleri zaman, sanki delil yok da zorlama bir dava oluşturuluyor, bir talep yapılıyormuş gibi bir algı yaratıyorlar, Türk kamuoyunda da bu tabii ki büyük bir tepkiye yol açıyor ve Fethullah Gülen’in Amerikan yönetimi veya Amerikan Devleti tarafından bir şekilde korunduğu intibaını uyandırıyor. Bundan da rahatsızlık duyuyorlarsa, bunun önüne geçeceklerse de Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetlerine daha fazla kulak kabartmaları gerekir. Çünkü bu konu ne sadece Cumhurbaşkanının konusudur, ne sadece iktidarın konusudur, bu konu Türkiye’nin konusudur. Bu darbenin arkasında FETÖ’nün olduğuna dair Türk kamuoyunda en ufak bir tereddüt söz konusu değil. Dolayısıyla hukuki delilleri de, süreçleri de dikkate alarak bu konuda Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate alan bir yaklaşımın sergilenmesi esastır.

Bir de bunun üzerine, yani bu bildiğiniz FETÖ meselesinin yanında bir de YPG, PYD terör örgütlerine destek meselesi var. Yani şu anda Amerikan yönetimiyle ihtilaf ettiğimiz iki ana temel konudur bunlar. Bu konuda da biz pozisyonumuzu baştan beri çok net bir şekilde koyduk, ‘bir terör örgütünü bir başka terör örgütüyle bertaraf edemezsiniz’ gibi. Ve demin de söyledim, Cerablus operasyonu aslında alternatif modellerin olabileceğini de bir kez daha gösterdi. Dolayısıyla burada Suriye’nin hem sosyolojik dinamiklerini dikkate alan, hem bölgeye yansımalarını hesaba katan bir yaklaşımın içinde olunması gerekir. Ama aynı zamanda Türkiye’nin bu konudaki güvenlik kaygılarını da mutlaka müttefiklerimizin dikkate alması gerekir. Çünkü PKK’nın PYD’yle, PYD’nin YPG’yle, YPG’nin PKK’yla bağını herkes biliyor, yani bununla ilgili yeni bir izahata girmek biraz bizim aklımıza, zekâmıza hakaret olur. Amerikalı yetkililer de, kendileri de geçmişte bunları birçok defa ifade ettiler. Ama şimdi sadece Suriye’de DEAŞ’la mücadeleyi YPG’le işbirliği üzerine bina ederek bu süreci yürütmeye çalışırsanız tabi ki burada bizim bununla mutabık kalmamız, buna onay vermemiz elbette söz konusu değil. Dolayısıyla, biz bu noktada da YPG gibi terör örgütlerine destek verilmemesi, silah, mühimmat verilmemesi konusundaki çağırımızı yineliyoruz. Suriye’de oldu-bittilere eğer bir şekilde göz yumulursa, bunun orta, uzun vadede her şeyden önce Suriye’ye ve bütün bölgeye büyük zarar vereceğini hepimizin görmesi lazım. Nitekim bunun örneklerini Irak’ta 2003’te, sonrasında yaşanan süreçte hep birlikte gördük, yeni acıların yaşanmasını hiçbirimiz istemeyiz.

Soru: “MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin partisinin grup toplantısında referanduma ilişkin önemli bir çıkışı oldu, ‘fiili duruma yasal, hukuki zemin oluşturulmalı’ dedi, ‘oluyorsa Mecliste, olmuyorsa referanduma gidilmesi’ gerektiğini ifade etti. Bu açıklamayı nasıl değerlendireceksiniz? Bir ikinci sorum da, Suriye’deki gelişmeleri aktardınız, Suriye’deki mevcut durumdan bahsettiniz, merakla beklenen bir de operasyon vardı, ABD’yle ortak bir operasyon gerçekleştirilebileceği sinyali verilmişti Rakka’ya ilişkin. Bu operasyonda gelinen durum nedir? Münbiç’te yine Türkiye’nin kırmızı çizgisi Fırat’ın batısında yer alan bir bölge PYD terör örgütü o bölgede hala mevcut durumda. Türkiye’nin bu noktada atacağı adımlar olacak mı? PYD’nin çekilmemesi durumunda Münbiç’e de bir operasyon beklemeli miyiz?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Son sorunuzdan başlayayım. Münbiç’le ilgili olarak bizim daha önce ortaya koyduğumuz ana çerçeve hala geçerlidir. Biz burada PYD, YPG unsurlarının bulunmaması gerektiğini açık ve net bir şekilde ifade ettik. Şu anda bize gelen bilgiler, orada hala birkaç yüz PYD, YPG mensubunun bulunduğu yönünde. Münbiç’in DEAŞ’tan temizlenmesi elbette bir başarıdır; fakat DEAŞ’tan temizlendikten sonra bir başka terör örgütüne oranın kapılarının açılması kabul edilemez. Bu bir kere her şeyden önce Münbiçlilere yapılan büyük haksızlık ve hakaret olur. Dolayısıyla bu konudaki ısrarımız devam etmektedir. PYD’nin, YPG’nin Fırat’ın doğusuna çekilmesiyle ilgili de pozisyonumuzda bir değişiklik yok; ki zaten şu anda Cerablus ve bölgesinde herhangi bir PYD, YPG unsuru bulunmuyor. Şimdi Rakka operasyonuyla ilgili şunu söyleyeyim: Biz daha önce de gene ifade ettik, aynı Münbiç’te olduğu, Cerablus’ta olduğu gibi, biz Rakka’nın da DEAŞ’tan temizlenmesine destek veriyoruz. Uluslararası Terörle Mücadele Koalisyonu çerçevesinde bu operasyonun gerçekleşmesi halinde DEAŞ’ın buradan temizlenmesi elbette bizim de destekleyeceğimiz bir netice olacaktır. Fakat biz yine Amerikalılara bir teklif getirdik, bunu YPG’yle değil Cerablus’ta büyük bir başarı ortaya koyan ılımlı muhaliflerle ve Hür Suriye Ordusuyla yapalım diye. Eğer YPG bu operasyonun içinde yer alırsa, Türkiye tabii ki bu operasyonda yer almayacaktır. Bu YPG’yi zımnen tanımak, temasa geçmek anlamına gelir ki bizim böyle bir politikamız söz konusu değil. Fakat şunu da ifade edeyim: Rakka operasyonunu tıpkı Musul operasyonu gibi bir takvim sıkıştırması içerisinde yapmaya çalışmanın da birtakım mahzurları olabileceğini görüyoruz, bu konuya da Amerikalı muhataplarımızın da dikkatini çektik, kamuoyunun da dikkatini buraya çekmek isterim.

Başkanlık sistemi konusuyla ilgili olarak da, bu tabii yeni anayasa çerçevesinde gündeme gelen bir konu... Bu konuda bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın daha önce yaptığı açıklamalar var, çizdiği bir çerçeve var. Şimdi o çerçevede Sayın Bahçeli’nin bu konuyu gündeme getirmesi elbette siyasete de bir hareketlilik getirmiştir. Nitekim Sayın Başbakanımız buna olumlu cevap vererek AK Parti’nin konuyla ilgili anayasa değişiklik paketini en kısa sürede Meclise getireceğini de ifade etmiştir. Bizim bakış açımız, Türkiye’de etkin bir yönetim modelinin inşa edilmesi ve bunun önce Mecliste, daha sonra milletle beraber tartışılarak kamuoyunun, milletin takdirine sunulması, yani oyuna sunulmasıdır. Bu gayet doğal olması gereken bir şeydir. Burada böyle bir müzakere sürecinin yaşanması bu tartışmayı zenginleştirir, kamuoyunun başkanlık sistemiyle ilgili, yeni anayasayla ilgili farklı görüşleri, modelleri değerlendirmesine de imkân sağlar. O anlamda şu anda tabi bu süreç Meclis çatısı altında yürüyecek, siyasi partilerin yapacağı katkılarla, tekliflerle şekillenecek ve bunun neticesinde de umarım ortaya bütün milletimiz için hayırlı bir netice çıkar.”

Soru: “Sayın Cumhurbaşkanının dün bir açıklaması oldu, ‘FETÖ liderinin Türkiye’ye iade konusu uzarsa, verilmezse, bizim de dillendireceğimiz daha hassas şeyler olabilir’ dedi. ‘Hassas’ kelimesi çok dikkat çekti, biraz açabilir misiniz?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Şimdi bildiğiniz gibi arkadaşlar, bu suçluların iadesi anlaşması çerçevesinde bizim gerek Amerika Birleşik Devletleri’yle, gerekse diğer başka ülkelerle yaptığımız anlaşmalar var. Bu tür durumlarda suçlular, mahkumlar, şüpheliler karşılıklı olarak iade edilir. Bunlar terör suçlarıyla ilgili olabilir, kaçakçılıkla ilgili olabilir, başka konularla ilgili olabilir. Biz şu ana kadar, özellikle Amerika Birleşik Devletleri bağlamında söylüyorum, bu konuda bu anlaşmanın ana ruhuna hep bağlı kaldık ve bu tür talepler söz konusu olduğunda üzerimize düşen gerekli hukuki sorumluluğu yerine getirdik. Tabi burada hukuki süreç yanında, devletin, hükümetin gösterdiği tavır da önemlidir bu sürecin yönetilmesiyle ilgili. Şimdi siz eğer karşılılık ilkesi çerçevesinde muhatabınızdan böyle bir iyi niyet görmüyorsanız suçluların iadesi konusunda, tabi ki siz de o durumda tavrınızı ona göre gözden geçirmek durumundasınız. Bizim umudumuz, beklentimiz, bu meselenin daha fazla büyümeden Amerikan makamları tarafından meselenin ciddiyetini kavrayacak şekilde bir çerçeveye oturtulmasıdır. Yani bizim görebildiğimiz kadarıyla Amerikan makamları bu meselenin ciddiyetini Türkiye açısından henüz yeteri kadar kavramış görünmüyorlar. O yüzden de Türk kamuoyundaki tepkiyi belki anlamakta zorlanıyorlar. Resmi makamların, Cumhurbaşkanımız da dâhil olmak üzere verdiği tepkileri belki anlamakta zorlanıyorlar. Bu süreç Sayın Adalet Bakanımızın Amerika ziyaretiyle birlikte hadisenin teknik ve hukuki boyutu biraz daha netlik kazanacak. O tabloyu gördükten sonra biz nasıl bir yol izleyeceğimizi de hep beraber değerlendirip Sayın Cumhurbaşkanımızın da talimatları doğrultusunda bu süreci takip edeceğiz.”

Soru: “Daha önce Sayın Cumhurbaşkanı Bloomberg televizyon kanalına verdiği bir röportajda güçlü lira istediğini söylemişti. Son günlerde dolarda bir dalgalanma söz konusu, lirada bir değer kaybı var, Bununla ilgili bir tedbir, önlem düşünülüyor mu? Sayın Cumhurbaşkanının Merkez Bankası Başkanıyla bir görüşmesi söz konusu olur mu bu dönemde?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Şimdi konuyla ilgili bildiğiniz gibi Ekonomi Bakanımızın da bir açıklaması oldu arkadaşlar. Tabii bu yaşanan değer kaybını biz daha dönemsel olarak görüyoruz. Bunların tabi çeşitli sebepleri olabilir. İşte Moody’s’in not değiştirmesi ki Türkiye’deki piyasa ve ekonomi gerçeklerini hiçbir şekilde yansıtmadığını düşünüyoruz. OHAL süresinin uzatılması bir etken olarak değerlendirilebilir. Hâlbuki burada da ifade ettiğimiz gibi OHAL’in şu ana kadar ekonomiye olumsuz bir etkisi olmadı. Dönemsel dalgalanmalar çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir sonuçtur. Hatta bugün itibarıyla Türk Lirası başka ülkelerin para birimlerine göre daha iyi bir performans sergilemektedir. Türkiye’nin ekonomisinin de temelleri bu anlamda sağlamdır. Döviz kurunun da bu arada tek başına ekonominin başarısının bir göstergesi olmadığını da ifade etmemiz gerekir. Tabi dediğim gibi bunun bir geçici olduğu kanaatindeyiz, bununla ilgili ekonomi birimlerimiz gerekli tedbirleri alacaktır. Ama bakın, bu süreç içerisinde dediğim gibi daha 3 gün önce Türk Akımı Projesi imzalandı, daha 1 ay önce Yavuz Sultan Selim Köprüsü açıldı, Avrasya Tüneli şu anda devam ediyor. Yani yatırımlarda, büyük projelerde herhangi bir gerileme, duraksama söz konusu değil. Tam tersi uluslararası sermaye Türkiye’ye gelmeye devam ediyor. Yabancı yatırımcılar Türkiye’deki yatırımlarını ve operasyonlarını genişletmeye devam ediyorlar. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanımızın New York’ta yaptığı CEO toplantılarında da Türkiye’de yatırımı olan büyük firmalar bu güvenlerini, Türkiye’ye olan güvenlerini bir kez daha ifade ettiler. Orada da herhangi bir daralma söz konusu değil. Bu Türkiye’nin, Türk ekonomisinin yapısal gücünü ortaya koyması açısından önemli bir veri… Döviz kuruyla ilgili dalgalanmayı da bu çerçevede değerlendirmek isabetli olur.”

Soru: “Musul’a yönelik olası bir operasyona ilişkin bir soru sormak istiyorum ben. Az önce bahsettiniz, Türkiye bölgedeki gelişmeleri yakından takip ediyor, elindeki bilgileri-belgeleri muhataplarına iletiyor. O konuda az önce, bölücü terör örgütünün yine Sincar üzerinden bu operasyonda yer alabileceği söylendi, diğer birtakım veriler var. Bunlar göz önünde bulundurulduğu zaman Türkiye alternatif olarak tıpkı Fırat Kalkanı Operasyonunda olduğu gibi kendisi yine yerel unsurlarla Musul’a yönelik bir operasyonu hayata geçirir mi? Zira Cumhurbaşkanının da bu yönde bazı açıklamaları yansıdı. Böyle bir ihtimal var mı veya Türkiye olası bir Musul operasyonunda nasıl yer alacak?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Şimdi bakın, şu anda Musul operasyonuyla ilgili tabii birtakım genel değerlendirmeler yapılıyor. Henüz harekâta ilişkin çok detaylı planlar ortaya çıkmış ya da paylaşılmış değil. Biz de bu süreci çok yakından takip ediyoruz. Özellikle Musul’un Irak’ın ikinci büyük şehri olduğu gerçeği dikkate alındığında ve iki yıldan fazla bir süredir DEAŞ’ın işgali altında olduğu dikkate alındığında, burada yapılacak operasyonun oradaki sosyolojik dinamikleri de dikkate alması gerektiğini ifade ediyoruz. Bu noktada tabii ki Irak Merkezi Hükümeti ordusu, ama aynı zamanda Peşmerge, Musul gönüllüleri ve oradaki diğer yerel unsurların da bu operasyona katılması gayet doğal. Bu da zaten uluslararası koalisyon, DEAŞ’la mücadele koalisyonu şemsiyesi altında yürütülecek bir operasyon. Biz de o koalisyonun bir üyesi olarak bu operasyona biz de destek veriyoruz. Dediğim gibi, şu ana kadar eğittiğimiz Musullu gönüllüler var, Peşmergeler var, diğer unsurlar var. Bu askeri planlamalar netleştikçe biz de buna göre tabii ki gerekli adımları atacağız. Ama tekrar ifade etmek istiyorum; Musul operasyonunda yapılacak bir hata sadece Irak’la sınırlı kalmaz bütün bölgeyi etkiler. Bunun önüne geçmek için de atılacak adımların çok dikkatli bir şekilde atılması, bütün planlamaların büyük bir hassasiyetle yapılması gerekiyor.”

Soru: “Az önce Sayın Çavuşoğlu’nun Lozan’daki Suriye toplantısına birtakım önerilerle gideceğini ifade ettiniz. Biraz daha detay verir misiniz, bu öneriler ne olacak, ateşkes konusunda mı, insani yardım konusu mu, yoksa siyasi geçişe ilişkin Türkiye somut bir öneri mi getirecek toplantıda? İkinci sorum da şu: Siz Fırat Kalkanı Harekatının derinleşmesi gerektiğini söylediniz, El-Bab’ın hedef olduğu da açıklanmıştı. Muhalifler El-Bab’a ne kadar yakınlar acaba? Burada ciddi bir direniş olması da beklentiler arasında. Ne kadar sürer sizce El-Bab’ın alınması ve bu süreçte YPG ile bir çatışma olabilir mi?

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Şimdi İsviçre’de yapılacak toplantıyla ilgili öncelikli konu Halep’teki çatışmaların durdurulması ve ardından da insani yardımların ulaştırılması. Siyasi geçiş sürecinin yeniden başlatılması konusu ikinci bir başlığı oluşturuyor. Şu anda tabii İsviçre toplantısı bunu başarabilir mi hemen bu kadar kısa sürede, çok emin değiliz. Orada Cumartesi günü çıkacak neticeyi, yapılacak müzakerelerin sonuçlarını beklememiz gerekiyor. Fakat bizim görebildiğimiz kadarıyla gerek Rus tarafında, gerek Amerikan tarafında bu konuda bir irade ve istek var. Yani çatışmalar durdurulsun, insani yardımlar ulaştırılsın diye. Tabii burada rejimin ne yapacağı sorusu önem arz ediyor. Çünkü Eylül ayında yapılan anlaşmada bu anlaşmayı ihlal eden rejim tarafıydı. Yardım konvoyları orada bombalandı ve o süreç inkıtaa uğradı. Orada özellikle Doğu Halep’te muhaliflerin Nusra Cephesinden ayrışması, yani terör örgütleriyle ilgili olarak Nusra ve diğer gruplardan ılımlı muhaliflerin ayrışması konusu temel konulardan birisini oluşturuyor. Bunun sağlanabilmesi için de bir süreç şu anda yürütülüyor. Bu gerçekleşirse, öncelikle Doğu Halep’te bir çatışmasızlık ortamının sağlanması hedeflenecek. Bu sağlanır-sağlanmaz da dediğim gibi hem BM üzerinden, hem de bizim kendi imkânlarımızla AFAD ve Kızılay üzerinden insani yardımları oraya götüreceğiz. Ama dediğim gibi, bunun detayları bugün-yarın müzakere edilip Cumartesi günü İsviçre’deki toplantıya götürülecek. Fırat Kalkanı Harekatının derinlik kazanması meselesine gelince, demin de ifade ettiğim gibi burada birinci önceliğimiz bizim sadece sınırın 3-5 kilometre ötesini temizleyip sonra oraları başı boş bırakmak değil o bölgeyi tamamen Türkiye için bir tehdit unsuru olmaktan çıkartmaktır. Oraya da aynı Cerablus’ta olduğu gibi ılımlı muhaliflerin gelmesi, yerel konseylerin orada kurulması, o bölge halkının artık kendi yönetimini orada inşa etmesi önceliklidir. El-Bab’a kadar tabii ki bir temizliğin de yapılması gerekiyor, orada da birtakım DEAŞ unsurları var. Bununla ilgili Genelkurmay Başkanlığımızın yürüttüğü bir çalışma var biliyorsunuz. Onlar operasyonel detay olduğu için burada girmeyeceğim. Ama özellikle o hattın, yani Azez-Cerablus hattının takriben bir 5000-5100 kilometrekarelik bir alana tekabül ediyor, terörden tamamen arındırılmış bir bölge haline gelmesi için biz operasyonumuzu planlandığı şekilde yürütmeye devam edeceğiz.”

Soru: “İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi kapsamında İsrail’e atayacağımız büyükelçi netleşti mi, zamanlama konusunda bir takvim öngörüyor musunuz?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Evet, onunla ilgili süreç devam ediyor arkadaşlar. İsmi vermeyeceğim; ama o süreç tamamlandı diyebilirim. Dışişleri Bakanlığımız konuyla ilgili zaten vakti geldiğinde gerekli açıklamayı yapacaktır. Zannediyorum 1 hafta-10 gün içerisinde elçilerin, büyükelçilerin karşılıklı olarak atanması süreci de tamamlanmış olacak. Ben bu sorunuza cevaben bir noktanın da tabii burada altını çizmek istiyorum; özellikle bu Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi bağlamında bildiğiniz gibi bizim talep ettiğimiz üç şartın yerine getirilmesiyle birlikte yeni bir süreç başladı. Şimdi tabii son aşama büyükelçilerin gönderilmesi ve diplomatik ilişkilerin tekrar normal seviyeye taşınması. Fakat burada bir hususun altını özellikle çizmek istiyorum ben; Türkiye’nin Filistin konusundaki tutumu aynıdır, değişmemiştir. O da nedir? Filistin topraklarının işgalden kurtarılması ve iki devletli çözümün bir an önce hayata geçilmesidir. Bu noktada uluslararası toplumun da tam bir mutabakat içerisinde olduğunu biliyoruz. Umarız İsrail Hükümeti de bu konuda gerekli adımları atar, barış müzakereleri tekrar başlar ve Filistin halkı da yıllardır hak ettiği, ama mahrum edildiği bağımsız, yaşayabilir bir Filistin Devletine en kısa sürede kavuşur. Bu arada tabii bizim Filistin’e yönelik insani yardımlarımız da devam ediyor. Biliyorsunuz o normalleşme anlaşması çerçevesinde biz şu ana kadar iki yardım gemisini gönderdik; birisini Ramazan Bayramında, diğerini Kurban bayramında. Bundan sonra da bu insani yardım gemilerini göndermeye devam edeceğiz. Aynı şekilde Gazze’nin enerji ve su ihtiyacının karşılanması için de şu anda yürüttüğümüz bir çalışma var; hem Filistin, hem de İsrail makamlarıyla bu konuları görüşüyoruz. Geçtiğimiz ay bildiğiniz gibi Enerji Bakanlığından bir heyet gidip bu konunun detaylarını da inceledi. Enerji Bakanımız da bugün İsrailli mevkidaşıyla İstanbul’da bir görüşme yaptı, orada da bu konu ele alındı. Burada da özellikle Gazzelilerin gündelik hayatını elektrik ve su noktasında rahatlatacak adımları atmak için bu çalışmayı en kısa sürede neticelendirmeyi de planlıyoruz.”

Soru: “Türkiye-Rusya ilişkilerinin normalleşmesinin ardından Türkiye’nin uzun dönemdir planladığı uzun menzilli hava savunma sistemi için Rusya’dan teklif alınması gündemde mi? Sayın Cumhurbaşkanının Putin’le son görüşmesinde bu konu da gündeme geldi mi? Ayrıca, önümüzdeki günlerde Sayın Cumhurbaşkanının bir Riyad ziyareti söz konusu mudur?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “İkinci sorunuzdan başlayayım, şu anda planlanmış bir Riyad ziyareti yok. Hemen yani önümüzdeki günlerde, haftalarda, onu kastediyorsanız böyle bir ziyaret henüz planlanmış değil. Rusya’yla savunma sanayii anlamında iş birliği yapılması konusunda İstanbul’daki görüşmede de mutabık kalındı. Bunun detayları şimdi ilgili birimlerimiz tarafından çalışılıyor. Hangi alanlarda ne tür bir işbirliği yapılacağı konusunu Savunma Sanayi Müsteşarlığımız mevkidaşı kuruluşla bu konuyu konuşuyor. Ama prensipte biz Türkiye olarak buna olumlu bakıyoruz. Çünkü daha önce de biliyorsunuz çok konu oldu bu, özellikle Çin’den savunma sistemi alınır mı-alınmaz mı tartışmaları bağlamında. Biz hep orada ilkesel olarak şunu söyledik: ‘Biz kendi ulusal çıkarlarımızı esas alarak bizim ihtiyaçlarımızı karşılayacak teklifi kim getiriyorsa onunla masaya oturup bunun anlaşmasını yapmaya hazırız.’ Bakın Türkiye bu kadar terör hadiselerinin yaşandığı bir bölgede bulunan bir ülke. İç güvenlik tehditleri, dış güvenlik tehditleri devam ederken bizim güçlü bir füze savunma sistemine sahip olmamız kadar doğal bir şey olamaz. Bunu da hangi ortakla, hangi partner ülkeyle yapabilecek isek onunla yapma konusunda bir prensip kararımız var. Bunun belli objektif şartları var zaten, yani fiyatla ilgili, teslimle ilgili, ortak üretimle ilgili birtakım şartları var. Bunlar dediğim gibi çok açık, şeffaf, objektif şartlardır. Bunları sağlayan ülke hangisiyse onunla bu konuda işbirliği yapmaya hazırız. Rus Devlet Başkanı Sayın Putin’le de Sayın Cumhurbaşkanımız İstanbul’daki görüşmesinde bu konunun ana çerçevesini konuştular ve bu konuda mutabık kaldılar. Şimdi ilgili kurumlarımız konuyu takip edecekler. Somutlaştıkça o planla ilgili, görüşmelerle ilgili başlıklar somutlaştıkça onları da sizinle paylaşırız.”